Mutlu aşk vardır. İki insanın birbirini tüketmeden sevebildiği, yaralarını birbirine silah olarak doğrultmadığı bir hayat mümkündür. Geçmişin bütün ağırlığını bugünün omuzlarına yıkmadan, geleceğin ihtimaline bedel ödetmeden sevmenin bir yolu vardır. Derinliğin korkutmadığı, çabanın ürkütmediği, kendini anlatmak için bağırmak zorunda kalmadığın bir hâl…
Gösterişli değildir. Gürültülü hiç değildir. Sessizdir, sakindir. Gerçektir. O yerde savunma çekilir, sertlik biter. Çünkü kalp artık tetikte değildir. Göz göze temas anlam kazanır. Dünya yavaşlar, insan kendine yaklaşır. Her şey olması gerektiği yerdedir. Ne bir eksik ne bir fazla.
Ama biz kalbimiz kırıldı diye çoğu zaman kapıları kilitler, içeri girmesi gerekeni de dışarıda bırakırız. Bir yerden incinip bambaşka bir yerden savunmaya geçeriz. Bizi yaralayanın açtığı yarayı, bize değer verene ödetiriz. Asıl adaletsizlik tam da burada başlar.
Güven zedelendi diye yeni olanı yarım tutmak adil değildir.
Hayat bir tek bize haksızlık yapmıyor. Hepimiz, kahramanı olmadığımız hikâyelerin mağduruyuz; ama bu, kimseyi hikâyenin dışına çıkarmaz. Her hikaye insana temas eder. Çünkü her ilişki, bir öncekinden izler taşır. Hangi yolu seçersek seçelim, o yolun mutlaka bir bedeli ve özgül ağırlığı vardır. Bu yüzden “Tanımadan bağlan, bağlanmadan vazgeç, zorlaşınca çık git” anlayışı masum bir tercih değil, tehlikeli bir kaçıştır. Kaçtığımız her ihtimal de zihnimize kök salar. Gidilen yol kapanmaz; sadece ertelenir.
Bu kaçış hâli, bugünün ilişkilerinde başka bir yüzle karşımıza çıkar. Sevilmekten çok eğlenmek isteyenler, cesaret yerine seçeneklere tutunanlar, en ufak çatlakta gitmeyi erdem sayanlar şunu görmezden gelir: “Bağlanmazsam zarar görmem” ya da “Bu olmazsa yenisi” kolaycılığıyla sırt çevrilen her duygu, insanı biraz daha yalnızlaştırır. Çünkü yarım temaslar kalbi büyütmez. Yüzeysel yakınlıklar insanı iyileştirmez. Ağaç kurdunun tahtayı içten içe kemirmesi gibi, sığ olan her şey de insanı çürütür. Dışarıdan sağlam görünen ama içi boşalan ilişkiler böyledir.
Güven problemi yaşayanlar ise çoğu zaman duygunun sorumluluğundan korkar. Ya sevgiyi sürekli test eder ya da en ufak sarsıntıda vazgeçer. Bağlanma korkusu, önünde sonunda en masum sevgiyi suçlu ilan eder. Oysa sorun sevginin kendisi değil; kalbin, çıkış kapısına hep yakın durmasıdır. Üstelik aşk olmasın diye direnirken şu gerçek de gözden kaçar: Herkes gitmez. Her sevgi yaralamaz. Her yakınlık kayıp değildir. Korumak sandığımız şey bazen boğmaktır. Kendimize de karşımızdakine de haksızlık ederken gerçek sevgiyi boğar ve kapının dışında bırakırız.
Bu haksızlık tek taraflı kalmaz, malesef. Kırık dökük duygularla kurulan cümleler, iyileşmeden çıkılan yolculuklar, verilen kararlar başkasına da taşar. İnsan bazen karşısına çıkan en doğru kişiyi, en yanlış hâliyle karşılar. Değerli olan her şey, sıradan bir gösterinin parçasıymış gibi harcanır. Mücadele etmek, eskimiş bir kelimeymiş gibi dilden düşer.
Oysa cesaret, yeniden inanmayı seçmektir. Mutlu aşk, bu tercihi her gün yeniden ve doğru yerden yapabilmektir. Kimsenin görmediği anlarda, kimse alkışlamazken verilen kararlardır bunlar. Büyük laflardan çok, küçük ve dürüst seçimlerdir. İnişlerin, kırılmaların, tereddütlerin içinden birlikte geçebilmektir.
Çünkü mutlu aşk hiç kırılmamak değildir. Kötü günleri inkâr etmek değildir. Her şeye rağmen birbirini bırakmamayı seçebilmektir. Kalbin kırılır ama kaçmazsın; güvenin sarsılır ama konuşursun; şüphe duyarsın ama suçlamazsın; umut azalır ama vazgeçmezsin.
Hayat, bir gökkuşağıdır. Yaşamak, tüm duyguların ve tüm hâllerin yan yana durabildiği rengarenk bir bütündür. Kimse bu bütünün dışında değildir. Bu yüzden, tüm ihtimallerine ve kırılganlığına rağmen şunu söylemekten hiç vazgeçmemek gerekir: Mutlu aşk vardır.
O kaçmayı değil kalıp mücadele etmeyi seçenlerin, susmak yerine konuşanların ve korkuya rağmen cesaret edenlerin hikâyesidir.