Bir Film, Bir Ülke – Totem ve Meksika (2)

Abone Ol

Bir ülkeyi anlamaya çalışırken en sık yapılan yanlışlardan biri, bugünkü ulus-devleti tarihin başlangıç noktası olarak kabul etmektir. Oysa modern devletler, çoğu zaman kendilerinden çok daha eski kültürel katmanların üzerine inşa edilirler. Bugün “Meksika” dediğimiz siyasal yapı da böyle bir tarihsel birikimin sonucudur. Onu yalnızca 1821’de bağımsızlığını kazanmış bir devlet olarak okumak, binlerce yıllık kültürel hafızayı görünmez kılmak anlamına gelir. Tótem’in atmosferini, ölüm karşısındaki dinginliğini, aileyi merkeze alan anlatısını ya da gündelik hayatın ritüellerine verdiği önemi anlayabilmek için, kameranın gösterdiği evden çok daha geriye, Mezoamerika olarak adlandırılan büyük kültürel coğrafyaya gitmek gerekir.

Mezoamerika, bugünkü Meksika’nın büyük bölümünü, Guatemala’yı, Belize’yi ve Orta Amerika’nın bazı bölgelerini kapsayan geniş bir uygarlık havzasıdır. Bu coğrafya, birbirinden bağımsız ama birbirini etkileyen çok sayıda halkın yaşadığı, dünyanın en üretken kültür merkezlerinden biriydi. Mısır, Mezopotamya, Hindistan ve Çin nasıl insanlık tarihinin büyük uygarlık alanlarını oluşturuyorsa, Mezoamerika da Amerika kıtasının en önemli uygarlık merkezlerinden biriydi. Bu nedenle Meksika’nın tarihini yalnızca Azteklerle başlatmak da eksik bir okumadır.

Yaklaşık MÖ 1500’lerden itibaren ortaya çıkan Olmek uygarlığı, birçok araştırmacı tarafından Mezoamerika’nın “ana kültürü” olarak değerlendirilir. Yazı sistemlerinden törensel mimariye, kutsal mekân anlayışından kozmolojik düşünceye kadar daha sonra gelişecek pek çok unsurun ilk örnekleri burada görülür. Dev taş başlarıyla tanınan Olmekler, yalnızca sanat üretmemiş; evreni kutsal bir bütün olarak gören düşünce biçiminin de temellerini atmışlardır. Onlar için insan, doğanın efendisi değil, onun ritmine katılan bir varlıktı. Bu anlayış, yüzyıllar sonra bile Meksika kültürünün derin katmanlarında yaşamaya devam edecektir.

Olmeklerden sonra yükselen Maya uygarlığı ise insanlık tarihinin en dikkat çekici entelektüel başarılarından birini temsil eder. Maya astronomları, gök cisimlerinin hareketlerini olağanüstü bir doğrulukla hesaplıyor, karmaşık takvim sistemleri geliştiriyor ve zamanı doğrusal değil, döngüsel bir süreç olarak kavrıyordu. Bu döngüsel zaman anlayışı, yalnızca astronomik bir model değildi; yaşamın ve ölümün de temel felsefesini oluşturuyordu. Hiçbir son mutlak değildi. Her bitiş yeni bir başlangıcın habercisiydi. Ölüm, yaşamın karşıtı değil, onun başka bir evresiydi.

Tótem’in en temel duygusal atmosferi tam olarak bu düşünceye yaklaşır. Filmde ölüm, Batı melodramlarında olduğu gibi hayatı ansızın durduran mutlak bir felaket olarak sunulmaz. Yaklaşan kayıp acı vericidir; ancak hayat tamamen donmaz. Yemek hazırlıkları sürer, çocuklar oyun oynar, bahçedeki kuşlar ötmeye devam eder. Yönetmen bunu açıkça söylemez; fakat filmin ritmi, Mezoamerika’nın yüzyıllar boyunca geliştirdiği döngüsel yaşam anlayışını çağrıştırır.

