Bir yer

Abone Ol
(27 Şubat 1947- 6 Mayıs 1972/Aşk olsun sana çocuk)
Bir yerdeydiler. Şafağın arifesinde adam gibi adamlar, yağız delikanlılar, ya da olgun erkeklerdiler. Boyları posları, belki bıyıkları, bazen göbekleri ama ille de yüreklerinde sevdaları vardı. Hiç gizlenmeden, hiç saklanmadan, günün en aydınlık saatlerinde, kentin en kalabalık yerlerinde ortaya çıkıp insanlarla el ele tutuşmak, kendi şiirlerini apaçık, çırılçıplak okumak istediler.
Vurulsam kaybolsam derim,
Çırılçıplak, bir kavgada,
Erkekçe olsun isterim,
Dostluk da, düşmanlık da.
Bir 'yerleri' vardı, yüzleri, isimleri, adresleri ve apaçık haykırdıkları ülküleri vardı. Hemen yanı başımızdaydılar. Ellerini uzattılar bize. İnandıkları her ne ise bizim de inanmamızı istediler. Eşitlik dediler, kardeşlik dediler, emek dediler, bağımsızlık dediler. Soru sormak için, inandıklarını sorgulamak için ya da sadece merhaba demek için elinizle koymuş gibi bulabilirdiniz onları. O kadar içimizdeydiler ki oturdukları kahvelerde, yürüdükleri meydanlarda kör kurşunlarla toprağa düşürülmeleri ya da darağacında selviler gibi sallandırılmaları dünyanın en kolay işiydi. Erkekçe olmasını istedikleri kavgalarında dimdik durdular.
Onlar mahpusa düştüğünde duvarların ardından şiirler, türküler yükseldi. Bayram gibi yaşadılar tutsaklığı; yakınmadan, yerinmeden, aman dilemeden, yeşil soğan ve karanfil kokulu cigaralara sevinerek, memlekete bahar gelmiş olmasıyla avunarak:
Haberin var mı taş duvar?
Demir kapı, kör pencere,
Yastığım, ranzam, zincirim,
Uğruna ölümlere gidip geldiğim,
Zulamdaki mahzun resim,
Haberin var mı?
Görüşmecim, yeşil soğan göndermiş,
Karanfil kokuyor cigaram
Dağlarına bahar gelmiş memleketimin.
O çırılçıplak kavgalarında ne mahpusluk ne de ölüm onları durdurabildi. İnançlarıyla güneşe uzanan sonsuz bir yolculukta dostlarını şiirlerle toprağa teslim edip yürümeye devam ettiler:
Ölenler
dövüşerek öldüler;
güneşe gömüldüler.
Vaktimiz yok onların matemini tutmaya!
Akın var
güneşe akın
Güneşi zaaaptedeceğiz
Güneşin zaptı yakın!
Ve ölüm onları hepimizin gözü önünde, meydanlarda, sokaklarda buldu. Şiirlerle gömüldüler.
'Beni kınama arkamdan ağlama
Ne yaptıysam bil ki halkım için' derdi
Aslan gibiydi sözünün eriydi
Bir gün geldi ki vay... vurdular onu…
Halkımız onları sevmedi…
HİÇBİR YER
Hiçbiryerde yaşarlardı. Yüzleri, adları, adresleri yoktu. Bir efendinin kulları oldukları rivayet edilirdi. Nerede toplanırlardı, nerede yatar kalkarlardı, kaç kişiydiler hiç bilemedik. Ama denir ki güzel biat ederlermiş.
Şarkı türkü sevmezlermiş, şiirlerini ise hiç duymadık. Kimse onlar için şiir yazmadı. Onlar da kendilerine yazamadılar herhalde. Çünkü şiir adildir; çünkü şiir bir hakkın teslimidir. Hakları yoktu herhalde ki şiirleri de olmadı.
Üç-beş gün tutsaklığa bile tahammülleri yoktu. Tutsak olmamak için hep saklandılar. Kılık değiştirdiler. 'Mış gibi' yaşayarak o anlamsız intikam gününü beklediler. Ender olarak ve yanlışlıkla hapse düştüklerinde feryatları cihanı sardı. Alelacele çıkarıldılar. Mahpusta memleketin dağlarına gelecek olan baharı beklemektense arkalarına bakmadan memleketi terk ettiler.
Bizim için iyi şeyler diledikleri efsanesi dolaştı hep ortalıkta ama elimizi bile sıkmak istemediler. Hiç durmaksızın 'sahip' ve zengin oldular. Gecenin karanlığında bilinmeyen adreslerde buluşup paralarını ve biatçılarını saydılar. Ve tek şahitleri Tanrıydı.
Attila İlhan'ın kadınları gibiydiler: Ne kadınlar sevdim zaten yoktular
Ya da Beatles'ın He's a Real Nowhere Man'i gibi:
Gerçek bir hiçbir yer adamı.
Hiçbir- yerde oturan,
Hiç-kimse için hiçbir-yer planları yapan.
Hiçbir-yer adamı sahi sen beni görebiliyor musun?
Şiirsiz, türküsüz, yüzsüz, adressiz, elimizi sıkmayan, gizli, var-olup olmadığı bilinmeyen ama çok zengin masal adamları. Dungangalar.
Halkımız onları sevdi….
HERYER
Heryerde ve hepimiz. Her zaman tribünlerde oturan bizler. Bütün oyunlar bizim için sergileniyor. Bu geçit töreni bizim beğenimiz için. Alkışlamamızı istiyorlar. Birini ya da diğerini. Biz olmasak bir hiç olacaklar.
Nazım tüm şiirlerini bize yazıyor. İşitmek ve gereğini yapmak hala mümkün…
Akrep gibisin kardeşim,
Korkak bir karanlık içindesin akrep gibi.
Serçe gibisin kardeşim,
Serçenin telaşı içindesin.
Midye gibisin kardeşim,
Midye gibi kapalı, rahat.
ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun, kardeşim.
Bir değil,
Beş değil,
Yüz milyonlarlasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
Gocuklu celep kaldırınca sopasını
Sürüye katılıverirsin hemen
Ve adeta mağrur, koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
Hani şu derya içre olup
Deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
Senin sayende.
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
Ve hala şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
Kabahat senin,
Demeğe de dilim varmıyor ama
Kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!