Boğar

Abone Ol

Adalet terazisi sanki bir yerinden kırılmış gibi.

Bir el sürekli müdahale ediyor. Suçun değil, mağdurların yükü ağırlaşıyor.

Adaletin olmadığı yerde ne büyür biliyor musunuz?

Korku…

O korku, yavaş yavaş hayatımıza yayılır. Sinsice ilerler ve itiraz etmeyi bırakanı boğar. Güvensizlik boğar. Keyfilik bozar düzeni. Ciddiyetsizlik boğar. Sürekli endişe içinde yaşamak boğar insanı.

Bir hiç uğruna ölümlerin normalleşmesi boğar. Yas tutamamak boğar. Acıyı yarıştırmak boğar. Acıya alışmak, adaletsizliğe alışmak boğar. Hukuka rağmen verilen kararlar, en temel insan haklarına verilen zarar boğar.

Öfkenin, açlığın, üşümenin normalleşmesi boğar. Yoksulluk boğar. Bir pazar tezgâhında çöpe atılacak ürünler arasından seçmek zorunda kalmak boğar.

Zaman ilerliyor gibi görünse de gerçekte çağın gerisine itiliyoruz. Ruhların yıprandığı, vicdanların çatladığı, tahammülün azaldığı bir dönem bu. Şiddetin sıradanlaştığı, güç zehirlenmesinin büyüdüğü bir zaman…

Kendimi hiç bu kadar yorgun, kaygılı, değersiz hissettiğim bir dönem olmadı. Üstelik sınırını net çizebilen, sadece kendinin değil bir başkasının hakkını da yüksek sesle savunmaktan geri durmayan, sağlıklı ve güçlü ilişkilerin evetlere değil hayırlara bağlı olduğunun bilincinde bir yetişkin olmama rağmen mutsuzum. Bu hal, sanki bir girdap gibi daha çok içine çekiyor beni. Kaybolmuş gibiyim.

Kimsenin kimseyi gerçekten dinlemeye vakti yok. “Nasılsın?” sorusu kadar verilen cevapta da yaşam belirtisi yok. Sadece memlekette değil, dünyada da benzer bir tablo var.

İyilere hayatı her alanda zehir etmek için yarışanlar var.

Makam koltuklarını vazgeçilmez sananlara, yetki gücünü egolarıyla birleştirenlere, hayatımız hakkında karar verme cüretini kendinde görenlere kıymetli Sabahattin Ali’nin, “Sırça Köşk” öyküsünü okumalarını tavsiye ederim.

Hakkını arayanın, sesini çıkaranın, itiraz edenin canının yandığı bir düzen ama elbet bu devran da dönecek.

İşte bu yüzden gazeteciler var. Tüm baskılara rağmen doğru haberin peşinden gitmek, yazmak ve kayda geçirmek için…

Çünkü gazetecilik; kamu yararını her şeyin üstünde tutan, saklanmak isteneni bir ayna gibi toplumun yüzüne tutan bir meslektir. Soru sormaktan, sorgulamaktan ve eleştirel düşünceden vazgeçmez.

Çünkü doğru haber, önünde sonunda halka ulaşır. Gerçek er ya da geç sızar. Hakikat konuşulduğunda kurulan düzenler mutlaka çatırdar.

Herkes biliyor ki sansür bir yönetim biçimine dönüştüğünde amaç, haberi değil toplumu susturmaktır.

Oysa bir gazetecinin kaleme aldığı haber; açlıkla boğuşan çocuğun boş tabağıdır, emeği görmezden gelinen işçinin sesidir, barınamayan öğrencinin çaresizliğidir, yok sayılanların çığlığıdır.

Bu yüzden gazetecilerin susturulduğu bir ülkede, herkes biraz daha eksik konuşur. Sonra toplum yavaş yavaş susar.

Ama tarih gösteriyor ki; hiçbir sessizlik kalıcı değildir. Birileri her şeye rağmen konuşmaya, yazmaya ve gerçeği kayda geçirmeye devam eder.

Söz uçar yazı daimidir. Ve o ses, korku duvarlarını hep aşar.

Çünkü korku büyür gibi görünse de hakikat her zaman ondan daha ısrarcıdır. Daha güçlüdür.