Meksika’nın tarihsel ve kültürel kimliği yalnızca Maya uygarlığıyla açıklanamaz. Maya dünyası, bugünkü Meksika’nın özellikle güney ve güneydoğu bölgelerinde, Guatemala, Belize, Honduras ve El Salvador’a uzanan geniş bir coğrafyada gelişirken, Orta Meksika’da ondan farklı ama onunla etkileşim içinde olan başka büyük merkezler de ortaya çıktı. Bunların en önemlilerinden biri Teotihuacan’dı. Teotihuacan, günümüz Meksiko kentinin yaklaşık elli kilometre kuzeydoğusunda kurulmuş, MÖ birinci yüzyıldan itibaren büyüyerek Amerika kıtasının en büyük kentlerinden biri hâline gelmiş görkemli bir şehir uygarlığıydı. Maya kenti değildi; ancak Maya dünyası üzerinde güçlü bir siyasî, ticari, dinsel ve sanatsal etki bıraktı. Teotihuacan’dan yayılan mimari üsluplar, tanrı imgeleri, savaşçı sembolleri ve ticaret ağları, Maya şehirlerinde de iz bırakmış; böylece Orta Meksika ile Maya coğrafyası arasında yoğun bir kültürel alışveriş doğmuştur. Bugün hâlâ ayakta duran Güneş Piramidi ve Ay Piramidi, yalnızca büyük mimari yapılar değil, Teotihuacan halkının evreni, gökyüzünü ve kutsal düzeni nasıl tasavvur ettiğini gösteren anıtsal sembollerdir. Bu nedenle Teotihuacan’ın önemi, yalnızca kendi dönemindeki siyasî gücünden değil, farklı halkları, inançları ve estetik gelenekleri ortak bir Orta Amerika kültür evreninde buluşturabilmesinden kaynaklanıyordu.

Daha sonra Toltekler ve nihayet Aztekler tarih sahnesine çıktılar. Özellikle Aztek İmparatorluğu, İspanyolların gelişinden hemen önce Mezoamerika’nın en güçlü siyasî organizasyonuydu. Başkent Tenochtitlan, göller üzerine kurulmuş mühendislik harikası bir kentti. İspanyol kroniklerinde bile şehrin büyüklüğü ve düzeni hayranlıkla anlatılır. Avrupa’dan gelen birçok asker, gördükleri karşısında şaşkınlık yaşamıştı. Çünkü karşılarında “ilkel” bir toplum değil, gelişmiş bir uygarlık vardı.

Aztek kozmolojisi, bugünkü Meksika’nın kültürel hafızasını anlamak açısından belki de en önemli anahtarlardan biridir. Azteklere göre evren sürekli hareket hâlindeydi. Yaşam ile ölüm birbirinin karşıtı değil, birbirini tamamlayan iki güçtü. İnsan doğaya egemen olmak için değil, onun dengesine katılmak için vardı. Bu nedenle ölüm, bireyin yok olması anlamına gelmiyor; evrensel düzen içindeki yer değiştirmesi olarak görülüyordu. Ruhun yolculuğu, ölümle sona ermiyor; başka bir düzleme geçiyordu.

Bu düşünce biçimi, Avrupa’da aynı dönemde egemen olan Hristiyan ölüm anlayışından oldukça farklıydı. Orta Çağ Avrupası’nda ölüm büyük ölçüde günah, yargılanma ve kurtuluş ekseninde yorumlanırken, Mezoamerika toplumlarında ölüm daha çok kozmik döngünün doğal parçası olarak görülüyordu. İşte Meksika kültürünü benzersiz yapan şey, bu iki farklı dünya görüşünün daha sonra birbirine karışmış olmasıdır.

1519 yılında Hernán Cortés komutasındaki İspanyol kuvvetlerinin bölgeye ulaşmasıyla birlikte Meksika tarihinin en büyük kırılmalarından biri yaşandı. İspanyollar yalnızca askerî güç getirmediler; beraberlerinde Katolikliği, İspanyol hukukunu, yeni ekonomik düzeni ve Avrupa’nın dünya görüşünü de taşıdılar. Fakat bu karşılaşmayı yalnızca “fetheden” ve “fethedilen” ikiliğiyle açıklamak yetersiz kalır. Çünkü ortaya çıkan sonuç, ne tamamen yerli ne de tamamen İspanyol olan yeni bir kültürel sentezdi.

