Bir Film, Bir Ülke: Black Tea ve Fildişi Sahili/Çin (4)

Abone Ol

Black Tea’nin kamerasının arkasına geçtiğimizde karşımıza Afrika sinemasının önemli isimlerinden biri çıkıyor: Abderrahmane Sissako. 1961’de Moritanya’nın Kiffa kentinde doğan Sissako’nun çocukluğu ve gençliği Moritanya ile Mali arasında geçti. Sinema eğitimini ise Afrika’dan oldukça uzakta, Sovyetler Birliği’nde aldı. Moskova’daki VGIK’te, dünyanın en eski sinema okullarından biri olan Gerasimov Sinematografi Enstitüsü’nde eğitim gördü. Bu farklı coğrafyaların onun filmlerinde bıraktığı izi görmek zor değil. Sissako’nun sinemasında insanlar çoğu zaman tek bir yere bütünüyle ait değildir; sınırlar aşılır, diller birbirine karışır, kişisel hayatların içinden daha büyük siyasal ve toplumsal meseleler görünür hale gelir.

Bu yaklaşım Black Tea ile başlamadı. 2002 yapımı Heremakono’da Moritanya’nın Nouadhibou kentinde Avrupa’ya geçmenin yolunu arayan insanların arasında dolaşmış, 2006 tarihli Bamako’da Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’nun Afrika üzerindeki politikalarını, bir evin avlusunda kurulan hayali bir mahkemenin önüne çıkarmıştı. 2014 yapımı Timbuktu’da ise Mali’nin kuzeyini ele geçiren cihatçıların gündelik hayat üzerindeki baskısını anlatmıştı. Timbuktu, 2015’te Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar’a aday gösterildi ve Fransa’nın César Ödülleri’nde En İyi Film ve En İyi Yönetmen dâhil yedi ödül kazandı.

Timbuktu’dan Black Tea’ye yaklaşık on yıl var. Sissako bu kez kamerasını Afrika’nın içindeki bir çatışmaya değil, Afrika ile Asya arasındaki karşılaşmaya çeviriyor. Fakat Black Tea fikrinin çıkış noktası Guangzhou’da değil, yönetmenin yıllar önce karşılaştığı bir görüntüde bulunuyor. Sissako, Çin’e yaptığı bir yolculuk sırasında Afrikalı bir kadın ile Çinli bir erkeğin birlikte olduğu bir işletmeyle karşılaşmasından ve bu çiftin onda bıraktığı izlenimden söz ediyor. Daha sonra bu karşılaşma, farklı kültürlerden iki insanın aşkını anlatan bir filmin çekirdeğine dönüşüyor.

Filmin senaryosunda Sissako’nun yanında Kessen Tall da bulunuyor. Ortaya çıkan hikâye ilk tasarlandığı dönemde Black Tea adıyla da başlamamıştı. Proje bir süre The Perfumed Hill adıyla bilindi. Bu ad, filmin çay, koku ve duyular üzerinden kurduğu dünyaya oldukça uygundu. Sonunda seçilen Black Tea ise çok daha kısa, ilk bakışta daha sade fakat filmin ırk, renk ve kültürel karşılaşma katmanlarını da taşıyabilecek bir isim oldu. Bu başlığın neden özellikle seçildiğine beşinci bölümde yeniden döneceğiz.

Aya’yı Fransız-Fildişi Sahilli oyuncu Nina Mélo canlandırıyor. Cai rolünde ise Tayvanlı aktör Chang Han bulunuyor. İki oyuncunun karşısındaki güçlüklerden biri, ilişkinin önemli bölümünün uzun konuşmalar yerine bakışlar, küçük hareketler ve sessizlikler üzerinden kurulması. Aya’nın düğündeki kararlılığı ile Guangzhou’daki daha gözlemci hali arasında belirgin bir fark var. Cai ise daha kapalı bir karakter. Seyirci onun duygularını çoğu zaman söylediklerinden değil, Aya’nın yanında nasıl durduğundan ya da ona nasıl baktığından çıkarmak zorunda kalıyor.

