Belediyeciliğin sefaleti-1

Abone Ol

Ne zamandır bu konuda bir yazı dizisi düşünüyordum. Ama bir türlü başlayamadım. Ama belediyeler ile ilgili tartışmaya muhtaç olaylar o kadar çok arttı ki, yazı dizisi değil kitap yazmak gerekecek diye, bir an önce el atayım dedim.

Belediyecilik tartışması hem kamu yönetimi hem de demokrasi açısından çok öneme sahiptir. Hep öyle olmuştur. Ancak epeyce bir süredir belediyecilik, literatürdeki ve yasalardaki tanımlarından epeyce uzak bir pratiğe sahip olmaya başlamış ve genel siyasetin bolca örnekler verdiği gibi, hazine yağması ve nepotizm uygulamalarının alanına dönüşmüştür.

Bu yazı dizisinde vereceğimiz örneklerin çoğu İzmir ve ilçelerinden olacağı için, bu değerlendirmeler, bizim mahallede hoş karşılanacak cinsten olmayacaktır. Bizim mahalle, yani laik ya da seküler mahalle, mahalle anlayışı gereği, karşı mahalle politikacılarının eleştirilmesinden mutlu olur ama kendi partisi veya siyasetçilerinin defolarını görmekten hazzetmez.

Bu İslamcı ve Saraycı mahalle için de geçerlidir. Her mahalle akis odalarında mutludur. Aykırı sesten hoşlanmaz. Şimdi sırası mı der, ama onlar daha çok yapıyor der, kol kırılır yen içinde kalır der…

Ankara eski Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, genel başkanı Tayyip Erdoğan tarafından, başkanlıktan istifa ettirilmişti. İstanbul, Bursa, Balıkesir gibi birçok belediye başkanı ile birlikte. Nedeni hiç açıklanmamıştı. Seçilmiş belediye başkanları niçin durup dururken görevden alınmıştı? Yargılanma yok, soruşturma yok.

Ancak Melih Gökçek hakkında suç iddiası içeren sadece haberler ve makaleler değil, kitaplar yazılmıştı. Bunlar hep belediye olanaklarını kötüye kullanmak, imar planları ve ihalelerle kamuyu zarara uğratmak iddiaları bir türlü soruşturma konusu yapılmamıştı. AKP’nin kurucularından ve eski Meclis Başkanı da kendisi hakkında, Ankara’yı parsel parsel sattı ihbarında bulunmuştu.

Bu nedenle, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, “Gökçek ailesi yargılanmadan bu ülkede hukuktan söz edilemez” demişti. Ancak hukuk o kadar araçsallaştırıldı ki, belediye başkanları ve yöneticileri hakkında tutuklama ve soruşturmalar sadece rakip olarak görülen CHP’liler ile sınırlı kaldı.

Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu olayı, çok çarpıcı bir örnektir. Hem iktidar hem de muhalefet açısından. CHP’li olduğu için, tutuklanma aşamasında AKP rozeti takan Çerçioğlu, tutuklanmaktan/sorgulanmaktan kurtulduğu gibi, bakanlıktan bütçe desteği de aldı. Bu durum iktidar ve hukuk açısından garabet teşkil eden bir örnek.

Ama bu olaya bize başka bir değerlendirme şansı daha veriyor. AKP rozeti takıncaya kadar, Çerçioğlu hakkında yolsuzluk iddialarını dile getiren gazeteciler veya vatandaşlar, bizim mahallede nasıl karşılanıyordu? Pek hoş karşılanmıyordu değil mi? Aynı kitle şimdi Çerçioğlu hakkındaki yolsuzluk iddialarına nasıl bakıyor?

Miting meydanında Çerçioğlu hakkında oldukça kalın üç klasörü sallayan Özgür Özel, bu klasörlerden daha önce haberdar değil miydi? Kılıçdaroğlu hatırına atadık demesi çok da inandırıcı değildi, çünkü Çerçioğlu ile İzmir adaylığının bile görüşüldüğü ve İzmir örgütü ile milletvekillerinin buna karşı çıktığı biliniyor.

Belediyeler, yerel demokrasinin hayata geçirileceği yönetim birimleridir. Merkezi hükümete göre, yerel halkın ve sivil toplumun daha fazla katılım sağlayabileceği organlardır. Tabi işleyişte bundan eser yoktur. Derneklerin kahir ekseriyeti himaye peşinde koşarken, kent konseyleri de belediye başkanının atadığı kişilerle görev yaptığı için, yerel demokrasi işlevinden uzaktırlar.

Yerel demokrasi kurumu olarak tanımlanan belediyelerde en üst organ Belediye Meclisleridir. Ama çok etkisizdir bu organ. Başkan ne derse o kararlar alınır. Meclis üyeleri oylama için gereklidir adeta. Belediye başkanı, genel merkez veya genel başkanları tarafından atanan derebeyleri gibi davranırlar. Başkanlık koltuğuna oturan Belediye Başkanı, demokrasiyi unutup, derebeyi gibi hareket eder. Bu konuda parti ayrımı yapmak olanaksızdır.

Büyük çoğunluğunun rol modeli Erdoğan’dır. Başkan olduktan sonra, parti örgütlerini onlar belirler, kant konseyi yöneticilerini onlar atar ve hatta bazı dernek seçimlerine bile müdahale ederler.

Hazine olanaklarının yağması ve nepotizm üzerine işleyen siyasette liyakat ve demokrasi yer bulamaz. Başkanlığa veya meclise atanan üyelerin vasfı, birinin adamı ya da yakını olmak veya profesyonel bir grubun adayı olmaktan ibarettir.

Liyakatsiz başkan ve meclis üyelerinden demokrasi veya kamu yararını gözetmek beklenemez. Ayrıca onlar kendilerini yerel halkın geçici temsilcisi olarak değil de, kendilerini bu görevlere atayanların temsilcisi gibi görürler. Bunun en somut göstergesi, kendilerini atayanlardan gelen personel ve ihale taleplerine karşı, emir eri gibi davranmalarıdır. Cemil Tuğay’ın, Özel ve Veli Ağbaba’nınkankası bir siyasetçiyi, atamaması gibi istisnalar da var tabi. Ancak bu istatistiki olarak bir oran teşkil etmez.

Ancak siyasi vasıfsızlık göstergesi sadece bunlarla da sınırlı değildir. Son bir yılda seçildiği partiden ayrılıp, AKP’ye geçen belediye başkanı ve meclis üyesi sayısı rekor düzeye çıkmış bulunuyor. Bunların çok büyük bölümünü CHP’liler oluşturuken, bir kısmını Yeniden Refahlılar teşkil etmektedir. Bu hem siyasi yozlaşmanın düzeyini gösteren bir veridir hem de temsili demokrasiyi sakatlayan bir durumdur. Çünkü kendisini seçen seçmeni terk etmekle kalmıyor, meşruiyetini kaybetmiş bir şekilde makam işgal ediyorlar.

Konu çok boyutlu ve örnek o kadar çok ki, Belediyeciliğin Sefaletini anlatmaya devam edeceğiz.