Bir Film, Bir Ülke – Totem ve Meksika (1)

Abone Ol

Yirminci yüzyılın en önemli Fransız tarihçilerinden biri olan Fernand Braudel, tarihin yalnızca savaşlardan ve hükümdarlardan ibaret olmadığını söylerken “uzun süre” kavramını ortaya koymuştu. Braudel’e göre toplumları asıl biçimlendiren şey, yüzyıllar boyunca çok yavaş değişen kültürel yapılardı. Aynı düşünceyi sinemaya uyarladığımızda ilginç bir sonuç ortaya çıkar. İyi filmler bize yalnızca bir olay anlatmaz; yüzyıllar boyunca oluşmuş kültürel alışkanlıkların gündelik hayat içindeki görünümünü de gösterir. Bir karakterin sofraya nasıl oturduğu, annesine nasıl seslendiği, yasını nasıl yaşadığı ya da misafirini nasıl karşıladığı, çoğu zaman uzun tarihsel süreçlerin sessiz mirasıdır.

Bu nedenle “Bir Film, Bir Ülke” başlıklı bu yazı dizisi, klasik anlamda film eleştirisi yapmayı amaçlamıyor. Buradaki temel soru, “Bu film iyi mi?” sorusu değil. Daha önemli olan şu sorudur: “Bu film, ait olduğu toplum hakkında bize ne söylüyor?” Çünkü büyük sinema eserleri yalnızca yönetmenlerinin hayal gücünü değil, içinde doğdukları kültürün bilinçaltını da taşırlar. Bir Japon filmi ile bir İran filmi arasındaki fark yalnızca kullanılan dil değildir; zamanı algılama biçimleri, aile ilişkileri, sessizlik anlayışları, çocukların toplum içindeki yeri ve ölüm karşısındaki tavırları da birbirinden farklıdır. Sinema tam da bu nedenle kültürel antropolojinin en zengin kaynaklarından biridir.

Bu dizinin bu seferki durağı Meksika. Ancak burada incelenecek olan Meksika, kartpostallarda görülen renkli sokaklardan, turistik plajlardan ya da uyuşturucu kartelleri üzerine kurulmuş popüler anlatılardan ibaret olmayacak. Tam tersine, gündelik hayatın içinde yaşayan gerçek Meksika’yı anlamaya çalışacağız. Bunun için de son yılların en dikkat çekici Meksika filmlerinden biri olan Tótem’i başlangıç noktası olarak seçiyorum.

2023 yapımı Tótem, ilk bakışta son derece küçük bir hikâye anlatıyor gibi görünür. Hasta bir babanın doğum günü için bir araya gelen geniş bir aile… Tek bir ev… Tek bir gün… Büyük dramatik olaylar yoktur. Şaşırtıcı olay örgüsü yoktur. Sinemanın alışılmış anlamda “kahramanları” da yoktur. Fakat film ilerledikçe izleyici, aslında tek bir evin içinde bütün bir toplumun kültürel kodlarının dolaştığını fark etmeye başlar. Yönetmen Lila Avilés’in başarısı tam da burada ortaya çıkıyor. O, Meksika’yı anlatmak için ülkenin siyasal tarihini göstermeye ihtiyaç duymuyor. Bunun yerine tek bir aileyi izlememiz yeterli sanki…

Lila Avilés, çağdaş Meksika sinemasının en özgün yönetmenlerinden biri olarak kabul edilmekte. Tiyatro kökenli olması, onun sinema dilini belirleyen en önemli etkenlerden biri. Oyuncular arasındaki mesafe, beden dili, mekân kullanımı ve sessizlik, Avilés’in sinemasında en az diyaloglar kadar önem taşır. İlk uzun metraj filmi The Chambermaid’de kapalı bir otelin koridorları üzerinden Meksika’daki sınıfsal görünmezliği anlatan yönetmen, Tótem’de bu kez tek bir evi kullanarak aileyi, ölümü ve kültürel belleği araştırmakta.

Filmin senaryosu da Avilés tarafından kaleme alınmış. Bu durum önemli. Çünkü yönetmenin görsel dili ile anlatmak istediği düşünce arasında tam bir bütünlük kurulmasını sağlıyor. Tótem, senaryosu ile görüntüsü arasında neredeyse hiçbir çatlak bulunmayan filmlerden biri. Sözcüklerin anlatmadığını adeta kamera tamamlıyor.

Filmin görüntü yönetmenliğini Diego Tenorio üstlenmiş. Tenorio’nun tercih ettiği sinematografi, günümüz ana akım sinemasının parlak ve kusursuz görüntü estetiğinden bilinçli biçimde uzak duruyor. Doğal ışık kullanımına ağırlık verilmesi, elde kamera hissi uyandıran hareketler ve dar iç mekânların organik biçimde görüntülenmesi, seyircide belgesel izliyormuş duygusu yaratıyor. Ancak bu bir belgesel gerçekçiliği değil. Daha doğru ifadeyle bu, gerçekliğin estetikle yeniden kurulmuş hâli. Kamera karakterleri yargılamıyor; onlara eşlik ediyor.

