Bir Film, Bir Ülke –Io Capitano ve Senegal (2)

Abone Ol

Modern dünyada ülkeleri çoğu zaman haritalar üzerinden tanıyoruz. Sınırları belirlenmiş, bayrağı olan, başkenti belli devletler… Oysa Afrika söz konusu olduğunda bu bakış açısı çoğu zaman yanıltıcıdır. Çünkü bugün harita üzerinde gördüğümüz Senegal Cumhuriyeti, binlerce yıllık tarihsel ve kültürel birikimin son halkasıdır. Seydou ile Moussa’nın yaşadığı ülke de yalnızca 1960 yılında bağımsızlığını kazanmış modern Senegal değildir. Onların yaşadığı toplumun hafızasında, bugünkü devlet sınırlarından çok daha eski uygarlıkların, krallıkların ve kültürel geleneklerin izleri yaşamaya devam eder. Io Capitano’yu gerçekten anlayabilmek için önce bu uzun hafızanın içine girmek gerekir.

Bugünkü Senegal toprakları, tarih boyunca tarihçilerin çoğu zaman “Senegambiya” adını verdiği geniş bir kültürel bölgenin parçasıydı. Bu coğrafya kuzeyde Sahra Çölü, güneyde tropikal ormanlar, doğuda Nijer Havzası ve batıda Atlas Okyanusu arasında uzanıyordu. Bu konum, bölgeyi yalnızca bir geçiş noktası değil, Afrika’nın en önemli ticaret yollarından biri hâline getirdi. Altın, tuz, deri, kumaş ve daha sonra köle ticareti, yüzyıllar boyunca bu yollar üzerinden taşındı. Ticaret yalnızca malları değil, fikirleri, dinleri, dilleri ve kültürleri de beraberinde getirdi.

Sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda bugünkü Senegal’in kuzey kesimleri, Batı Afrika’nın ilk büyük devletlerinden biri olan Ghana İmparatorluğu’nun etki alanı içindeydi. Adı bugünkü Gana Devleti ile karıştırılsa da, tarihsel Ghana İmparatorluğu çok daha kuzeyde yer alıyordu ve Batı Afrika’nın ilk büyük ticaret güçlerinden biriydi. Bu imparatorluğun zenginliği, altın ticaretine dayanıyordu. O dönem Arap coğrafyacılarının yazdıkları metinlerde, Batı Afrika’nın altın zenginliği büyük hayranlıkla anlatılır. Avrupa henüz bu bölgeyi tanımazken, Sahra’yı aşan Müslüman tüccarlar çoktan burada canlı ticaret ağları kurmuştu.Tam da bu dönemde Senegal tarihini derinden etkileyecek ikinci büyük dönüşüm yaşandı; İslam’ın gelişi.

İslam, Batı Afrika’ya büyük ordularla değil, kervanlarla ulaştı. Sahra’yı geçen Berberi ve Arap tüccarlar yalnızca ticaret yapmıyor, aynı zamanda dinî ve kültürel etkileşim de kuruyorlardı. Başlangıçta İslam daha çok yöneticiler ve tüccarlar arasında yayılırken, zamanla yerli halklar tarafından da benimsenmeye başlandı. Ancak bu benimseme hiçbir zaman eski kültürün tamamen terk edilmesi anlamına gelmedi. Batı Afrika’da İslam, yerel geleneklerle iç içe geçerek kendine özgü bir karakter kazandı. Bugün Senegal’i diğer birçok Müslüman toplumdan ayıran en önemli özelliklerden biri de budur.

Dokuzuncu yüzyıldan itibaren tarih sahnesine çıkan Tekrur Krallığı, bugünkü Senegal tarihinin en önemli dönüm noktalarından biridir. Tekrur, İslam’ı resmî olarak benimseyen ilk Batı Afrika devletlerinden biri kabul edilir. Bu gelişme yalnızca dinî bir değişim değildi; aynı zamanda bölgenin ticaret ilişkilerini, eğitim anlayışını ve siyasal örgütlenmesini de değiştirdi. Arapça öğrenilmeye başlandı. Kur’an eğitimi yayıldı. Kuzey Afrika ile kültürel bağlar güçlendi. Ancak bütün bunlar yaşanırken yerli toplumsal yapı da varlığını sürdürdü. İşte Senegal kültürünün en dikkat çekici yönlerinden biri burada ortaya çıkar. Yeni gelen hiçbir unsur, eskisini bütünüyle ortadan kaldırmadı; onunla birlikte yaşamayı öğrendi.

