Bir Film, Bir Ülke – Santosh ve Hindistan (3)

Abone Ol

Hindistan, yalnızca dünyanın en kalabalık ülkelerinden biri değil, aynı zamanda insanlık tarihinin en karmaşık kültürel laboratuvarlarından biridir. Binlerce yıl boyunca farklı halkların, dillerin, dinlerin ve yaşam biçimlerinin aynı coğrafyada üst üste birikmesi, bugün başka hiçbir ülkede kolay kolay rastlanmayacak ölçüde zengin bir kültürel mozaik oluşturur. Film, bu büyük çeşitliliği uzun açıklamalarla anlatmaya çalışmaz; onu insanların gündelik davranışlarının içine yerleştirir. Böylece izleyici, Hindistan’ın kültürel antropolojisini bir ders kitabından değil, hayatın içinden öğrenmeye başlar.

Bugünkü Hindistan, tek bir halkın ülkesi değildir. Kuzeyde Hint-Ari kökenli topluluklar, güneyde Dravid halkları, kuzeydoğuda Tibet-Birman kökenli topluluklar, orta bölgelerde ise çok daha eski yerli toplulukların torunları yaşamaktadır. Bunların her biri farklı fiziksel özelliklere, dillere, geleneklere ve tarihsel hafızalara sahiptir. Yüzyıllar boyunca Persler, Yunanlar, Türkler, Afganlar, Moğollar ve İngilizler de bu coğrafyaya kendi kültürel izlerini bırakmıştır. Bu nedenle Hindistan, tek bir ulusal kimlikten çok, ortak bir devlet çatısı altında yaşayan sayısız kültürün birleşimidir. Santosh’ta da insanların kimlikleri yalnızca bireysel özellikleriyle değil, geldikleri toplumsal çevreyle birlikte hissedilir. Film bunu doğrudan söylemez; fakat karakterlerin birbirlerine yaklaşımında bu çeşitliliğin yarattığı görünmez sınırlar sürekli hissedilir.

Bu çeşitlilik en açık biçimde dil dünyasında görülür. Hindistan Anayasası yirmi iki resmî dili tanırken, ülkede konuşulan dil ve lehçelerin sayısı yüzleri bulmaktadır. Hintçe en yaygın dil olsa da Bengalce, Tamilce, Telugu, Marathi, Gujarati, Kannada, Malayalam, Pencapça, Urduca ve daha birçok dil milyonlarca insanın ana dilidir. Dil, Hindistan’da yalnızca iletişim aracı değil, aynı zamanda kimliğin en önemli göstergelerinden biridir. Santosh’un geçtiği kuzey Hindistan atmosferinde kullanılan dil, hitap biçimleri ve resmî konuşmalar bile toplumdaki hiyerarşiyi ve mesafeyi hissettirir. İnsanların birbirlerine hangi kelimelerle seslendikleri, kimi zaman söylediklerinden daha fazla anlam taşır.

Hindistan’ın kültürel dokusunu belirleyen en güçlü unsurlardan biri de dinlerdir. Nüfusun büyük çoğunluğu Hindu olsa da ülke aynı zamanda dünyanın en büyük Müslüman nüfuslarından birine ev sahipliği yapar. Bunun yanında Sihler, Jainler, Budistler, Hristiyanlar, Parsiler ve birçok yerel inanç topluluğu da bu coğrafyanın parçasıdır. Bu dinler yalnızca ibadet biçimlerini değil, bayramları, yemek alışkanlıklarını, aile ilişkilerini, ölüm törenlerini ve gündelik yaşam ritmini de şekillendirir. Hindistan’da din, Batı toplumlarındaki gibi yalnızca bireyin vicdanına ait özel bir alan değildir; toplumsal hayatın hemen her katmanına nüfuz etmiş bir kültürel gerçekliktir.

Bununla birlikte din, Hindistan’da yalnızca birlikte yaşamanın değil, zaman zaman gerilimlerin de kaynağı olmuştur. Özellikle sömürge döneminin ardından güçlenen Hindu ve Müslüman milliyetçilikleri, günümüzde de toplumsal ilişkileri etkilemeye devam etmektedir. Film boyunca bazı kişilerin yalnızca ait oldukları dinî kimlik nedeniyle daha kolay şüpheli hâline gelmesi, toplumdaki görünmez önyargıları sessizce görünür kılar.

