Türkiye’nin gündemi Özgür Özel’in kurduğu YENİ Parti… Yazar Ali Sabuktay, YENİ Parti’nin genel başkanı Özgür Özel’in dün katıldığı bir TV yayınında partinin kuruluş süreci, dayanacağı siyasal zemin ve partinin politik konumlanışına ilişkin olarak Özel’in açıklamalarını analiz etti.
Sabuktay, YENİ Parti’nin kendisini hangi siyasal hikâye üzerinden meşrulaştırdığı, topluma nasıl bir temsil iddiası sunduğu ve iktidar arayışını hangi kavramlarla temellendirdiği üzerine yaptığı analizde Yeni Parti’yi klasik anlamda "kopuş" hikâyesi olarak okumak yerine, temsil kapasitesini genişletme iddiası üzerinden değerlendiriyor.
Güncel önemi sebebiyle Ali Sabuktay’ın yazısını okuyucularımıza aktarıyoruz:
“Yeni parti kuran siyasetçiler genellikle eski partinin taşıyamadığı yüklerden, tükenen siyasal dilden ya da yeni kadrolardan söz eder. Bu hikâyelerin merkezinde çoğu zaman bir kopuş anlatısı vardır. Özgür Özel'in dün akşamki Halk TV söyleşisi ise bambaşka bir yerden başlıyor. Söyleşinin merkezinde ne parti programı var ne örgütlenme modeli ne de kadro tartışması. Daha ilk dakikalardan itibaren tek bir soruya dönüyor: Bu partinin kuruluş kararını kim verdi?
Özel'in cevabı açık. Kararı veren kendisi ve arkadaşları değil. Söyleşi boyunca aynı düşünceyi farklı cümlelerle tekrar ediyor: "Milletin bu yeni partiyi bize kurdurmasını...", "Milletin talebi, milletin tazyikiyle yeni partiyi kurduk", "Kur partiyi diyor, arkandayız diyor." Bunlar yalnızca vurguyu artıran retorik tekrarlar değil; söyleşinin siyasal mantığını kuran ana eksen.
Türkiye siyasetinde yeni partiler çoğu zaman kişisel liderlik hesaplarının, örgüt içi çatışmaların ya da iktidar mücadelelerinin ürünü olarak görülür. Böyle bir algı, yeni hareketi daha ilk günden savunma pozisyonuna iter. Özel ise bu çerçeveyi tersine çevirmeye çalışıyor. Kendini karar alan siyasetçi olarak değil, toplumsal talebin muhatabı olarak konumluyor. Yeni partiyi kuran iradenin liderlik değil, toplumsal irade olduğunu anlatıyor.
Bu yüzden söyleşide yalnızca "millet" kelimesinin sıklığı değil, cümlelerin öznesi de dikkat çekiyor. "Biz kurduk" demek yerine "millet istedi", "millet zorladı", "millet kurdurdu", "millet çağırdı" ifadelerini tercih ediyor. Böylece siyasal özne liderden topluma kayıyor. Parti kurmak kişisel bir tercih olmaktan çıkıyor; toplumsal bir zorunluluğun siyasal biçime dönüşmesi olarak sunuluyor. Söyleşinin meşruiyet zemini de tam burada kuruluyor.
Fakat burada daha iddialı bir önerme var. Özel yalnızca yeni partiyi meşrulaştırmaya çalışmıyor; temsil ilişkisini de yeniden tanımlıyor. Demokratik siyasette temsil, yalnızca seçim kazanmak ya da örgüt kurmak değildir. Toplumun kendi iradesini siyasal alanda tanıyabilmesidir. Bu nedenle söyleşide "millet" sözcüğü meşruiyetin tek kaynağı olarak öne çıkıyor. Yeni partinin haklılığı, kurucular kurulundan ya da teknik kuruluş sürecinden değil, toplumun onu gerekli gördüğü iddiasından besleniyor.
Bu çerçeve söyleşinin ilerleyen bölümlerinde daha da belirginleşiyor. Özel, CHP'den ayrılışı yeni bir siyasal hatta geçiş olarak anlatmıyor. Tam tersine, "Kurulan yeni partinin meselelere bakış açısından bizim yönetim anlayışımızdan bir farkı yok" diyor; ardından da "Sokakta, siyasette değişen bir şey yok" ifadesini ekliyor.
İlk bakışta bu iki cümle yalnızca süreklilik vurgusu gibi okunabilir. Oysa söyleşinin bütünü düşünüldüğünde başka bir anlam kazanıyor. Özel, eski siyasetin tekrarını savunmuyor. Mücadelenin aynı kaldığını söylerken, onu taşıyacak siyasal aracın değişmesi gerektiğini ileri sürüyor. Çünkü sorunun ilkelerde değil, o ilkelerin ulaşabildiği toplumsal sınırda olduğunu düşünüyor. Böylece söyleşinin temel sorusu da değişiyor. Artık mesele "Neden yeni parti?" değil; aynı siyasetin daha geniş bir toplumsal temsile nasıl kavuşacağıdır.
Figüran mı, özne mi?
Özgür Özel'in üzerinde en fazla durduğu başlıklardan biri, ilk bakışta küçük bir polemik gibi görünen "figüran" tartışmasıydı. Bu soruya "Orada bir kurgu varsa bunu ortaya çıkarmak gazetecilik başarısıdır" diye cevap verdikten sonra tartışmayı bambaşka bir düzleme taşıyor: "Siyaset halkın sesi için yapılır. Halk siyaset için bir malzeme, bir dolgu malzemesi, bir dekor değildir."