Bu tercih filmin görüntü dünyasını daha önemli hale getiriyor. Black Tea’nin görüntü yönetmeni Aymerick Pilarski. Kamera özellikle Guangzhou gecelerinde gerçekçi bir şehir kaydı tutmakla yetinmiyor. Kırmızı, sarı, yeşil ve mor tonların birbirine karıştığı ışıklar, camlardan ve ıslak yüzeylerden gelen yansımalar, dükkânların ve iç mekânların yarı karanlığı, şehri zaman zaman gerçek bir Guangzhou’dan çok hatırlanan ya da düşlenen bir Guangzhou’ya dönüştürüyor.

Filmin Wong Kar-wai sinemasını akla getirmesi de tesadüf değil. Özellikle In the Mood for Love’ın dar iç mekânları, gece ışıkları, birbirine yaklaşan fakat aralarında sürekli bir mesafe kalan bedenleriyle Black Tea arasında görsel bir akrabalık kurmak mümkün. Sissako aynı filmi yeniden çekmeye çalışmıyor; fakat Doğu Asya sinemasının ışık, renk ve bekleyiş üzerinden aşkı anlatma biçimlerinden yararlanıyor.

Çay sahnelerinde ise kamera şehirden çekilip bedenlere yaklaşıyor. Eller, parmaklar, fincanın kenarı, çay yaprakları, su ve buhar kadrajın önemli parçalarına dönüşüyor. Çayın hazırlanması normalde birkaç dakikada tamamlanabilecek gündelik bir işlemken kamera bu süreyi genişletiyor. Cai’nin Aya’ya bir çay yaprağını nasıl tutacağını göstermesi ya da kokuyu fark etmesini beklemesi, doğrudan erotik bir sahne olmadan tensel bir yakınlık yaratıyor. Film arzuyu çoğu zaman çıplaklıkla değil, dokunmanın hemen öncesindeki mesafeyle kuruyor.

Işık da bu yakınlığın parçası. Aya’nın koyu teni ile Cai’nin daha açık teni aynı kadraja girdiğinde ışığın iki yüzde ve iki elde bıraktığı farklı etkiler özellikle belirginleşiyor. Böylece üçüncü bölümde sözünü ettiğimiz kültürel ve fiziksel farklılık yalnızca senaryoda söylenen bir şey olmaktan çıkıp görüntünün kendisine yerleşiyor.

Fakat burada Black Tea hakkında bilinmesi gereken oldukça ilginç bir ayrıntı var: Filmde Guangzhou olarak gördüğümüz yerlerin önemli bölümü Guangzhou’da çekilmedi.

Sissako başlangıçta filmi Çin’de çekmek istiyordu. Ancak proje Çin makamlarından gerekli çekim iznini alamayınca yapım başka bir coğrafyaya taşındı. Çekimlerin önemli kısmı Tayvan’da, özellikle Kaohsiung’da gerçekleştirildi. Böylece film oldukça tuhaf bir sinemasal katman kazandı: Batı Afrikalı bir kadının Çin’deki hayatını anlatan, Guangzhou’da geçen bir hikâyenin Guangzhou’su başka bir Çin kültür coğrafyasında yeniden kuruldu.

Bu durum filmin bazı görsel tercihlerine de başka türlü bakmayı gerektiriyor. Karşımızdaki Guangzhou bütünüyle belgesel gerçekliği amaçlayan bir kent değil. Sissako ve ekibi bir şehri başka bir şehir içinde yeniden üretmek zorunda kaldılar. Dolayısıyla filmdeki yoğun renklerin, kontrollü sokakların ve zaman zaman gerçeküstüne yaklaşan gece atmosferinin bir kısmı yalnızca estetik tercih olarak değil, yeniden yaratılmış bir mekânın sonucu olarak da okunabilir.

