Ceviz içi

Abone Ol

Rahmetli dedem, torunlarını “ceviz içi” diye severdi.Cevizin tadını bildiğimizden güzel bir benzetme olduğunu anlar, mutlu olurduk.

Yıllar sonra anladım ki; bu kelime bir sevgi sözü olmanın ötesindeydi.İnsana, insanın en büyük yeteneğini anlatıyordu: Hikayeye çevirebilmek...

Acıyı olgunluğa, kırgınlığı anlayışa, kaybı hatıraya, hayal kırıklığını umuda çevirebilmek…Çünkü insanı ayakta tutan şey kırılmamak değil kırıldıktan sonra neye dönüştüğüdür bence.

Franz Kafka'nın Dönüşüm'ünde Gregor Samsa bir sabah kendini bir böcek olarak bulur mesela. Okuyanlar bilir. Çünkü çoğumuz onu hamam böceği olarak hayal ederiz.

Oysa hikayenin asıl derdi, insanın bir sabah kendini sevilmeye ve görülmeye değer hissetmemesidir.

Değersizlik duygusuyla ilk sayfadan yüzleşmek okuru için de cidden hiç kolay olmaz.

En ağır dönüşümün bedenimizdeki değil kendi gözümüzdeki yerimizin değişmesi olduğunu anlarız, sayfalar ilerledikçe.

Belki hayal kırıklığı dediğimiz şeyin tam tanımı da budur. Bir sabah uyanırız ve içimizdeki tanıdık ses susmuştur.

Dünya aynı dünya mıdır?

Baktığımız pencereye göre değişir.

Hukuka, adalete, insana ve en çok da insanın insana güvenine dair kırılmalar yaşanırken sakin kalmak elbette kolay olmaz. Ama bunu başarır da kendi içimize gerçekten bakınca da şunu öğreniriz: Belki de hayal kırıklığı dediğimiz şey bir son değil bir eşiktir.

Kafka’nın böceği değersizliği anlatır. Ömrün içinden bir nehir gibi akıp giden çatlakların güzelliğini de fısıldar. Dedemin sözü ise şunu hatırlatır: Hayat ne verirse versin onu başka bir dile çevirebilirsin.

Bence inanç biraz da hayata böyle bakmaktır.

Her şeye rağmen yeniden güvenebilmek, sevebilmek ve bazı sabahlar dünün aynısı gibi hissettirse de bir sabaha inanabilmek...

Sadece kendimize değil insanlığın iyileşme ihtimaline de sarılabilmek...

En azından benim için en güvenli yol bu.

Çünkü bazen birbirimize tutunma gücünü görünür kılmak için hayat çatlar, dağılır. Ve insanın ruhuna en güçlü ışık da o çatlaklardan sızar.

Canımız çok yandığında şunu hatırlamalıyız: Hayal kırıklığı kusur değil yaşanmışlığın izidir. Hayata dairdir.

Umut başkalarına bağlıysa zaten gidiyor, haksız mıyım? Kendimize bağlıysa da toprağımıza kök salıyor. Bu döngüde en çok da birbirimize yeniden inanmayı öğrenmemiz gerekiyor.

İnsana olan inancı korumayı önemsemek zorundayız da bir bakıma. Çünkü adalet, hukuk, barış ve vicdan... Hepsi önünde sonunda yine insanın elinde yeşerecek.

Hiçbir hayal kırıklığının son olmadığını kabullenenler, hayatı da özümseyerek yaşıyor.

Çatlakların arasından sızan ışığın hissettirdiği her duyguyu ben kabullendim mesela.

Hayat bana ne verirse versin, onu başka bir dile çevirebilirim gibi hissediyorum.

Tek pencereden hayata bakarak anlaşılmayı, değer görmeyi beklemek en çok da manzaraya haksızlık biliyorum.

Belki bugün hepimize düşen de budur. O pencereye doğru yaklaşırken öfkeyi, dayanışmaya çevirmek...

Kırgınlığı merhamete ve umutsuzluğu mücadeleye...

Ve hayal kırıklığını, insana olan inancı yeniden kuran sessiz bir güce...

Çünkü ne insan ne de toplum hayal kırıklığı yaşadığı için yıkılır.

Hayal kırıklığını umutsuzluğa; umutsuzluğu da umursamazlığa dönüştürdüğü zaman çözülmeye başlar. Parçalara ayrılır ve elbette bir yerden kırılır.

İnanç ise tam da burada anlam kazanır. Çünkü bir şeye inanmak, her şey yolundayken kolaydır. Asıl inanç; hukuka güven sarsıldığında hukuku savunabilmek, adalet geciktiğinde adaletten vazgeçmemek, nefret yükseldiğinde barışı savunabilmek, insanın insana olan güveni zedelendiğinde yine de insanın iyiliğine inanabilmektir.

Çünkü tarih bize hep aynı şeyi fısıldıyor.

Karanlık dönemler gelip geçmiştir.O karanlığın içine sızan ışığın hikayesine inananlar, insanlığın da insan ruhunun da yolunu aydınlatmıştır.

Bir yol hep var.

Böcek de ceviz içi de o yol hikayesine dahildir.