Bir Film, Bir Ülke – Goodby Julia ve Sudan (4)

Abone Ol

Goodbye Julia, hikâyesini gündelik hayatın akışı içinde anlatan filmlerden biri. Yönetmen Mohamed Kordofani, Sudan’ın siyasal geçmişini uzun diyaloglarla ya da tarihsel açıklamalarla aktarmak yerine, bunu karakterlerin yaşamlarına yerleştiriyor. Aynı şehirde yaşayan, yolları beklenmedik biçimde kesişen iki kadının ilişkisi ilerledikçe, ülkedeki etnik, sınıfsal ve siyasal ayrımlar da yavaş yavaş görünür olmaya başlıyor. Film, bu ayrımları dramatize etmekten çok, insanların birbirlerine nasıl yaklaştıkları, hangi mesafeyi korudukları ve hangi sessizlikleri birlikte taşıdıkları üzerinden hissettiriyor. Böylece kişisel bir hikâye ile toplumsal bir arka plan, birbirini gölgede bırakmadan aynı anlatının içinde ilerliyor.

Filmin merkezindeki Mona ile Julia, ilk bakışta birbirinden tamamen farklı iki kadındır. Biri Kuzey Sudanlı, Müslüman, Arap kimliği içinde yetişmiş ve ekonomik olarak daha ayrıcalıklı bir hayat sürmektedir. Diğeri Güney Sudanlı, Hristiyan kökenli, yoksul ve toplumun görünmeyen ve dışlanmış kesimlerinden birine aittir. Fakat film ilerledikçe yönetmen bu farklılıkları derinleştirmek yerine, onların ortak insanlık hâllerini görünür kılar. Çünkü tarih insanları birbirinden ayırabilir; acı ise çoğu zaman birbirine yaklaştırır.

Filmin dramatik yapısını taşıyan en önemli duygu suçluluktur. Ancak burada söz konusu olan, yalnızca bireysel bir vicdan azabı değildir. Mona’nın taşıdığı yük, aynı zamanda Sudan’ın tarihsel yüküdür. Kuzey ile güney arasındaki uzun eşitsizlik, görünmeyen önyargılar ve yıllarca süren diyalog eksikliği, tek bir karakterin iç dünyasında sembolleşir. Yönetmen hiçbir zaman “Suçlu sensin.” demez. Bunun yerine çok daha zor bir soru sorar: İnsan, farkında olmadan parçası olduğu bir adaletsizliğin sorumluluğunu ne ölçüde taşır?

Bu soru, filmin evrensel gücünü de oluşturur. Çünkü yalnızca Sudan’a ait değildir. Tarih boyunca birçok toplum, geçmişte yaşanan haksızlıklarla yüzleşmek zorunda kalmıştır. Kölelik, sömürgecilik, etnik ayrımcılık ya da sınıfsal eşitsizlik… Bunların hiçbiri yalnızca geçmişte kalmış olaylar değildir. Hepsi, sonraki kuşakların gündelik hayatında görünmez izler bırakır. Goodbye Julia tam da bu nedenle yalnızca Sudan üzerine değildir; hafızasını taşıyan bütün toplumlar üzerine kurulmuş bir filmdir.

Filmin en güçlü metaforlarından biri evdir.İlk bakışta bu ev, varlıklı bir ailenin yaşadığı sıradan bir mekân gibi görünür. Oysa zamanla anlarız ki yönetmenin asıl anlattığı şey ev değil, ülkedir. Aynı çatı altında yaşayan insanlar, aslında uzun yıllar aynı devlet içinde yaşamış farklı toplulukları temsil eder. Evde kurulan her ilişki, Sudan’ın toplumsal yapısındaki görünmeyen gerilimlerin küçük bir yansımasına dönüşür.

Bu nedenle Julia’nın eve gelişi yalnızca yeni bir iş ilişkisi değildir. Aynı zamanda tarih boyunca birbirine mesafeli yaşamış iki dünyanın ilk kez birbirini gerçekten görmeye başlamasının sembolüdür. Film boyunca iki kadın arasındaki güven yavaş yavaş gelişirken, seyirci de şunu fark eder: İnsanlar birbirlerini tanımaya başladıkça, önyargılar sessizce çözülmeye başlar.