Bu sentezin en önemli kavramlarından biri mestizaje’dir. İspanyol sömürge döneminde yerli halklarla Avrupalılar arasındaki biyolojik ve kültürel karışım, zamanla yeni bir toplumsal kimlik doğurdu. Bugün Meksika nüfusunun önemli bölümü kendisini mestizo olarak tanımlar. Ancak mestizaje yalnızca kan bağıyla ilgili değildir. Aynı zamanda yemek kültürünün, müziğin, mimarinin, dilin ve inanç sistemlerinin birbirine karışmasını ifade eder. Meksika kimliği, tek kökten beslenen bir yapı değil; çok katmanlı bir kültürel birleşmedir.

Katoliklik de bu birleşme sürecinde beklenmedik biçimde dönüşüme uğradı. İspanyol misyonerler yerli inançları tamamen ortadan kaldırmayı hedefliyordu. Fakat pratikte bunun tam tersi yaşandı. Yerli halklar yeni dini kabul ederken eski kozmolojilerini bütünüyle terk etmediler. Eski kutsal mekânlar yeni kiliselere dönüştü; bazı yerli tanrılar yerlerini azizlere bıraktı; fakat kutsallık anlayışı büyük ölçüde yaşamaya devam etti. Böylece Meksika’da Avrupa Katolikliğinden farklı, yerli kültürle iç içe geçmiş özgün bir dinî hayat gelişti.

Bugün Meksika’nın en önemli dinî ve kültürel sembollerinden biri olan Guadalupe Meryemi bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Sömürge döneminde ortaya çıkan bu figür, yalnızca Katolik bir azize değildir; birçok araştırmacıya göre eski yerli kutsal kadın figürlerinin yeni biçimde yorumlanmış hâlidir. Bu nedenle Guadalupe, Meksika ulusal kimliğinin de en güçlü sembollerinden biri hâline gelmiştir. Burada din ile kültür, siyaset ile kimlik birbirinden ayrılmaz.

On dokuzuncu yüzyılda başlayan bağımsızlık mücadelesi ve özellikle 1910 Meksika Devrimi, bu karmaşık tarihsel mirası yeniden yorumladı. Yeni kurulan ulus-devlet, yalnızca İspanyol geçmişine değil, yerli uygarlıklara da sahip çıkan bir ulusal kimlik inşa etmeye çalıştı. Ressamlar, yazarlar, düşünürler ve daha sonra sinemacılar, Meksika’yı Avrupa’nın kopyası olarak değil; kendi tarihsel kökleri üzerinde yükselen özgün bir uygarlık olarak tanımlamaya başladılar. Diego Rivera, José Clemente Orozco ve David Alfaro Siqueiros gibi duvar ressamları bu tarihsel hafızayı kamusal alana taşıdılar. Daha sonra Meksika sineması da aynı görevi üstlendi.

Lila Avilés’in Tótem’i de bu uzun kültürel çizginin çağdaş halkalarından biridir. Filmde Azteklerden ya da İspanyollardan söz edilmez. Hiç kimse tarih anlatmaz. Ancak tarih, karakterlerin davranışlarının içinde yaşamaya devam eder. Aile bireylerinin bir arada oluşu, ölüm karşısındaki kolektif dayanışma, gündelik ritüellerin taşıdığı anlam ve görünmeyen spiritüel atmosfer, yüzyıllar boyunca üst üste birikmiş kültürel katmanların bugünkü yansımalarıdır. Yönetmen, tarihin izlerini müzelerde değil; yaşayan insanların gündelik hayatında arar.

Fakat bu tarihsel çerçeve, filmin yalnızca arka planını oluşturur. Asıl soru şudur: Bu binlerce yıllık kültürel miras, bugünkü Meksikalı ailelerin yaşamında nasıl somutlaşmaktadır? Aile neden bu kadar merkezi bir kurumdur? Kadın neden evin görünmeyen eksenidir? Çocuk neden yetişkinlerin dünyasının dışında değil, tam merkezindedir? Ölüm neden doğal biçimde hayatın içine yerleşmiştir? Bir sonraki bölümde artık tarih sahnesinden gündelik hayata inecek ve Meksika’nın kültürel antropolojisini, Tótem’in kamerasının bize gösterdiği ayrıntılar üzerinden inceleyeceğim. Böylece filmin anlattığı ailenin yalnızca bir kurgu olmadığını, Meksika toplumunun derin tarihsel ve kültürel yapısıyla nasıl örüldüğünü daha açık biçimde görebileceğiz.