Hindistan denildiğinde ise belki de en çok bilinen toplumsal yapı kast sistemidir. Binlerce yıl önce ortaya çıkan bu sistem, insanların doğdukları andan itibaren ait oldukları toplumsal çevreyi, geleneksel mesleklerini ve sosyal statülerini belirleyen katmanlı bir düzen oluşturmuştur. Anayasa kast ayrımcılığını yasaklamış, özellikle Dalitler ve tarihsel olarak dışlanmış topluluklar için pozitif ayrımcılık uygulamaları getirmiştir. Ancak hukuk ile kültürel alışkanlık aynı hızda değişmez. Bugün büyük şehirlerde kastın etkisi geçmişe göre zayıflamış olsa da, özellikle kırsal bölgelerde ve küçük yerleşimlerde toplumsal ilişkiler üzerindeki etkisini hâlâ korumaktadır.

Santosh’un merkezindeki cinayetin bir Dalit genç kıza ait olması bu nedenle tesadüf değildir. Film, kastı uzun konuşmalarla açıklamaz; fakat soruşturmanın ağırlığının, mağdurun ait olduğu toplumsal konumdan bağımsız olmadığını hissettirir. Adalet arayışının önüne çıkan görünmez engellerin önemli bir kısmı da tam burada ortaya çıkar. Yönetmen, cinayeti yalnızca bireysel bir suç olarak değil, toplumsal hiyerarşilerin içine yerleşmiş bir olay olarak ele alır.

Hint toplumunda aile, bireyin kimliğini belirleyen en temel kurumdur. Batı toplumlarında bireysellik ön plandayken, Hindistan’da aile çoğu zaman bireyin önüne geçer. Aynı evde birkaç kuşağın birlikte yaşaması, aile büyüklerinin karar süreçlerindeki ağırlığı ve evliliğin yalnızca iki kişinin değil iki ailenin birlikteliği olarak görülmesi, bu kültürün belirgin özellikleridir. Özellikle kadınların yaşamında aile, ekonomik olduğu kadar ahlaki ve toplumsal bir güvence olarak da işlev görür.

Bu nedenle dul kalmak, yalnızca eşini kaybetmek anlamına gelmez; kadının toplum içindeki yerinin yeniden tanımlanması anlamına da gelir. Santosh’un polis teşkilatına kabul edilmesi, kişisel kariyer tercihinden çok, ölen eşinin bıraktığı boşluğun devlet tarafından doldurulması biçiminde gerçekleşir. Bu ayrıntı bile aile kurumunun ve evlilik ilişkisinin Hindistan’daki kültürel ağırlığını göstermeye yeterlidir.

Toplumsal statü ve onur anlayışı da Hint kültürünün önemli bileşenlerinden biridir. Bir insanın mesleği, ailesi, kastı, ekonomik durumu ve toplumsal itibarı birbirinden kolayca ayrılmaz. Toplum içinde saygınlık kazanmak kadar, saygınlığını kaybetmemek de önemlidir. Bu nedenle birçok olay yalnızca hukuki değil, aynı zamanda toplumsal itibar meselesine dönüşebilir. Film boyunca karakterlerin bazı gerçekleri açıkça söylemekten kaçınmaları ya da olayların üzerinin örtülmeye çalışılması, yalnızca bireysel korkularla açıklanamaz; bunların arkasında toplum içinde “yüz kaybetmeme” düşüncesi de vardır.

Kadın ve erkek rolleri de modernleşmeye rağmen geleneksel yapının izlerini taşımaktadır. Hindistan bugün kadın başbakanlar, bilim insanları, yargıçlar ve polis müdürleri yetiştiren bir ülke olsa da, ataerkil kültür gündelik yaşamda etkisini sürdürmektedir. Kamusal alanda çalışan kadınların bile çoğu zaman erkek meslektaşlarından daha fazla kendilerini kanıtlamak zorunda kalmaları bunun en belirgin örneklerinden biridir. Santosh’un meslek hayatında yaşadığı zorluklar yalnızca polislik mesleğinin değil, erkek egemen toplumsal yapının da sonucudur. Film, kadın kahramanını bir kahramanlaştırma çabasına girmeden, bu yapının içinde ayakta kalmaya çalışan sıradan bir insan olarak resmeder.

