Bir Film, Bir Ülke – Meksika (3)

Abone Ol

Bir toplumun gerçek karakteri, çoğu zaman resmî tarih kitaplarında değil; evlerin mutfaklarında, aile sofralarında, cenazelerinde ve çocuklarını yetiştirme biçimlerinde saklıdır. Devletler savaşlarla kurulur, sınırlar antlaşmalarla çizilir; fakat kültür, gündelik hayatın tekrar eden küçük ritüelleri içinde biçimlenir. Bu nedenle bir ülkeyi anlamanın en güvenilir yollarından biri, insanların hastalık karşısında nasıl davrandıklarına, misafirlerini nasıl ağırladıklarına, çocuklarını nasıl büyüttüklerine ve ölülerini nasıl uğurladıklarına bakmaktır. Lila Avilés’in Tótem’i tam da bunu yapar. Film, Meksika’yı ne tarih kitaplarının anlattığı devrimlerle ne de haber bültenlerinin gösterdiği siyasal krizlerle tanıtır. Bunun yerine tek bir evin içine girer ve o evde yaşanan sıradan gibi görünen bir günü izleyerek, bir toplumun kültürel hafızasını görünür hâle getirir.

Meksika toplumu, antropolojik açıdan güçlü aile bağları üzerine kurulmuş toplumların en dikkat çekici örneklerinden biridir. Bu yapı yalnızca akrabalık ilişkilerinden ibaret değildir; aynı zamanda ekonomik, duygusal ve ahlaki bir dayanışma sistemidir. Çocuk yalnızca anne ile babanın değil, büyükannelerin, büyükbabaların, halaların, teyzelerin, amcaların ve kuzenlerin de sorumluluğundadır. Benzer biçimde yaşlılar da yalnızca kendi çocuklarının değil, bütün geniş ailenin ortak sorumluluğu olarak görülür. Bu nedenle Meksika’da aile, modern bireyci toplumlarda olduğu gibi yalnızca aynı evde yaşayan birkaç kişiden oluşan çekirdek bir yapı değildir; kuşakların birbiri ile sürekli temas ettiği canlı bir organizmadır.

Tótem boyunca evin sürekli kalabalık oluşu, insanların birbirlerinin odalarına rahatlıkla girip çıkması, mutfakta aynı anda birçok kişinin çalışması ya da çocukların yetişkinlerin arasında özgürce dolaşması, yalnızca filmin dramatik atmosferini kurmak için seçilmiş ayrıntılar değildir. Bunların her biri Meksika’nın sosyal dokusunun doğal parçalarıdır. Batı Avrupa’nın bireyselleşmiş kent yaşamında mahremiyet çoğu zaman temel değerlerden biri hâline gelirken, Meksika’da birlikte yaşamak ve ortak sorumluluk üstlenmek hâlâ güçlü kültürel değerler arasında yer almaktadır.

Bu aile yapısının merkezinde ise kadınlar bulunur. Film dikkatle izlendiğinde evin görünmeyen düzenleyicilerinin erkekler değil, kadınlar olduğu hemen fark edilir. Yemek hazırlanır, çocuklarla ilgilenilir, hasta gözetilir, misafirler karşılanır, ev düzenlenir ve bütün bunlar çoğunlukla kadınların omuzlarında yükselir. Bu durum yalnızca Meksika’ya özgü değildir; Latin Amerika’nın önemli bölümünde kadın, ailenin duygusal ve kültürel hafızasını taşıyan kişi olarak görülür. Erkek çoğu zaman ekonomik sorumlulukla özdeşleştirilirken, aileyi ayakta tutan görünmez bağları kadın kurar. Tótem bu gerçeği sloganlara başvurmadan, yalnızca gündelik hayatın doğal akışı içinde gösterir.

Filmin belki de en çarpıcı kültürel yönü, ölüm karşısındaki tavrıdır. Modern Batı toplumlarında ölüm giderek hastanelerin, yoğun bakım ünitelerinin ve profesyonel sağlık kurumlarının duvarları arasına çekilmiş görünmez bir olguya dönüşmüştür. İnsanlar ölümü mümkün olduğunca gündelik hayatın dışına iterler. Oysa Meksika kültüründe ölüm, yaşamdan koparılmış yabancı bir gerçeklik değildir. Ölüm, hayatın doğal ritminin devamı olarak görülür. Bunun en bilinen örneği, her yıl kutlanan Ölüler Günü’dür. Bu gelenekte ölmüş aile bireylerinin tamamen kaybolduklarına değil, hatıralar aracılığıyla yaşamaya devam ettiklerine inanılır. Evlerde onlar için sofralar hazırlanır, sevdikleri yiyecekler bırakılır, fotoğrafları çiçeklerle süslenir ve ölüm, korkunun değil hatırlamanın diliyle anılır.

