Bir Film, Bir Ülke – Totem ve Meksika (5)

Abone Ol

Filmi ilk kez duyan biri, bu ismin öyküyle nasıl bir ilişki kurduğunu anlamakta zorlanabilir. Çünkü film boyunca karşımıza antropoloji kitaplarında gördüğümüz anlamda bir totem çıkmaz. Ne kutsal bir dilek vardır ne de belirli bir kabileyi temsil eden sembolik bir nesne. Buna rağmen filmin adı “Tótem”dir. Bunun nedeni, yönetmen Lila Avilés’in sözcüğü sözlük anlamıyla değil, taşıdığı kültürel ve simgesel derinlikle kullanmasıdır.

Antropolojide totem, yalnızca kutsal kabul edilen bir hayvanı ya da nesneyi ifade etmez. Aynı zamanda bir topluluğu ortak geçmişine bağlayan, kuşaklar arasında kimlik ve aidiyet duygusunu yaşatan kültürel hafızanın simgesidir. Totem, insanlara kim olduklarını, nereden geldiklerini ve hangi görünmez bağlarla birbirlerine tutunduklarını hatırlatır. Bu nedenle totem, fiziksel bir nesneden çok daha fazlasıdır; yaşayan bir bellektir.

Tótem’i izledikten sonra filmin adının neden böyle seçildiği yavaş yavaş ortaya çıkar. Çünkü film boyunca karşımıza çıkan gerçek totem herhangi bir nesne değildir. O evin içinde yaşayan ortak hafızadır. Aynı sofranın etrafında toplanan insanlar, yaklaşan ölüm karşısında birbirlerinden uzaklaşmak yerine birbirlerine daha sıkı tutunurlar. Çocuklar büyüklerinden yalnızca sevgiyi değil, vedalaşmayı, sabretmeyi, kaybı kabullenmeyi ve yaşamın devam ettiğini de öğrenirler. Film boyunca görünmeyen ama her sahnede hissedilen şey budur: Bir aileyi ayakta tutan ortak bellek.

Bu nedenle hasta baba filmin merkezinde görünse de yönetmenin anlattığı asıl hikâye tek bir insan değildir. Gerçek merkez, aileyi birbirine bağlayan görünmez ilişkiler ağıdır. Sol’un yaşadığı dönüşüm de bunun en güçlü örneğidir. Filmin sonunda o yalnızca babasına veda eden küçük bir kız değildir; aynı zamanda ailesinin hafızasını, sevgisini ve kültürel mirasını geleceğe taşıyacak yeni kuşağın temsilcisine dönüşür. İnsanlar ölür; fakat onları birbirine bağlayan hikâyeler, ritüeller, değerler ve hatıralar yaşamaya devam eder. Yönetmenin “Tótem” adını seçmesi, bu sürekliliği görünür kılmak içindir.

Tótem, ölüm üzerine çekilmiş bir film değildir. Daha doğru ifadeyle, ölümün hayatı nasıl yeniden anlamlandırdığı üzerine kurulmuş bir filmdir. Meksika’nın binlerce yıllık kültürel birikimi, Azteklerin ve diğer yerli uygarlıkların döngüsel zaman anlayışı, atalara duyulan saygı, Katolikliğin ölüm ve ruh kavrayışı ile modern aile ilişkileri tek bir evin gündelik hayatında birbirine karışır. Yönetmen bunların hiçbirini açıklamaz; çünkü gerçekten yaşayan kültürler açıklanmaz, hissedilir.

Tótem’i yalnızca bir aile dramı olarak izlemek, filmin sunduğu zenginliği eksik okumak olur. Film, bize bir toplumun kültürünün yalnızca müzelerde, tarih kitaplarında ya da resmî anlatılarda yaşamadığını gösterir. Kültür, mutfakta hazırlanan yemektedir; çocukların büyüklerine bakışındadır; hastaya gösterilen sabırdadır; aynı evin içinde dolaşan sessizliktedir. Antropolojinin yıllarca saha araştırmalarıyla anlamaya çalıştığı birçok ayrıntı, bazen tek bir sinema sahnesinde bütün doğallığıyla görünür hâle gelir.

İşte sinemanın en büyük gücü burada saklıdır. İyi bir film yalnızca bir öykü anlatmaz; aynı zamanda ait olduğu toplumun kültürel hafızasını görünür kılar. Bir antropolog yıllarca yaşayarak gözlemlediği bir toplumu anlamaya çalışır; büyük bir yönetmen ise aynı toplumun ruhunu iki saatlik bir filmin içine sığdırabilir. Elbette sinema, antropolojinin yerini tutmaz. Ancak iyi sinema, antropoloğun sorduğu soruların çoğunu seyircinin zihninde yeniden uyandırabilir. Bu nedenle bazı filmler yalnızca sanat eseri değil, aynı zamanda kültürel birer belge niteliği de taşırlar.

Tótem böyle bir filmdir. Meksika’yı anlatırken aslında bize insan olmanın ortak hikâyesini anlatır. Çünkü dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım, hepimiz aynı sorularla karşılaşırız: Bir kaybın ardından hayat nasıl devam eder? Bir aileyi aile yapan nedir? Geçmiş, yaşayanların hayatında nasıl varlığını sürdürür? Ve çocuklar, kendilerinden önceki kuşakların hikâyelerini nasıl devralırlar?

Bir Film, Bir Ülke dizisinin bu bölümüne kadar Meksika’nın tarihine, kültürel antropolojisine, yerli uygarlıklarına, Katolikliğin dönüştürücü etkisine ve gündelik yaşamına birlikte baktık. Sonunda görüyoruz ki bütün bu tarihsel katmanlar, tek bir evin içinde sessizce yaşamaya devam ediyor. Kanımca, sanat eserlerinin en önemli özelliği budur. Bize hiç tanımadığımız bir ülkeyi anlatırken, kendi hayatımızı da yeniden düşündürebilmeleri…

Tótem’i izlediğinizde yalnızca Meksika’yı tanımazsınız. Bir evin içine girersiniz. O evde dolaştıkça, farkında olmadan kendi çocukluğunuzun, kendi ailenizin, kendi kayıplarınızın ve kendi sessizliklerinizin izlerine de rastlarsınız. İşte büyük sinema tam da bunu başarır. Önce bizi başka bir kültürle tanıştırır; sonra sessizce yeniden kendimize döndürür.