On üçüncü yüzyılın ortalarından itibaren Batı Afrika’nın siyasal dengeleri, yükselen Mali İmparatorluğu ile birlikte köklü biçimde değişti. Kurucusu kabul edilen Sundiata Keita’nın oluşturduğu güçlü devlet yapısı, zamanla Atlas Okyanusu kıyılarından Nijer Havzası’na kadar uzanan geniş bir coğrafyada etkili oldu. Bu imparatorluğun en parlak dönemlerinden biri, tarihin en zengin hükümdarlarından biri kabul edilen Mansa Musa’nın 1312–1337 yılları arasındaki saltanatıydı. Mansa Musa yalnızca sahip olduğu olağanüstü servetle değil, hac yolculuğu sırasında kurduğu uluslararası ilişkiler, desteklediği ilim çevreleri ve teşvik ettiği kültürel faaliyetlerle de Batı Afrika’nın entelektüel gelişiminde belirleyici bir rol oynadı. Onun döneminde özellikle Timbuktu öne çıktı. Timbuktu, bugünkü Mali Cumhuriyeti sınırları içinde, Sahra Çölü’nün güney ucunda ve Nijer Nehri’ne yakın bir konumda bulunan tarihî bir şehirdi. Kuzey Afrika’dan gelen kervan yolları ile Batı Afrika’nın altın, tuz ve köle ticareti güzergâhlarının kesiştiği bu şehir, zamanla yalnızca ticaretin değil, öğrenimin, yazılı kültürün ve İslamî düşüncenin de merkezi hâline geldi. Medreseler, kütüphaneler ve el yazması eserler aracılığıyla Timbuktu, Batı Afrika’nın zihinsel haritasında özel bir yer kazandı. Mali İmparatorluğu’nun nüfuz alanı içinde bulunan bugünkü Senegal’in özellikle doğu kesimleri de bu kültürel ve dinî dönüşümden etkilendi. Ticaret yolları boyunca kurulan eğitim halkaları ve medreseler sayesinde Arapça yazı kültürü yaygınlaştı; Kur’an eğitimi, fıkıh ve diğer İslamî ilimler bölge toplumlarının sosyal ve siyasal hayatında giderek daha görünür hâle geldi. Böylece İslam, yalnızca tüccarların taşıdığı bir inanç olmaktan çıkarak eğitim kurumları, hukuk anlayışı ve yönetim pratikleri aracılığıyla toplumun kurumsal yapısına yerleşmeye başladı.

Ancak Senegal’in kimliğini asıl şekillendiren oluşumlardan biri, on dördüncü yüzyılda ortaya çıkan ve Wolofların kurduğu Jolof İmparatorluğu oldu. Jolof, bugünkü Senegal’in farklı etnik topluluklarını gevşek bir siyasal birlik içinde buluşturmayı başardı. Burada önemli olan nokta, modern ulus-devlet mantığındaki gibi tek bir kimlik yaratılması değildi. Tam tersine, farklı halklar kendi kültürel özelliklerini koruyarak ortak bir siyasal düzen içinde yaşayabiliyorlardı. Bu çoğulcu yapı, bugünkü Senegal toplumunun kültürel çeşitliliğinin tarihsel köklerinden biridir.

Bugün Senegal nüfusunun yaklaşık yüzde kırkını oluşturan Woloflar, bu tarihsel süreçte giderek en etkili topluluk hâline geldiler. Ancak Senegal yalnızca Woloflardan ibaret değildir. Sererler, Fulalar, Mandinkalar, Diolalar, Soninkeler ve başka birçok topluluk yüzyıllardır aynı coğrafyayı paylaşmaktadır. İlginç olan, bu çeşitliliğin büyük ölçüde çatışma yerine kültürel etkileşim üretmiş olmasıdır. Diller farklıdır, gelenekler farklıdır; ama ortak yaşam kültürü güçlüdür. Bugün Dakar sokaklarında yürürken duyulan çok dillilik, aslında yüzyıllardır süren bu kültürel çoğulluğun doğal sonucudur.

Senegal’i Afrika’nın birçok ülkesinden ayıran önemli özelliklerden biri de budur. Kıta genelinde sömürgecilik sonrasında yaşanan etnik çatışmaların önemli bölümü Senegal’de aynı şiddette yaşanmamıştır. Bunun elbette siyasal nedenleri vardır; ancak tarihsel olarak birlikte yaşama kültürünün de bunda önemli payı olduğu kabul edilir.

Bu kültürel yapı, daha sonra Fransız sömürgeciliğiyle yeni bir sınav verecektir. On beşinci yüzyıldan itibaren Atlas Okyanusu kıyılarına ulaşan Portekizliler, ardından Hollandalılar, İngilizler ve nihayet Fransızlar, Batı Afrika kıyılarında ticaret üsleri kurmaya başladılar. Zamanla bu ticaretin en karanlık yüzü ortaya çıktı; Atlantik köle ticareti.

