Belediyecilikte kalite kaybının en öne çıkan belirtilerinden biri, başkan ve belediye meclis üyeleri transferleri. Bu yerel yönetimlerin demokratik ya da temsil kapasitesini zayıflatmaktadır. Ancak belediyecilikte kalite kaybının diğer önemli bir boyutu daha var. Bir şekilde başkanlık koltuğuna oturanların, derebeyi tavrına bürünmesidir.
Siyasal partiler, demokrasinin vaz geçilmez unsurlarıdır şeklinde bir şablon vardır. Ancak siyasal partiler, demokrasiden çok kolay vaz geçebilmektedir. Sandığa indirgenen bir demokrasicilik oyunu içinde sadece iktidar kavgaları yapılmaktadır. Hem partiler arasında hem de partiler içinde.
Siyasette kalite kaybının çok çeşitli nedenleri var. Bunların bir kısmı siyaset kurumunun yaşadığı dönüşümlerle ilgili. Bir süredir milletvekili veya belediye başkanı olmanın yolu, belli profesyonel grupların elemanı olmak veya mezhepçilik ve bölgecilik ilişkilerini kullanmaktan geçiyor.
Buna neden olan önemli bir gerecek, AKP ve MHP, monarşi ile, CHP ise oligarşi ile yönetiliyor olmasıdır. Bunun sonucu olarak, temsili makamlara atanacak kişilerde aranacak nitelikler, bu özelliklere uygun olmak zorunda kalıyor.
Böyle olunca da siyasetçi tercihinde ideolojik ölçüt ortadan kalkıyor. Daha doğrusu, siyasetçinin düşünceleri ve karakteri, yönetebilme kapasitesi değil, kimlere bağlı olduğu öne çıkıyor. Atamalar buna göre şekilleniyor.
Belediye başkanlığı koltuğuna oturan kişi elde ettiği yetki ve çevresinde oluşan yalaka çemberini, gördüğü itibarı kendi vasfının ürünü sanıyor. Şehir hakkında da her türlü tasarruf hakkını kendinde görüyor. Meclis, ilçe örgütü, sivil toplum, meslek odaları falan hikaye görülüyor bu durumda.
İzmir’de 30 yılı aşmış bir konu, Basmane Çukuru sorunu. Eski Şehirler Arası Garajı taşındıktan sonra boşalan bu alandaki Belediye hissesi, dönemim Belediye Başkanı Burhan Özfatura tarafından satılıyor. Özelleştirme furyasının olduğu dönemde, bu adeta bir yükten kurtulmak olarak görülüyor. Alaturka liberalizm dönemi başlıyor böylece.
Ardından göreve gelen SHP’li Yüksel Çakmur, buna karşı çıkıyor ve hukuki mücadele başlatıyor. Basmane Çukuru’nun Kültürpark ile birlikte kamusal alan olarak korunmasını savunuyor.
Basında yeterince yer aldığı için detayları anlatmadan, sorunu yorumlamaya çalışalım. Şimdi mevcut Başkan Cemil Tuğay, TMSF ile bir niyet protokolü imzalayınca, tartışma tekrar başlıyor. Bu protokolü önce eski Başkan Aziz Kocaoğlu eleştiriyor, belediyenin hakları savunulmadı diye. Ardından devreye sivil toplum, meslek odaları ve eski belediye başkanları da giriyor.
Yüksel Çakmur, İzmir’in hakkını satmayın, o bölgeye şehrin ihtiyacı var diyor. O, bölgedeki arsanın tamamının kamusal alan olmasından yana. Aziz Kocaoğlu, kendi döneminde, Belediyenin payını yüzde 11’den, Yüzde 30’a çıkarıldığını söyleyip, bu payın TMSF veya müteahhitlere satılmasından yana görüş bildiriyor.
Tunç Soyer, tartışmaya cezaevinden katılıyor. Kendi döneminde açılmış davanın kamu lehine sonuç vermesinin beklenmesinden yana olduğu anlaşılıyor. Şimdiki başkanı ağır şekilde eleştiriyor.
Kocaoğlu, belli ölçüde tüccar tavrında, belediyeyi işletme gibi gördüğü için (çoğu siyasetçi böyle görür), mevcut borç yüküne dikkat çekiyor. Ona göre Tunç Soyer döneminde Belediye aşırı personel yüküne sahip oldu, maaş ve borçlarını ödeyemez duruma geldi. Onun için bu arsadan payına düşen kısmı belediye satarak, bütçe sorunlarını azaltabilir.
Kocaoğlu, Belediye bütçesi açısından bakıyor olaya ve arsanın tamamı mahkeme kararı ile Belediyeye geçse bile, önceden burayı satın alanları tazminat hakkı doğacak, dolayısıyla, zaten mali kriz içinde olan Belediye daha da zora girecek ona göre.
İzmir Baro’sunda yapılan basın toplantısında ise hem hukuki hem şehircilik bakımından, şu anda Cemil Tugay’ın imzalama niyetini sakıncalı olduğu ortaya konuyor. Öncelikle mahkeme sürecinde Bilirkişi Raporu, Belediyenin lehine çıkmasına dikkat çekiliyor. Ayrıca tazminattan kurtulmak için, böylesine stratejik bir alandan, belediyenin feragat hakkı bulunmadığı yönünde dile getiriliyor.
Kültürpark Platformu da ısrarla ve inatla, Basmane’de gökdelenler ve yeni AVM’ler istemiyoruz görüşünü dile getiriyor. Bunun hem şehircilik ilkeleri hem de kamu yararı açısından sakıncalarına dikkat çekiliyor.
Cemil Tugay’ın öne çıkardığı anlayış ise, bakın 30 yıldır çözülmemiş, ben çözüyorum şeklinde. Ancak sermaye grupları lehine protokol imzalarsan, çözersin ama sorunu değil. Nitekim hukuken mesafe alınmış mahkemeyi de boşa çıkarmış olursunuz.
Şimdi buraya kadar anlattıklarımızda, gözden kaçan ve üzerinde yeterince tartışılmayan bir boyut var. Aynı partinin eski ve yeni dört belediye başkanı, böylesine önemli bir konuda, aynı görüşte bulunamadığı gibi, birbirlerini ağır şekilde eleştiriyorlar.
Bu partinin bir programı yok mu? Şehircilik anlayışı ve yaklaşımı yok mu? Metinlere bakarsanız var ama her başkan şehri kendi av sahası gibi algıladığı için, programa ve şehircilik ilkelerine bakma ihtiyacı bile duymuyor.
Büyükşehir Belediye Meclisinde pankart açıp, görüş bildirmek isteyen Kültürpark Platformu üyelerine yapılanı gördünüz mü? Zabıta ve diğer görevliler, adeta Boğaziçi öğrencisi görmüş çevik kuvvet üyeleri gibiydi.
Geçen dönemlerde meslek odalarında görev yapan ve şimdi orada bürokrat olanlar ise, başlarını öne eğip, bir an önce şunlar salondan atılsa, ruh halindeydi sanki.