Bu gelenek, Aztek ve diğer yerli uygarlıkların ölüm anlayışı ile Katolikliğin birleşmesinden doğan eşsiz bir kültürel sentezin ürünüdür. Yerli inanç sistemlerinde ölüm, mutlak bir yok oluş anlamına gelmezdi. İnsan, doğanın büyük döngüsünün parçasıydı ve ölüm de bu döngünün doğal aşamalarından biriydi. Katoliklik ise bu anlayışa ahiret, ruhun ölümsüzlüğü ve kutsallık kavramlarını ekledi. Ortaya çıkan kültürel sentez, bugün Meksika’nın ölüm karşısındaki benzersiz tavrını oluşturur.

Tótem’in en büyük başarısı burada ortaya çıkıyor.Film, ölümü dramatize etmiyor. Seyirciyi gözyaşına boğmaya çalışan sahneler kurmuyor. Ölüm, filmin içinde sürekli dolaşıyor ve o evde yaşayan herkes, yaklaşan kaybın farkındadır. Yine de kimse bunu açıkça dile getirmez; fakat herkes ona göre davranır. İşte tam da bu sessizlik, Meksika kültürünün ölüm karşısındaki olgun tavrını yansıtıyor.

Filmde dikkat çeken başka bir unsur da spiritüel uygulamalardır. Bazı karakterlerin nazara, kötü enerjiye ya da görünmeyen ruhsal etkilere karşı çeşitli ritüellere başvurduklarını görürüz. Tütsüler, dualar, sembolik temizleme hareketleri ve çeşitli halk inanışları, filmin önemli ayrıntıları arasında yer alır. Bunlar yalnızca folklorik süslemeler değildir. Meksika toplumunda Katolik inancı ile yerli şamanik geleneklerin iç içe geçmesi sonucunda oluşan zengin halk kültürünün bugüne ulaşmış parçalarıdır. Bu nedenle modern eğitim almış insanlar bile kimi zaman bilimsel tedavinin yanında geleneksel spiritüel uygulamalara da başvurabilmektedir. Film, bu durumu yargılamaz; yalnızca olduğu gibi gösterir.

Çocukların filmdeki konumu da antropolojik açıdan dikkat çekicidir. Modern şehir yaşamında çocuklar çoğu zaman yetişkinlerin acılarından uzak tutulmaya çalışılır. Oysa filmin baş kahramanı Sol, evin içinde olup biten her şeye tanıklık eder. Kimsenin onu bilinçli olarak travmatize ettiği söylenemez; fakat kimse de onu hayatın gerçeklerinden tamamen soyutlamaz. Çünkü Meksika kültüründe çocuklar, yaşamın yalnızca neşeli tarafını değil, acısını da aileyle birlikte öğrenirler. Bu durum, onların duygusal gelişiminin doğal bir parçası olarak kabul edilir.

Filmin merkezindeki Sol karakteri, aslında yalnızca bir çocuk değildir; seyircinin gözüdür. Yönetmen, yetişkinlerin karmaşık duygularını onun sessiz bakışları üzerinden anlamamızı sağlar. Sol’un çoğu zaman hiçbir şey söylemeden çevresini izlemesi, çocukların yetişkinlerden çok daha güçlü bir sezgiye sahip olduklarını hatırlatır. Çocuklar çoğu zaman açıklamaları anlamazlar; ama atmosferi hissederler. Bir evdeki korkuyu, gerginliği, sevgiyi ya da yaklaşan vedayı sözcüklerden önce algılarlar. Film bu psikolojik gerçeği olağanüstü bir doğallıkla anlatır.

Tótem aynı zamanda gündelik hayatın estetiğini de yüceltir. Mutfakta hazırlanan yemekler, bahçedeki bitkiler, evcil hayvanlar, odalar arasında taşınan sandalyeler, süslenen masa ve çocukların oyunları, ilk bakışta önemsiz ayrıntılar gibi görünür. Oysa antropoloji bize kültürün tam da bu küçük ayrıntılar içinde yaşadığını öğretir. İnsanlar kim olduklarını yalnızca söyledikleriyle değil; yemek pişirme biçimleriyle, misafir ağırlama gelenekleriyle, evlerini düzenleme alışkanlıklarıyla ve sevdiklerini uğurlama ritüelleriyle de ifade ederler.

Bu yüzden Tótem’i izledikten sonra akılda kalan ilk şey hastalığın kendisi değildir. Hafızaya kazınan asıl görüntü, aynı evin içinde birbirine tutunmaya çalışan insanların dayanışmasıdır. Film, bize Meksika toplumunun en önemli değerlerinden birini hatırlatır: Acı, tek başına taşınacak bir yük değildir. Acı paylaşılır. Yas paylaşılır. Yemek paylaşılır. Sessizlik bile paylaşılır. Aile olmanın anlamı budur.

Bir sonraki bölümde artık filmin öyküsünün içine gireceğiz. Sol karakterini merkeze alarak Tótem’in dramatik yapısını, karakterlerini, ev metaforunu ve yönetmenin neden bütün hikâyeyi bir çocuğun bakış açısından anlattığını ayrıntılı biçimde inceleyeceğiz. O noktada görülecektir ki Tótem, yalnızca Meksika’yı anlatan bir film değil; çocukluk, fanilik ve insan olmanın kırılganlığı üzerine kurulmuş evrensel bir sinema şiiridir.