Göbeklitepe’yi Klaus Schmidt kazıları başladığında gören şanslı insanlardan olduğumu düşünürüm. “Bulan köylü” diye tanınan Şavak Yıldız ile hatıra fotoğrafı çektirmiş, yöre halkının dileklerde bulunduğu incir ağacından çevreyi gözlemlemiştim. Karahantepe’yi kazı aşamasının başlarında Necmi Karul ile adım adım gezmiş bir şanslıyım yine… Taş Tepeler’in henüz göremediklerimi görmek için Ekim ayı serinliğini bekliyorum…
İnsanlık tarihine dair uzun süre kabul gören doğrusal anlatı, avcı-toplayıcı toplulukların tarımı keşfetmesi, yerleşik hayata geçmesi ve ancak bu ekonomik güvenceden sonra anıtsal mimari ile inanç sistemlerini inşa ettiği yönündeydi. Yani önce yerleşik yaşam, sonra tapınak geliyordu. Ancak Urfa platosunda yükselen Göbeklitepe ve onu çevreleyen Karahantepe, Sayburç, Sefertepe gibi havza merkezlerini kapsayan Taş Tepeler projesi, bu köklü paradigmayı tamamen altüst etti.
Günümüzden yaklaşık 12.000 yıl önce, Buzul Çağı'nın hemen ardından inşa edilen bu muazzam merkezler, dünya tarihinin yeniden yazılmasına yol açan bir gerçeği söyledi bize… İnsanları bir araya getiren ve yerleşik hayata zorlayan ilk itki tarım değil, ortak inanç ve ritüellerdi.
Göbeklitepe ve diğer Taş Tepeler yerleşimleri, henüz çanak çömlek yapımının bile bilinmediği, insanların doğadaki yabani tahılları topladığı ve avcılıkla geçindiği Çanak Çömleksiz Neolitik Dönem’e tarihleniyor. Neolitik Devrim'in şafağında, henüz evcilleştirilmiş tek bir buğday tanesi ya da koyun yokken, tonlarca ağırlıktaki kireçtaşı sütunların kilometrelerce taşınarak T biçimli anıtlara dönüştürülmesi, muazzam bir iş gücü koordinasyonunu ve toplumsal organizasyonu gösteriyor.
Bu düşüncelere katılmayan da çok. Saygı duymak gerek…
Bu durum, Alman arkeolog Klaus Schmidt’in meşhur “Önce tapınak geldi, sonra şehir” tezini doğrular nitelikte. Avcı-toplayıcılar, yalnızca karınlarını doyurmakla kalmıyor; evrensel bir sembolizm, gelişmiş bir mitoloji ve karmaşık bir ritüel dünyası etrafında birleşiyordu. Taş Tepeler, insanlığın sadece hayatta kalma mücadelesi vermediğini, daha en baştan itibaren varoluşu anlamlandırma çabasında olduğunu kanıtlıyor.
Taş Tepeler, Göbeklitepe ile sınırlı olmayan, bütüncül bir kültür coğrafyasını ifade ediyor. Bölgedeki kazılarda açığa çıkarılan figürler ve mimari ögeler, dönemin insanının zihin dünyasına dair büyüleyici ipuçları sunuyor… T Biçimli Sütunlar ve İnsan Totemi… Sütunların üzerindeki el, kol ve kemer kabartmaları, bunların stilize edilmiş insan figürleri olduğunu gösteriyor. Bu anıtlar, muhtemelen ataları veya tanrısal varlıkları simgeliyordu. Hırçın ve Maskülen Hayvan Sembolizmi… Sütunlara kazınan aslanlar, yılanlar, akrepler, turnalar ve yaban domuzları, doğanın evcilleştirilmemiş gücünü temsil ediyor. Dönemin insanı, bu yırtıcı hayvanları betimleyerek korkularını yenmeye çalışıyor ve ritüelistik bir koruma kalkanı oluşturuyordu.
