Bir Film, Bir Ülke – The President’s Cake ve Irak

Abone Ol

The President’s Cake’in geçtiği Irak’ı anlamak için yalnızca filmin geçtiği 1990’lı yıllara bakmak yeterli değildir. Çünkü bu film, belirli bir dönemin hikâyesini anlatırken, arka planda
binlerce yıllık bir coğrafyanın hafızasını da taşır. Bugünkü Irak Cumhuriyeti, sınırları yirminci yüzyılda çizilmiş modern bir devlettir; ancak üzerinde yükseldiği topraklar, insanlık tarihinin en eski uygarlık merkezlerinden biri olan Mezopotamya’nın kalbidir. Dicle ve Fırat nehirleri arasında uzanan bu verimli coğrafya, yaklaşık altı bin yıl önce Sümer kent devletlerinin doğduğu, yazının geliştirildiği, hukukun kurumsallaştığı ve örgütlü devlet fikrinin ilk kez biçim kazandığı yerlerden biridir. Daha sonra Akadlar, Babiller ve Asurlar bu mirası farklı biçimlerde devam ettirdiler. Bu nedenle Irak’ın tarihi, yalnızca modern devletin tarihi değil; insanlık medeniyetinin en eski hafızalarından biridir.


7. yüzyılda İslam’ın bölgeye ulaşmasının ardından Irak yeni bir tarihsel döneme girdi. 750 yılında Abbasilerin iktidara gelmesi ve Halife Mansur’un 762 yılında Bağdat’ı kurmasıyla şehir kısa sürede dünyanın en önemli bilim ve kültür merkezlerinden biri hâline geldi. Beytülhikme’de Yunanca, Süryanice, Farsça ve Sanskritçe eserler Arapçaya çevriliyor; matematikten astronomiye, tıptan felsefeye kadar birçok alanda yeni bilgiler üretiliyordu. Avrupa’nın büyük bölümü Orta Çağ’ın içine kapanmış dünyasını yaşarken Bağdat, farklı dinlerin, etnik toplulukların ve düşünce geleneklerinin bir araya geldiği kozmopolit bir merkezdi. Irak’ın kültürel çeşitliliğinin kökleri de büyük ölçüde bu uzun şehirleşme ve birlikte yaşama geleneğine dayanır.

Bu parlak dönem, 1258 yılında Hülagû komutasındaki Moğol ordularının Bağdat’ı ele geçirmesiyle ağır bir darbe aldı. Şehrin yağmalanması ve Abbasi Halifeliği’nin sona ermesi, yalnızca Irak için değil, İslam dünyasının siyasal ve kültürel tarihi açısından da önemli bir kırılmaydı. Buna rağmen Mezopotamya’nın stratejik önemi hiçbir zaman ortadan kalkmadı. Bölge sonraki yüzyıllarda farklı hanedanların egemenliğine girdi ve nihayet 1534 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın Bağdat’ı fethetmesiyle büyük ölçüde Osmanlı İmparatorluğu’nun parçası hâline geldi.

1534’ten Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar yaklaşık dört yüz yıl süren Osmanlı dönemi, bugünkü Irak’ın idari ve toplumsal yapısının şekillenmesinde belirleyici rol oynadı. Osmanlı yönetimi Irak’ı Bağdat, Basra ve Musul vilayetleri olarak örgütledi. Bu üç bölge yalnızca idarî birimler değildi; aynı zamanda farklı toplumsal dünyaları temsil ediyordu. Musul, Kürtlerin, Türkmenlerin, Arapların, Asurilerin ve Keldanilerin birlikte yaşadığı kuzeyin çok katmanlı yapısını taşıyordu. Bağdat siyasal yönetimin, ticaretin ve şehir kültürünün merkeziydi. Basra ise Körfez üzerinden Hint Okyanusu’na açılan ticaret yollarının en önemli limanlarından biriydi. Osmanlı yönetimi bu çeşitliliği bütünüyle ortadan kaldırmaya çalışmadı; yerel aşiretlerle, dinî otoritelerle ve şehir eşrafıyla kurduğu dengeler üzerinden yönetmeyi tercih etti. Bugün Irak’ta görülen güçlü yerel kimliklerin, aşiret yapılarının ve bölgesel farklılıkların önemli bir bölümü bu tarihsel mirasın devamıdır.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı hâkimiyeti sona erdi. İngiliz ordusunun bölgeyi ele geçirmesinden sonra 1920 yılında İngiliz Mandası kuruldu; 1921’de ise Faysal’ın kral ilan edilmesiyle Irak Krallığı oluşturuldu. 1932 yılında Irak resmen bağımsızlığını kazansa da, yeni devlet tarih boyunca farklı yönlere bakan toplulukları tek bir ulusal kimlik altında birleştirmekte zorlandı. Aslında modern Irak’ın en temel sorunu da burada başladı. Haritada tek bir ülke olarak görünen bu yapı, içeride birbirinden farklı tarihsel hafızalara, dillere, mezheplere ve bölgesel kimliklere sahip toplumların ortak yaşam alanıydı.


