Bir Film, Bir Ülke –Goodby Julia ve Sudan (2)

Abone Ol

Bir ülkenin bugünkü hâlini anlayabilmek içinharitaya bakmak yeterli değildir. Haritalar bize sınırları gösterir; o sınırların nasıl oluştuğunu göstermez. Oysa tarih, sınırların değil, insanların hikâyesidir. Sudan bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Bugün iç savaşlar, darbeler ve bölünmüşlükle anılan bu ülke, aslında binlerce yıl boyunca Afrika’nın en önemli uygarlıklarından bazılarına ev sahipliği yapmış, farklı kültürlerin ve inançların kesiştiği büyük bir coğrafyanın adıdır. Goodbye Julia’yı anlamak için önce bu uzun tarihsel yolculuğa çıkmak gerekir.

Sudan’ın tarihi, Nil Nehri’nin tarihidir. Dünyanın en uzun nehri olan Nil, yalnızca Mısır’ı değil, bugünkü Sudan topraklarını da şekillendirmiştir. Binlerce yıl önce insanlar Nil’in bereketli kıyılarına yerleşmeye başladılar. Tarım gelişti, köyler kuruldu ve zamanla güçlü krallıklar ortaya çıktı. Antik çağda bu bölge, tarihçilerin “Nubya” adını verdiği büyük uygarlığın merkeziydi. Nubyalılar yalnızca Mısır’ın güney komşuları değildi; dönem dönem Mısır’ı yönetecek kadar güçlü bir siyasal yapı kurmuşlardı.

Özellikle Mısır’ın Yirmi Beşinci Hanedanıdöneminde, Nubya kökenli Kuş kralları Mısır tahtına oturdular. Tarihte “Siyah Firavunlar” olarak da anılan bu hükümdarlar, Nil Vadisi boyunca uzanan geniş bir coğrafyayı yönettiler. Bu dönem, Afrika’nın yalnızca dış müdahalelere maruz kalan bir kıta olmadığını; aynı zamanda büyük devletler ve güçlü uygarlıklar üretebildiğini göstermesi bakımından önemlidir. Bugünkü Sudanlıların tarihsel hafızasında bu eski uygarlıkların izleri hâlâ yaşamaktadır.

Yüzyıllar boyunca Sudan, Afrika’nın iç bölgeleriyle Akdeniz dünyası arasında önemli bir ticaret köprüsü oldu. Nil boyunca ilerleyen ticaret yolları yalnızca altın, fildişi ve değerli taşları taşımıyordu. Düşünceler, dinler, diller ve kültürler de aynı yollar üzerinden yayılıyordu. İşte bu nedenle Sudan tarihi, tek bir halkın tarihi değildir. Başlangıcından itibaren çok kültürlü, çok etnisiteli ve çok dilli bir yapıya sahipti.

Yedinci yüzyıldan itibaren Arapların Mısır’a ulaşmasıyla birlikte Sudan yeni bir tarihsel döneme girdi. Ancak İslam’ın Sudan’da yayılışı, birçok bölgede olduğu gibi büyük fetihlerle gerçekleşmedi. Ticaret yolları, evlilikler, kültürel etkileşim ve uzun yüzyıllara yayılan toplumsal ilişkiler sayesinde İslam yavaş yavaş kuzey bölgelerinde kök salmaya başladı. Bununla birlikte eski Afrika gelenekleri bütünüyle ortadan kalkmadı. Yeni din ile yerel kültür iç içe geçerek kendine özgü bir Sudan kimliği oluşturdu.

Tam da burada gelecekte yaşanacak büyük kırılmanın temelleri atılıyordu. Nil’in kuzey kesimleri zamanla daha yoğun biçimde Arapça konuşan ve İslam kültürü içinde gelişen toplumlara dönüşürken, ülkenin güneyinde yaşayan birçok topluluk kendi Afrika dillerini, geleneklerini ve daha sonra yayılacak Hristiyan inancını korumaya devam etti. Bu farklılaşma yüzyıllar boyunca doğal bir çeşitlilik olarak varlığını sürdürdü; ancak modern devletin kurulmasıyla birlikte siyasal bir soruna dönüşecekti.

On dokuzuncu yüzyıl Sudan tarihi açısından yeni bir dönüm noktasıdır. Önce Osmanlı İmparatorluğu adına hareket eden Mısır Valisi Muhammad Ali Paşa bölgeyi denetimi altına aldı. Ardından İngiliz etkisi giderek arttı. Nihayet 1899 yılında Sudan, fiilen İngiltere ile Mısır’ın ortak yönetimi altında bulunan bir sömürgeye dönüştü. Kâğıt üzerinde iki devlet tarafından yönetiliyor gibi görünse de gerçek siyasal güç büyük ölçüde İngilizlerin elindeydi.

