“Bugünkü aklım olsaydı...”

Abone Ol

20'li yaşlarındaki gençler yani bizim kuşak “evlenince her şey düzelir” diye düşünürdü. Aile baskısı, “yaşın geçti”, “toplum ne der”, “yalnız kalırsın” lafları arasında bir an önce nikâh masasına oturmak herkese en mantıklısı gibi gelirdi. Sanki evlilik bir varış noktasıymış, oraya ulaşınca hayatın kalan kısmı otomatikman güzel olacakmış gibi...

Şimdiki nesil ise gördüğüm o ki, “evliliği bu kadar aceleye getirmemeye, önce kendilerini tanımaya” çalışıyorlar. Bizim gibi “Aşk her şeyi çözer” romantizmine değil, ortak değerlere, iletişim tarzına, para yönetimine, çocuk isteyip istemediklerine bakıyorlar.

Evet Türkiye’de aile kurumu derin bir dönüşümden geçiyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan 2025 yılı Evlenme ve Boşanma İstatistikleri, toplumun demografik ve sosyolojik fay hatlarında ciddi bir kaymaya işaret ediyor.

2024 yılında 569 bin 983 olan evlenen çift sayısı, 2025’te 552 bin 237’ye geriledi. Aynı dönemde boşanan çift sayısı ise 188 bin 963’ten 193 bin 793’e yükseldi. Kaba evlenme hızı binde 6,43’e düşerken, kaba boşanma hızı binde 2,26 olarak gerçekleşti. Basit bir ifadeyle: Daha az evleniyoruz, daha çok boşanıyoruz.

Ortalama ilk evlenme yaşı her iki cinsiyette de artış gösteriyor. Erkeklerde 28,5; kadınlarda 26,0. Aradaki fark 2,5 yıl. Bu tablo yalnızca bireysel tercihlerle açıklanamaz. Ekonomik belirsizlikler, işsizlik, barınma sorunu, değişen kariyer öncelikleri ve bireyselleşen yaşam biçimi gençleri evlilik konusunda daha temkinli kılıyor. Artık evlilik, önceki kuşakların “hayatın doğal aşaması” olarak gördüğü bir zorunluluk değil; ertelenebilir, hatta vazgeçilebilir bir seçenek.

Coğrafyanın Sosyolojisi

İller arasındaki farklar dikkat çekici. Kaba evlenme hızının en yüksek olduğu il binde 7,76 ile Gaziantep. Onu Osmaniye ve Şanlıurfa izliyor. En düşük oran ise Tunceli’de.

Boşanmada ise tablo tersine dönüyor. Kaba boşanma hızının en yüksek olduğu il binde 3,28 ile İzmir. Antalya ve Denizli onu takip ediyor. En düşük boşanma oranı ise Hakkari’de.

Bu veriler yalnızca istatistik değil; kültürel kodların, ekonomik düzeyin, kentleşme oranının ve kadınların toplumsal konumunun bir yansıması. Büyük ve görece özgürlük alanı geniş kentlerde boşanma oranlarının daha yüksek olması, evliliklerin daha kırılgan olduğu anlamına gelmeyebilir. Bazen bu durum, bireylerin mutsuz birliktelikleri sürdürmek yerine ayrılmayı tercih edebilecek cesareti ve ekonomik imkânı bulabilmesiyle ilgilidir.

Yabancı gelinler, damatlar…

Toplam evlenmeler içinde yabancı damatların oranı yüzde 1,0; yabancı gelinlerin oranı ise yüzde 5,2. Yabancı damatlar arasında Suriyeliler ilk sırada; onları Alman ve Afgan damatlar izliyor. Yabancı gelinlerde ise Suriyeli ve Özbek gelinler başı çekiyor. Bu tablo, Türkiye’nin artık yalnızca göç veren değil, göç alan ve çok kültürlü evliliklerin arttığı bir ülke olduğunu gösteriyor. Küreselleşme, savaşlar, ekonomik göç ve eğitim hareketliliği aile yapısına da yansıyor.

Boşanmaların yüzde 34’ü evliliğin ilk beş yılı içinde gerçekleşiyor. Yüzde 20,3’ü ise 6-10 yıl arasında. Demek ki her iki boşanmadan biri ilk on yıl içinde yaşanıyor.

Bu, evlilik kurumunun romantik beklentiler ile hayatın gerçekleri arasında sıkıştığını düşündürüyor. Sosyal medya kültürü, hızlı tüketim alışkanlıkları ve sabırsızlık çağında ilişkiler de bundan nasibini alıyor olabilir.

En ağır bedeli çocuklar ödüyor

2025 yılında boşanan 193 bin 793 çiftin ardından 191 bin 371 çocuk velayet kapsamına girdi. Çocukların yüzde 74,6’sının velayeti anneye verildi. Rakam soğuk görünebilir; fakat her biri bir hayat hikâyesi. Her biri bir okul sırası, bir çocuk odası, bir bölünmüş hafta sonu demek. Boşanma bazen kaçınılmazdır; fakat çocukların psikolojik ve sosyal etkilenme düzeyi üzerinde uzun vadeli sonuçlar doğurduğu da açıktır.

Evlilik oranlarının düşmesi ve boşanmanın artması, “aile bitiyor mu?” sorusunu akla getiriyor. Ancak belki de doğru soru bu değil. Belki de aile form değiştiriyor.

Kadınların eğitim ve iş gücüne katılım oranı artıyor. Erkek egemen aile modeli sorgulanıyor. Ekonomik bağımsızlık arttıkça mutsuz evliliklere katlanma eşiği düşüyor. Türkiye’de evlilik artık yalnızca toplumsal bir zorunluluk değil; sürdürülebilir olması gereken bir ortaklık modeli. Eğer ekonomik güvence, duygusal olgunluk ve karşılıklı saygı yoksa, istatistikler kaçınılmaz olarak artan boşanma hanesine yazılıyor.

Bu tabloyu sadece “azalan evlilikler” ya da “artan boşanmalar” diye okumak yüzeysel olur. Asıl mesele, değişen Türkiye’nin değişen insanı.

Aile kurumunu güçlendirecek sosyal politikalar, ekonomik destek mekanizmaları ve psikolojik danışmanlık hizmetleri yeterince var mı? Gençler evliliği bir gelecek güvencesi olarak mı, yoksa riskli bir yatırım olarak mı görüyor?

Türkiye’de evlenenler azalıyor, evliler boşanıyor. Asıl mesele ise “Toplum olarak birlikte yaşama kültürünü yeniden nasıl inşa edeceğiz?” sorusunun cevabı…