Müzik ise görüntünün önüne geçmek yerine onunla birlikte hareket ediyor. Filmin müziklerinde Armand Amar’ın imzası bulunuyor. Sissako ile daha önce de çalışan Amar, farklı coğrafyaların müzikal unsurlarını aynı yapı içinde kullanabilen bir besteci. Black Tea’de müzik, Afrika ile Çin arasındaki farkı iki ayrı folklor gösterisine dönüştürmüyor. Daha çok karakterlerin duygusal alanına eşlik ediyor; bazı anlarda geri çekiliyor ve şehrin sesi, konuşmalar ya da çay hazırlanırken çıkan küçük sesler öne geçiyor.

Black Tea dünya prömiyerini Şubat 2024’te 74. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde yaptı ve festivalin ana yarışmasına, Altın Ayı için yarışan filmler arasına seçildi. Sissako açısından bu gösterim, Timbuktu’dan yaklaşık on yıl sonra uzun metrajlı kurmacaya dönüş anlamına geliyordu. Ancak Berlin’den ödülle ayrılmadı. Filmin festivalde yarışmış olması ile ödül kazanmış olması birbirine karıştırılmamalı; Black Tea Berlinale’nin ana yarışma seçkisindeydi fakat Altın Ayı ya da ana jüri ödüllerinden birini almadı.

Eleştirmenlerin filme yaklaşımı da tek yönde olmadı. Görüntü dünyasını, Nina Mélo’nun varlığını ve sinemada pek sık karşılaşmadığımız Afrikalı kadın-Çinli erkek ilişkisini ilginç bulanlar olduğu kadar, hikâyenin dramatik yapısını dağınık bulan, karakterlerin psikolojik gelişiminin yeterince derinleşmediğini düşünen eleştirmenler de çıktı. Özellikle Sissako’nun Guangzhou’daki Afrikalıların hayatını zaman zaman fazla romantikleştirdiği ve Çin’de siyahlara yönelik ayrımcılığın daha sert gerçeklerini filmin görsel zarafetinin gerisinde bıraktığı yönünde eleştiriler yapıldı.

Bu eleştiriler filmin ilginç bir çelişkisini ortaya çıkarıyor. Black Tea bir yandan iki kültür arasındaki sınırları göstermek istiyor, diğer yandan bu sınırların aşılabileceği bir dünya hayal ediyor. Gerçek Guangzhou’nun toplumsal gerilimleriyle Sissako’nun Guangzhou’sunun şiirsel geceleri arasında zaman zaman bir mesafe oluşmasının nedeni belki de burada aranabilir.

Fakat filmin neyi eksik bıraktığını tartışırken yaptığı sıra dışı tercihi gözden kaçırmamak gerekiyor. Afrika sineması uzun yıllar boyunca Afrika ile Avrupa arasındaki ilişkinin ağırlığını taşıdı. Bunun tarihsel gerekçeleri açıktı: sömürgecilik, göç, dil ve ekonomik bağımlılık. Sissako ise Black Tea’de kamerayı başka yöne çeviriyor. Paris’in yerine Guangzhou’yu, eski sömürgeci ile sömürgeleştirilen arasındaki ilişkinin yerine, henüz biçimlenmekte olan Afrika-Çin karşılaşmasını koyuyor.

Ve bütün bu büyük coğrafi değişimi filmin başlığı iki kelimeye indiriyor: Black Tea.Neden “Black”? Neden “Tea”? Üstelik bizim İngilizcede “black tea”, Türkçede “siyah çay” dediğimiz içeceğe Çinliler neden “kırmızı çay” diyor? Filmin adı yalnızca Cai’nin mesleğine mi gönderme yapıyor, yoksa Aya’nın ten rengiyle çayın rengini bilinçli biçimde yan yana mı getiriyor? Daha da önemlisi, bütün kusurları ve tartışmalı tercihleriyle Black Tea neden izlenmeye değer?

Beşinci ve son bölümde filmin adının peşine düşerek bu iki kelimenin dilsel ve kültürel geçmişinden başlayıp Black Tea’nin bize bıraktığı sorulara döneceğiz.