Filmin bir başka önemli teması sessizliktir.Hollywood sinemasında karakterler çoğu zaman yaşadıkları her duyguyu uzun konuşmalarla açıklar. Goodbye Julia ise tam tersini yapar. Burada en önemli cümleler söylenmez. Bir bakış, yarım kalan bir hareket ya da uzun bir suskunluk bazen sayfalarca diyalogdan daha fazla anlam taşır. Yönetmen, seyircisine güvenmektedir. Her şeyi açıklamak yerine, eksik bırakmayı tercih eder. Çünkü gerçek hayatta da insanlar en büyük acılarını her zaman kelimelere dökemezler.

Bu sessizlik, Sudan toplumunun tarihsel sessizliğini de çağrıştırır. Yıllarca aynı ülkede yaşayan kuzey ve güney halkları birbirleri hakkında çoğu zaman konuşmuş, ama birbirleriyle yeterince konuşamamıştır. Filmdeki iletişim güçlüğü bu nedenle yalnızca kişisel değildir; tarihsel bir metafora dönüşür.

Goodbye Julia’nın en etkileyici yönlerinden biri de hiçbir karakteri mutlak anlamda iyi ya da kötü olarak sunmamasıdır. Mona kusursuz değildir; Julia da yalnızca mağdur kimliğiyle anlatılmaz. Yönetmen, insanın çelişkilerini korur. Çünkü hayat, ahlaki bakımdan siyah ve beyaz kadar net değildir. İnsanlar çoğu zaman hem doğruyu hem yanlışı aynı anda taşırlar. Büyük sanat eserleri de bu gri alanlarda doğar.

Filmin adı da bu açıdan son derece anlamlıdır.“Goodbye Julia” ilk bakışta yalnızca bir vedayı çağrıştırır. Oysa film ilerledikçe bu vedanın yalnızca Julia’ya söylenmediği anlaşılır. Asıl veda, birlikte yaşama ihtimalini kaybetmeye başlayan eski Sudan’adır. Kuzey ile Güney Sudan’ın siyasal olarak ayrılması, her sahnenin üzerinde yaklaşan kaçınılmaz bir gölge gibi hissedilir. Yönetmen böylece tek bir cümle kurmadan, bir ülkenin dağılmasının insanlar üzerindeki duygusal etkisini görünür kılar.

Goodbye Julia, seyirciye tarih dersi vermez; ama tarihin insanların hayatını nasıl biçimlendirdiğini hissettirir. Siyaseti merkeze koymaz; fakat siyasetin en derin izlerini gündelik hayatın içinde gösterir. Sudan’ın bölünmesini anlatır; ama sonunda bizi insanların bölünmüşlüğü üzerine düşünmeye davet eder.

Bu nedenle Goodbye Julia yalnızca bir ülkenin hikâyesi değildir. Aynı zamanda şu evrensel soruyu soran bir filmdir: Geçmişin yükünü taşıyan insanlar, birbirlerini gerçekten affedebilir mi? Aynı evde, aynı şehirde ya da aynı ülkede yeniden birlikte yaşamayı öğrenebilir mi? Yönetmen kesin cevaplar vermez. Fakat filmin sonunda anlarız ki barış, önce devletlerin imzaladığı anlaşmalarda değil; insanların birbirini yeniden insan olarak görebildiği anlarda başlar.

Bir sonraki ve son bölümde artık bütün bu tarihsel, antropolojik ve sinemasal çözümlemeleri bir araya getireceğim. Goodbye Julia’nın neden yalnızca Sudan üzerine çekilmiş önemli bir film değil, aynı zamanda çağdaş dünya sinemasının en güçlü vicdan anlatılarından biri olduğunu değerlendirecek; filmin neden izlenmesi gerektiğini ve sinemanın bir ülkenin kültürel hafızasını anlamamıza nasıl katkı sunduğunu birlikte tartışacağız.