Devlet ve polis algısı da Hindistan’ın tarihsel deneyimlerinden beslenir. Yüzyıllar süren imparatorluklar, sömürge yönetimi ve merkezi bürokrasi, devleti toplumun gözünde hem güçlü hem de mesafeli bir otoriteye dönüştürmüştür. Polis, birçok kişi için güven sağlayan bir kurum olmanın yanında korkulan ve mümkün olduğunca uzak durulmaya çalışılan bir güç odağıdır. Santosh’taki polis karakolu tam da bu algının sinemadaki karşılığıdır. Film, polisleri bireysel olarak yargılamaktan çok, onları tarih boyunca oluşmuş kurumsal bir kültürün parçası olarak gösterir. Şiddetin, keyfîliğin ve otoritenin sıradanlaşması da bu kültürün uzantısı olarak karşımıza çıkar.

Film aynı zamanda Hindistan’daki kent-kır ayrımını da ince bir biçimde yansıtır. Mumbai, Delhi ya da Bengaluru gibi küresel metropollerde yaşayan Hindistan ile küçük kentlerin ve kırsal bölgelerin Hindistan’ı aynı değildir. Büyük şehirlerde eğitim, teknoloji ve ekonomik hareketlilik daha belirgin hâle gelirken, küçük yerleşimlerde geleneksel ilişkiler çok daha güçlü biçimde varlığını sürdürmektedir. Santosh’un geçtiği çevre de bu ikinci Hindistan’dır. Burada insanlar birbirlerini tanır, dedikodular hızla yayılır, devlet görevlileri toplum üzerinde daha görünür bir etkiye sahiptir ve toplumsal baskı bireyin davranışlarını büyük şehirlerden çok daha fazla belirler.

Gündelik yaşam kültürü ise bütün bu tarihsel ve toplumsal katmanların en somut biçimde gözlemlendiği alandır. Sokak kenarında içilen çay, kalabalık pazar yerleri, küçük dükkânlar, motosikletler, devlet daireleri, sade evler, dinî semboller ve sürekli hareket hâlindeki insanlar… Hindistan’ın gündelik hayatı, farklı çağların aynı anda yaşandığı hissini verir. Gelenek ile modernlik, teknoloji ile eski alışkanlıklar, resmî hukuk ile sözlü kültür yan yana varlığını sürdürür. Sandhya Suri de tam bu gündelik hayatın içine yerleşerek Hindistan’ı egzotikleştirmeden anlatmayı başarır. Kamerası ne yoksulluğu romantikleştirir ne de ülkeyi yalnızca toplumsal sorunlardan ibaret gösterir. Onun ilgisini çeken şey, bütün bu kültürel katmanların sıradan insanların hayatında nasıl karşılık bulduğudur.

Bu nedenle Santosh, yalnızca bir cinayet soruşturmasını anlatan film değildir. Aynı zamanda binlerce yıllık kültürel birikimin, modern devlet yapısıyla, geleneksel toplumsal ilişkilerle ve bireyin vicdanıyla nasıl iç içe geçtiğini gösteren güçlü bir antropolojik gözlemdir. Film bittikten sonra akılda kalan yalnızca katilin kim olduğu değildir; o cinayetin neden böyle bir toplumda, böyle bir kültürel iklim içinde yaşanabildiği sorusudur. İşte Santosh’u sıradan bir polisiyeden ayıran en önemli özellik de budur.

Bir sonraki bölümde artık filmin sinemasal dünyasına geçeceğim. Sandhya Suri’nin yönetmenlik anlayışını, oyunculukları, görüntü yönetimini, ses ve müzik kullanımını, filmin uluslararası festivallerde gördüğü ilgiyi ve sinema dili açısından neden dikkat çekici bir yapıt olduğunu ayrıntılı biçimde inceleyeceğiz.