Karahantepe'de doğrudan kayaya oyulmuş insan başı heykelleri ve fallik semboller, henüz göremediğim Sayburç’taki leopar ve insan sahneleri, anlatı geleneğinin (mitolojinin) Taş Tepeler'de ne kadar baskın olduğunu gözler önüne seriyor. Bu merkezler, sadece ibadet alanları değil, aynı zamanda ortak hafızanın aktarıldığı toplumsal forumlardı.
Taş Tepeler'in yer aldığı coğrafya, tarım ve hayvancılığın temellerinin atıldığı “Bereketli Hilal”in kalbidir. Bu anıtsal yapıları inşa etmek ve ritüeller için periyodik olarak bir araya gelen binlerce insanı doyurmak, doğadaki yabani kaynakların sınırlarını zorlamış olmalı. Bilim insanları, bu devasa kalabalıkları besleme ihtiyacının, insanları yabani buğdayı kültüre almaya ve hayvanları evcilleştirmeye yönelten en büyük motivasyon olduğunu düşünüyor.
Göbeklitepe ve Taş Tepeler, dünya tarihine sadece kronolojik bir düzeltme getirmekle kalmadı; insanın doğayla, inançla ve kendi türüyle kurduğu bağın derinliğini de gösterdi. 12.000 yıl öncesinin insanını “ilkel ve kaba” olarak nitelendiren eski tarih anlayışı, bu tepelerin rüzgârlı yamaçlarında tamamen yıkıldı.
Anadolu topraklarında filizlenen bu kadim miras, insanlığın ortak şafağını aydınlatmaya devam ediyor ve bize şunu hatırlatıyor… Bizi biz yapan şey, sadece fiziksel ihtiyaçlarımız değil; bir araya gelme, ortak bir hikayeye inanma tutkumuzdur.
***
Şu yaz sıcaklarında Göbeklitepe mevzuunu yeniden açmamın nedeni yazarından imzalı olarak gelen bir kitap: Bir Rehberin Gözünden Göbeklitepe… Dünden Bugüne Urfa…
Dr. Emine Yeşim Bedlek’in “Bir Rehberin Gözünden Göbeklitepe” kitabı, doğrudan sahanın içinden, turlardaki pratik deneyimler ile akademik arka planın birleşmesiyle ortaya çıkmış çok özel bir çalışma. Dr. Emine Yeşim Bedlek, halen Şanlıurfa’da yaşayan, eski bir akademisyen ve profesyonel turist rehberi. İngiliz Dili ve Edebiyatı alanındaki akademik uzmanlığının yanı sıra rehberlik kimliği, bu kitabı sadece bir arkeoloji yayını olmaktan çıkarıp genel okuyucuya hitap eden popüler bir kültür rehberine dönüştürüyor.
Kitap, teorik bir anlatım yerine doğrudan saha deneyiminden besleniyor. Dr. Bedlek, bizim de ilk günlerden beri merak ettiğimiz “Göbeklitepe neden bu kadar önemli?”, “İnsanlar buraya neden gelmeli?”, “Taş Tepeler nedir?” gibi soruları temel alarak bir kurgu oluşturmuş. Bu sayede her yaş grubundan ve her eğitim seviyesinden insanın rahatlıkla anlayabileceği akıcı bir dil yakalamış.
Kitap sadece Göbeklitepe ile sınırlı kalmıyor; adından da anlaşılacağı gibi “Dünden Bugüne Urfa”yı da kapsıyor. Urfa’nın çok katmanlı yapısını, inanç turizmindeki yerini ve kültürel zenginliğini bir rehberin gözlemleriyle okuyucuya aktarıyor. Şehrin yerel dinamiklerini ve mirasını doğru bir şekilde temsil etmeyi önemsiyor.
Sayın Dr. Bedlek’i tebrik ediyor, kitabı bana ulaştıran dostum Recep Topçu’ya özel olarak teşekkür ediyorum.