Bugünkü Irak nüfusunun çoğunluğunu Şii Araplar oluşturur. Buna karşılık uzun yıllar boyunca devletin askerî ve bürokratik elitleri büyük ölçüde Sünni Arap çevrelerden geldi. Bu durum, özellikle monarşi döneminden başlayarak Baas yönetimine kadar uzanan süreçte siyasal temsil konusunda ciddi gerilimler yarattı. Kuzeyde yaşayan Kürtler ise kendi dillerini, kültürlerini ve tarihsel kimliklerini koruyarak uzun yıllar daha fazla özerklik ve siyasal tanınma talebinde bulundular. Kerkük ve Musul çevresi bu nedenle yalnızca coğrafi bölgeler değil; petrol kaynakları, etnik yapı ve tarihsel aidiyetler nedeniyle Irak siyasetinin en hassas alanlarından biri hâline geldi. Türkmenler özellikle Kerkük, Telafer ve Musul çevresinde önemli bir tarihsel varlık gösterirken; Asuriler, Keldaniler, Süryaniler, Ermeniler, Ezidiler, Şabaklar ve Mandeanlar Irak’ın binlerce yıllık kültürel mozaiğini oluşturan diğer topluluklardır. Irak’ı yalnızca Araplardan oluşan bir ülke gibi görmek, bu tarihsel gerçekliği gözden kaçırmak olur.


1958 yılında General Abdülkerim Kasım öncülüğündeki devrimle monarşi sona erdi. Ardından gelen darbeler, siyasal istikrarsızlık ve ideolojik mücadeleler sonunda 1968’de Baas Partisi iktidarı ele geçirdi. Arap milliyetçiliğini ve güçlü merkezi devleti savunan Baas yönetimi, farklı kimlikleri ortak bir ulusal çerçeve içinde toplamak istedi; ancak bu süreç çoğu zaman baskıcı yöntemlerle yürütüldü. 1979 yılında Saddam Hüseyin’in devlet başkanı olmasıyla birlikte bu merkeziyetçi yapı daha da sertleşti. Devlet yalnızca güvenlik kurumlarıyla değil; eğitim sistemi, okul törenleri, resmî kutlamalar, lider portreleri ve gündelik yaşamın sembolleri üzerinden de toplumun her alanında hissedilir hâle geldi.


1980-1988 yılları arasında süren İran-Irak Savaşı ülkeyi ekonomik ve toplumsal açıdan yıprattı.bHenüz bu savaşın yaraları sarılmadan Irak’ın 1990 yılında Kuveyt’i işgal etmesi, 1991 KörfezbSavaşı’nı ve ardından Birleşmiş Milletler yaptırımlarını beraberinde getirdi. Yaklaşık on iki yıl süren ağır ambargo, Irak toplumunun gündelik hayatını derinden etkiledi. Temel gıda maddeleri karneyle dağıtılıyor, ilaç bulmak zorlaşıyor, orta sınıf hızla yoksullaşıyor ve aileler günlük ihtiyaçlarını karşılayabilmek için olağanüstü çaba harcıyordu. The President’s Cake işte bu tarihsel kesitte geçer.


Ancak Irak’ı yalnızca siyasal çatışmalar üzerinden okumak eksik olur. Bu toplumun en güçlü dayanaklarından biri aile kurumudur. Aile yalnızca akrabalık ilişkisi değil; güvenliğin, ekonomik dayanışmanın ve toplumsal itibarın temelidir. Aşiret yapıları özellikle kırsal bölgelerde ve bazı şehirlerde bugün bile etkisini sürdürür. Devletin zayıfladığı dönemlerde insanlar çoğu zaman önce ailelerine, aşiretlerine ve mahalle dayanışmasına yönelirler. Bu nedenle Irak’ta toplumsal ilişkiler yalnızca hukuk üzerinden değil; karşılıklı güven, onur, söz ve gelenek üzerinden de yürür.

Irak kültüründe misafirperverlik özel bir yere sahiptir. Eve gelen konuğa çay ikram etmek, sofrayı paylaşmak ve misafiri en iyi şekilde ağırlamak yalnızca bir nezaket kuralı değil, aile onurunun da göstergesidir. Kahvehaneler haberlerin, şiirlerin ve siyasetin konuşulduğu sosyal mekânlardır. Şiir ve sözlü anlatı geleneği Irak kültürünün en güçlü damarlarından biridir. Necef ve Kerbela çevresinde gelişen Şii dinî kültürü, Aşura törenleri ve matem geleneği toplumsal hafızayı derinden etkilerken; Sünni gelenek, Kürt kültürü ve kadim Hristiyan topluluklarının mirası da bu çok katmanlı yapının ayrılmaz parçalarıdır. Irak’ın asıl karakteri, bütün bu farklı kimliklerin yüzyıllar boyunca aynı coğrafyada yan yana yaşamış olmasından doğar.


The President’s Cake böylesine uzun ve karmaşık bir tarihsel birikimin içinden yalnızca küçük kesiti seçer. Lamia’nın bir pasta yapmak için çıktığı yolculuk, ilk bakışta basit bir çocuk hikâyesi gibi görünür. Oysa o yolculuğun arkasında Mezopotamya’nın kadim mirası, Osmanlı’dan kalan bölgesel farklılıklar, İngiliz Mandası’nın şekillendirdiği kırılgan devlet
yapısı, etnik ve mezhepsel dengeler, Baas rejiminin merkeziyetçi anlayışı ve ambargo yıllarının yoksulluğu vardır. Film bu büyük tarihi anlatmaz; fakat onun gündelik hayattaki izlerini olağan görünen ayrıntılar içinde görünür kılar.


Bir sonraki bölümde bu tarihsel ve toplumsal çerçeveden filmin sinema diline geçeceğim. Yönetmenin neden bir çocuğun bakış açısını seçtiğini, görsel anlatımın nasıl kurulduğunu, karakterlerin temsil ettiği anlam katmanlarını ve pastanın neden filmin en güçlü sembolüne dönüştüğünü birlikte inceleyeceğiz.