Bugün Dakar açıklarındaki Gorée Adası, Senegal tarihinin olduğu kadar Atlantik köle ticaretinin de en acı sembollerinden biridir. Senegal’in başkenti Dakar’ın hemen karşısında, Atlas Okyanusu üzerinde yer alan bu küçük ada, adını Hollandalıların verdiği ve “iyi demirleme yeri” anlamına gelen “Goede Reede” ifadesinden almıştır. Coğrafi olarak küçük olmasına rağmen tarihsel hafızadaki yeri son derece büyüktür. Avrupa sömürgeciliği döneminde Batı Afrika kıyılarında kurulan köle ticareti ağlarının önemli duraklarından biri hâline gelen ada, köleleştirilen Afrikalıların Amerika kıtasına doğru çıktıkları yolculuğun en güçlü sembollerinden biri olarak hafızalara kazınmıştır. Adada bulunan Köleler Evi’nin içindeki “Dönüşü Olmayan Kapı”, köleleştirilen insanların gemilere bindirilmeden önce geçtikleri son eşik olarak kabul edilir. Bu kapıyı geçen insanların büyük bölümü doğdukları toprakları, ailelerini ve yaşamlarını bir daha hiç görememiştir. Bu nedenle “Dönüşü Olmayan Kapı”, yalnızca Senegal’in değil, bütün insanlık tarihinin sömürgecilik, kölelik ve zorla yerinden edilme hafızasını temsil eden en güçlü simgelerden biri olarak kabul edilmektedir. Günümüzde Gorée Adası, bu ortak tarihsel belleğin sessiz ama etkileyici tanıklarından biri olmayı sürdürmektedir.

İşte tam bu noktada Io Capitano ile tarih arasında şaşırtıcı bir paralellik kurulur. Bir zamanlar Afrikalılar zincirlerle Atlantik’i geçmeye zorlanıyordu; bugün ise binlerce genç, aynı kıtayı bu kez umut uğruna geçmeye çalışıyor. Dün zorla koparılan insanlar vardı; bugün ise gönüllü görünen ama aslında küresel eşitsizliklerin ittiği yolculuklar var. Tarih değişmiştir; fakat Afrika ile Avrupa arasındaki dengesiz ilişki bütünüyle ortadan kalkmamıştır.

On dokuzuncu yüzyılda Fransa, Senegal’i Batı Afrika sömürge sisteminin merkezi hâline getirdi. Fransızca eğitim yaygınlaştı, yeni idari yapılar kuruldu ve modern devlet kurumlarının temelleri atıldı. Ancak sömürgecilik yalnızca kurumlar bırakmadı. Aynı zamanda insanların hayal dünyasını da değiştirdi. Avrupa artık yalnızca uzak bir kıta değil; ilerlemenin, zenginliğin ve modern hayatın sembolü olarak görülmeye başlandı. Bugün Io Capitano’daki gençlerin Avrupa hayalini anlamak için bu tarihsel mirası da görmek gerekir. Çünkü bazen insanlar yalnızca ekonomik nedenlerle değil, yüzyıllardır üretilen kültürel imgelerin etkisiyle de göç ederler.

1960 yılında Senegal bağımsızlığını kazandığında ülkenin ilk cumhurbaşkanı Léopold Sédar Senghor oldu. Senghor yalnızca siyasetçi değildi; aynı zamanda Afrika’nın en önemli şairlerinden ve düşünürlerinden biriydi. Onun savunduğu “Négritude” düşüncesi, Afrikalı olmayı bir eksiklik değil, kültürel bir zenginlik olarak yeniden tanımlamaya çalışıyordu. Senghor’un hayali, Batı’yı taklit eden bir Senegal değil; kendi kültürel kökleri üzerinde yükselen modern bir Senegal’di.

Bugün Senegal hâlâ Afrika’nın en istikrarlı demokrasilerinden biri olarak gösteriliyor. Kültürel üretimi güçlü, müziği dünyaya açılmış, edebiyatı zengin ve toplumsal dayanışması yüksek bir ülke. Buna rağmen özellikle genç nüfus arasında işsizlik, gelir eşitsizliği ve gelecek kaygısı önemli sorunlar olmaya devam ediyor. İşte Io Capitano tam da bu çelişkinin içinden doğuyor. Bir yanda güçlü kültürel kökler, sıcak aile bağları ve zengin bir tarih; diğer yanda daha iyi bir gelecek umuduyla gözünü Avrupa’ya çeviren gençler…

Bir sonraki bölümde artık tarihten gündelik hayata geçeceğim. Senegal’in yalnızca devletini değil, ruhunu anlamaya çalışacağız. Teranga denilen misafirperverlik kültürü nedir? Tasavvuf neden bu toplumun merkezindedir? Mouridilik ve Ticaniyye tarikatları gündelik hayatı nasıl şekillendirir? Griotlar neden yalnızca müzisyen değil, aynı zamanda yaşayan hafızadır? Ve en önemlisi, neden Avrupa’ya gitmek birçok Senegalli genç için yalnızca ekonomik bir hedef değil, aynı zamanda yetişkinliğe geçişin sembolüne dönüşmüştür? Io Capitano’nun gerçek derinliği de işte bu kültürel dünyanın içinde ortaya çıkacaktır.