Filmin ses tasarımı ise başlı başına incelenmesi gereken bir başarı. Günümüz sinemasında müzik çoğu zaman seyircinin ne hissetmesi gerektiğini söyleyen görünmez bir anlatıcıya dönüşür. Tótem bunun tam tersini yapıyor. Filmde müzik son derece ölçülü kullanılıyor. Asıl ses dokusunu evin doğal atmosferi oluşturuyor. Mutfaktan gelen tabak sesleri, uzaktan duyulan çocuk kahkahaları, bahçedeki kuşlar, kapıların açılıp kapanması, insanların aynı anda farklı odalarda konuşmaları… Bütün bunlar, filmin görünmeyen müzik partisyonunu oluşturuyor. Seyirci, bu seslerin içinde yaşamın ritmini duyuyor.

Oyunculuklar da filmin en güçlü yanlarından biri. Sol karakterini canlandıran Naíma Sentíes, olağanüstü doğal performansıyla filmin merkezini oluşturuyor. Çocuk oyuncuların sıkça düştüğü yapaylık tuzağına düşmeyen Sentíes, kameranın önünde rol yapan biri değil, gerçekten yaşayan küçük bir kız izlenimi veriyor. Babayı canlandıran Mateo García Elizondo ise ilginç bir isim. Kendisi yalnızca oyuncu değil, aynı zamanda yazar ve Latin Amerika edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan Gabriel García Márquez’in torunu. Bu biyografik ayrıntı, filmin değerini tek başına artırmasa da Latin Amerika’nın sanat geleneğiyle kurduğu bağı göstermesi açısından dikkat çekici. Oyuncu kadrosunun geri kalanı da profesyonel oyunculuk ile gündelik hayat arasındaki sınırları neredeyse görünmez hâle getiren son derece doğal performanslar sergiliyorlar.

Tótem, dünya prömiyerini 2023 Berlin Uluslararası Film Festivali’nin ana yarışma bölümünde yaptı. Bu, dünya sanat sineması açısından önemli bir göstergedir. Berlin, uzun yıllardır yalnızca estetik açıdan güçlü filmleri değil, aynı zamanda toplumsal ve kültürel derinliği olan eserleri de öne çıkaran festivallerden biridir. Film daha sonra çok sayıda uluslararası festivalde gösterildi, eleştirmenlerden büyük övgü aldı ve Meksika’nın Akademi Ödülleri’nde En İyi Uluslararası Film dalındaki resmî adayı olarak seçildi. Her ne kadar Oscar adaylığına ulaşamamış olsa da yılın en önemli sanat filmleri arasında gösterildi.

Peki Tótem neden bu kadar ses getirdi? Bunun nedeni yalnızca iyi çekilmiş bir aile dramı olması değildir. Film, son yıllarda giderek küreselleşen sinema üretiminin tersine, kendi kültürel köklerine büyük bir sadakat gösterir. Evrensel olabilmek için yerelliğinden vazgeçmez. Tam tersine, ne kadar Meksikalı olursa o kadar evrensel olabileceğini kanıtlar. Çünkü gerçek sanat, kendi toprağına ne kadar derin kök salarsa insanlığın ortak deneyimine de o kadar yaklaşır.

Ancak Tótem’i gerçekten anlamak için filmin anlattığı hikâyeden önce, o hikâyeyi mümkün kılan uygarlığı anlamak gerekir. Çünkü bu ev, yalnızca bugünün Meksika’sına ait değildir. O evin duvarlarında, Maya kentlerinin sessizliği de vardır; Aztek kozmolojisinin ölüm anlayışı da, İspanyol sömürgeciliğinin bıraktığı izler de, Katolikliğin dönüştürdüğü ritüeller de, yerli halkların yüzyıllar boyunca korudukları kültürel hafıza da…

Bir sonraki bölümde kamerayı filmden geçici olarak uzaklaştıracağız ve Meksika’nın yaklaşık üç bin yıllık tarihine bakacağız. Çünkü Tótem’i anlamanın yolu, önce Meksika’nın nasıl Meksika olduğunu anlamaktan geçiyor. Azteklerin ölüm anlayışı ile Katolikliğin ölüm anlayışı nasıl birleşti? Bugünkü Meksikalı kimliği hangi tarihsel katmanlar üzerinde yükseldi? Ve daha da önemlisi, beş yüz yıl önce yaşanan kültürel dönüşümler bugün hâlâ sıradan bir ailenin gündelik yaşamında nasıl varlığını sürdürüyor? İşte bu soruların cevabı, filmin görünmeyen derinliğini de açığa çıkaracaktır.