Sömürge yönetimi yalnızca ekonomik kaynakları kontrol etmedi. Toplumu da yeniden biçimlendirdi. En önemli tercihlerinden biri, kuzey ile güney arasında zaten var olan kültürel farklılıkları azaltmaya çalışmak yerine onları daha da belirgin hâle getirmesiydi. İngiliz yönetimi kuzeyde Arapça ve İslam’ın etkisini kabul ederken, güneyde Hristiyan misyoner okullarını destekledi ve iki bölge arasındaki idarî ilişkileri sınırladı. Kısa vadede yönetimi kolaylaştıran bu politika, uzun vadede ortak bir ulusal kimliğin oluşmasını zorlaştırdı.

1956 yılında Sudan bağımsızlığını kazandığında harita üzerinde tek bir devlet vardı; ancak aynı devlet içinde birbirinden oldukça farklı tarihsel deneyimlere sahip toplumlar yaşıyordu. Yeni yönetim, ortak bir Sudan kimliği oluşturmak yerine çoğu zaman kuzey merkezli bir siyasal anlayışı benimsedi. Arapça ve İslam, ulusal kimliğin temel unsurları olarak öne çıkarılırken güneyde yaşayan birçok topluluk kendisini dışlanmış hissetmeye başladı.

İşte bu noktadan sonra Sudan’ın uzun iç savaşları başladı. On yıllar boyunca süren çatışmalar yalnızca siyasal iktidar mücadelesi değildi. Aynı zamanda kimlik, kültür, din ve temsil mücadelesiydi. Bir tarafta kendisini Arap dünyasının parçası olarak gören bir siyasal anlayış; diğer tarafta Afrika kimliğini ve kültürel çeşitliliğini korumaya çalışan milyonlarca insan vardı. Bu çatışmalar yüz binlerce insanın hayatına mal oldu ve milyonlarcasını yerinden etti.

2011 yılında tarihî bir gelişme yaşandı. Yapılan referandumun ardından Güney Sudan bağımsızlığını ilan ederek dünyanın en genç devletlerinden biri hâline geldi. Böylece onlarca yıl süren savaşın ardından Sudan iki ayrı ülkeye bölündü. Fakat siyasal ayrılık, toplumsal hafızayı bir gecede değiştirmedi. Kuzeyde yaşamaya devam eden Güney Sudan kökenli insanlar vardı; güneyde ise kuzeyle akrabalık bağlarını sürdüren aileler… Goodbye Julia tam da bu tarihsel eşikte geçer. Film, ayrılık resmen gerçekleşmeden hemen önceki günlerde yaşanan gerilimleri anlatır. Bu nedenle filmde hissedilen tedirginlik yalnızca karakterlerin kişisel hayatına ait değildir; bütün bir ülkenin yaklaşan kırılmasının habercisidir.

Sudan’ın etnik yapısı da bu hikâyeyi anlamak açısından önemlidir. Ülkede yüzlerce etnik topluluk ve onlarca dil bulunmaktadır. Araplar, Nubyalılar, Bejalar, Fur halkı, Dinkalar, Nuerler, Şilluklar ve daha birçok topluluk yüzyıllardır aynı coğrafyayı paylaşmaktadır. Bu çeşitlilik aslında büyük bir kültürel zenginliktir. Ancak siyasal sistem bu çeşitliliği kapsayıcı bir ortak kimliğe dönüştürmekte çoğu zaman başarısız olmuştur.

Film, bütün bu karmaşık tarihi uzun siyasal konuşmalarla anlatmaz. Bunun yerine, kuzeyli bir kadın ile güneyli bir kadının aynı evde kurmaya çalıştığı ilişkiye odaklanır. Seyirci fark eder ki ülkeler bazen parlamentolarda değil, insanların birbirine duyduğu güven ya da güvensizlik üzerinden bölünür. Tarih kitaplarında okuduğumuz büyük kırılmalar, sonunda sıradan insanların hayatında derin yaralara dönüşür.

Bir sonraki bölümde Sudan’ın tarihinden gündelik hayatına geçeceğim. Aile yapısını, dinin toplum üzerindeki etkisini, Arap ve Afrika kimliklerinin günlük yaşamda nasıl iç içe geçtiğini, müziği, kadınların toplumsal konumunu ve özellikle suçluluk, bağışlama ve birlikte yaşama kültürünü inceleyeceğiz. Çünkü Goodbye Julia’nın gerçek derinliği, yalnızca Sudan’ın siyasal tarihinde değil; Sudan insanının gündelik hayatında saklıdır.