Bir sıkıyönetim çocuğu olarak’…

Abone Ol
Yıl 1971.
12 Mart askeri müdahalesinin ardından sıkıyönetim ilan edildi.
Ben 11 yaşımdayım.
Bütün köy, geceleri bağlara,bahçelere kaçıyor,oralarda saklanıyoruz. Çünkü Kayseri’’den gelen komando bölüğü geceleri köyleri basıyor, akla mantığa sığmayacak işkenceler yapıyor.
Kadınları topluyor, erkekleri soyup onlardan silahlarını teslim etmesini istiyor.
(18 yaşından küçükler okur diye ayrıntıları yazmıyorum)
O zaman PKK falan yok.
Sadece büyük kentlerde öğrenci hareketleri başlamış.
Çocuk yüreğimle, kaçıp saklandığım üzüm bağımızın içinden, işkence çığlıklarını, asker komutlarını, kadın bağrışmalarını, bebek ağlamalarını dinliyorum.
Askerler köyümüzü neden basıyor,biz neden kaçıyoruz bilemiyorum..
Yıl 1978
Bu sıkıyönetimin dozajı çok daha farklı.
Ben 18 yaşımdayım.
Askerlere ’“vur’” emri verilmiş. Yürürken, araba sürerken, okuldan çıkarken ’”dur ’“ ihtarını duymayanlar, duymazlıktan gelenler, patır-patır vuruluyor. Araçlar taranıyor. Gazeteler tek satır yazamıyor.
Bizim okuldan her gün bir öğretmen azalıyor.
En büyük suç aleti ise; kitaplar.
Nazım Hikmet’’in kitabını yakalatan arkadaşım Ömer 35 gündür kayıp, sonradan işkenceden öldüğünü öğreniyoruz.
Dikkat’… Daha PKK’’nın adı bile yok.
Devrimci sol örgütlerle, MHP’’li gruplar arasında sokak çatışmaları organize ediliyor. Aynı silahla sabahları devrimci, akşamları ülkücü öldürülüyor.
Ve yıl 1980
Darbe için bütün şartlar olgunlaşmış. Sokaklardaki tankların sayısı çoğalmış’…
Amansız bir av sürüyor..
Ben 20 yaşındayım, gazeteciliğe başlıyorum.
İşte bu dönemde, 12 Eylül darbesiyle birlikte PKK da tam olarak doğdu ve büyüdü. Sıkıyönetim askeri cezaevlerinden kurtulabilenlerin çoğu örgütün dağ kadrolarını kurdu.
Diyarbakır Askeri Cezaevinden itirafçı olmadan, sağlıklı olarak kurtulabilmiş birisinin tek seçeneği dağlara sığınmaktı.
Bütün gençler potansiyel tehlike gibi algılanıyordu.
Ya yurt dışına kaçıyorlardı, ya da dağa..
Karakolda gözaltında kalma süresi 90 gündü. Ancak buna da uyulmuyordu. 6 ay süre ile işkencede sorgularda kalan çokça tanıdıklarım oldu ve çoğu da öldü.
Diyarbakır’’da kurulan Sıkıyönetim mahkemelerinde Türk Haberler Ajansı (THA) adına adliye muhabirliği yapan 3’–5 gazeteciden biriydim.
O korkunç dönemde, bugünkü kinin, öfkenin, ayrışmanın tohumları atıldı.
Resmi verilere göre çoğu çocuk 50 kişi asıldı. İşin en acı yanı, asılan çocukların yaşı büyütülüyordu.
Yıl 1984
Sıkıyönetim kaldırıldı yerine "olağanüstü hal" konuldu.
Yıl 1987
Olağanüstü Hal Bölge Valiliği kuruldu.
27 yaşımdayım, artık gazetecilik yaptığımız söylenemez.
Valiliğin hazırladığı basın bildirilerinin dışına çıkamıyoruz. Buna ’“Faili meçhul cinayetler dönemi’” de diyebiliriz.
Gazeteciler, yazarlar, sendikacılar, işadamları, kanaat öderleri, avukatlar, doktorlar, işçiler, köylüler, her kesimden insanların kafasına birer kurşun sıkılıyor.
Kentteki otobüs duraklarına, her gün öldürülen teröristlerin fotoğrafları asılıyor. Uçaklardan ceset resimlerinin olduğu kanlı broşürler atlıyor.’”sonunuz böyle olmasın’” tehditleri savruluyor.
Olağanüstü Hal Bölge Valiliği döneminde yaşadıklarım, yazdıklarım ve gördüklerimin tek karşılığı vardı ’“kuralsız, kanunsuz yönetim biçimi’”
Kısacası, Güneydoğu illeri kesintisiz biçimde 25 yıl süreyle ötekileştirilerek, baskıyla, zulümle yönetildi.
Bütün bulardan beslenen ise PKK oldu.
İddia ediyorum.
12 Eylül darbesi olmasaydı bugün PKK diye bir örgütte olmayacaktı.
İddia ediyorum,
Cumhuriyet tarihinin yüzde 40’’ı sıkıyönetimlerle, yönetilmeseydi, devlet vatandaşına bu kadar acı ve gözyaşı döktürmeseydi. Bugün ülkede Kürt-Türk tartışması da olmazdı.
Kürt sorununu terörize eden sıkıyönetimlerdir. Demokrasi dışı uygulamalardır.
Bütün bunlardan ders alamamış bir toplumun siyasi hafızasından kuşku duyuyorum.
İşte bütün bunları yaşamış birisi olarak AK Partiyi hala destekliyorum.
Çünkü Sayın Erdoğan’’da ’“o samimi devleti’” görüyorum.
Vatandaşına ön yargıyla bakmayan, bölmeyen, bölüştürmeyen, kucaklayan anlayışı hissediyorum.
Bence Kürtler AK Partiyi yalnız bırakmamalıdır.