Bu cümleler söyleşinin en güçlü siyasal önermelerinden birini oluşturuyor. Artık eleştirilen şey yalnızca bir organizasyon hatası değil; temsil anlayışının kendisi. Halkın siyasal özne olmaktan çıkıp siyasetin dekoruna dönüşmesi eleştiriliyor. Mesele liderin samimiyeti değil, siyasetin toplumla kurduğu ilişkinin gerçekliği.
Bu düşünce söyleşinin ilerleyen bölümlerinde farklı örneklerle yeniden kuruluyor. "Taşıma kalabalık" eleştirisi meydanların büyüklüğüne değil, o kalabalığın nasıl oluştuğuna yöneliyor. "Milletin gönlünde olmayan kalabalıkların hükmü yoktur" derken sayısal üstünlüğü değil, toplumsal rızayı esas alıyor. Ardından gelen "Siyaset milletle yapılır" cümlesi de aynı mantığın devamı.
Toplumu anlatırken teorik kavramlara değil, gündelik hayatın içinden örneklere başvuruyor. Çay üreticileri, fıstık üreticileri, taksiciler, emekliler... Söyleşide "halk" soyut bir kitle değil; belirli sorunları olan somut insanlardan oluşuyor. Temsil iddiasını da ancak temsil edilenlerin görünürlüğü üzerinden anlamlandırıyor.
Sokak, Özel'in anlatısında siyasetin doğrulandığı yer. "Sokaklardan kaçamayız, meydanlardan kaçamayız" derken savunduğu şey yalnızca protesto hakkı değil; temsilin kaynağı. Çünkü ona göre siyaset toplum adına değil, toplumun içinde yapılmalı.
Bu yüzden söyleşinin ikinci ekseni yalnızca "sahici siyaset" çağrısı değil. Asıl iddia, temsil ilişkisinin yeniden kurulması. Halkın alkışlayan bir kalabalık değil, siyasetin kurucu öznesi olduğu bir temsil anlayışı öneriliyor.
Cam tavanı kırmak: Değişerek süreklilik
Söyleşinin dikkat çekici yanlarından biri, Özgür Özel'in aynı anda iki farklı kaygıyı gidermeye çalışması. Bir yandan kendi siyasal tabanına "Mücadele değişmiyor" güvencesi verirken, öte yandan CHP'ye hiç yaklaşmamış seçmenlere "Bu yapı sizi de içine alabilir" mesajı gönderiyor. Böylece kurduğu denge, kopuş ile süreklilik arasında değil; süreklilik ile genişleme arasında şekilleniyor.
Bu yaklaşım en açık biçimde "cam tavan" tartışmasında görülüyor. Özel'e göre sorun CHP'nin temel ilkeleri değil. Sorun, bu ilkelerin belirli bir toplumsal eşiğin ötesine geçememesi. Parti kimliği, tarihsel bagajı ve yerleşmiş algıları nedeniyle temsil alanı genişleyemiyor. Yeni Parti ise aynı siyasal hattı daha geniş bir toplumsal zemine taşıyacak araç olarak tarif ediliyor.
Bu nedenle "Kurulan yeni partinin meselelere bakış açısından bizim yönetim anlayışımızdan bir farkı yok" dedikten sonra, neden yeni bir partiye ihtiyaç duyulduğunu uzun uzun anlatıyor. İlkeler değişmiyor; değişen, o ilkelerin ulaşabileceği toplumsal çevreyi genişletecek siyasal araç. Bu, eskiyi tekrar etmek değil; eskiyi daha kapsayıcı hâle getirme iddiası.
"Sokakta bunu duyduk", "Kur partiyi diyorlar", "Bu cam tavanı böyle aşamazsınız diyorlar" sözleriyle kararın kaynağını yine topluma yerleştiriyor. Böylece yeni parti, liderin tasarladığı bir proje olmaktan çıkıyor; dinlenmiş ve karşılık verilmiş bir toplumsal talebin siyasal ifadesi hâline geliyor.
Özel geçmişi reddetmeden genişlemeyi öneriyor. Eski seçmene "İlkeleriniz aynı kalacak" derken, CHP ile arasına mesafe koymuş seçmene de "Artık bu hikâyenin parçası olabilirsiniz" çağrısı yapıyor. Yeni partiyi ideolojik bir yenilikten çok, temsil kapasitesini büyütecek bir siyasal araç olarak tanımlıyor.
Bu söylemin kendi içinde belirgin bir tutarlılığı var. Yazının başından beri birbirinden bağımsız görünen bütün başlıklar aynı noktada birleşiyor. "Halk dekor değildir" temsil anlayışını açıklıyor. "Sokaklardan kaçamayız" siyasetin kurulacağı zemini gösteriyor. "Cam tavan" mevcut temsilin sınırını tarif ediyor. "Millet istedi" ise yeni siyasal aracın meşruiyetini kuruyor. Farklı bölümlere dağılmış gibi görünen bu ifadeler, aslında tek bir siyasal anlatının parçaları.
Bu anlatı aynı zamanda belirli bir liderlik anlayışına da işaret ediyor. Lider, yönü tek başına belirleyen kişi değil; toplumdaki değişimi okuyabilen ve onu siyasal biçime dönüştürebilen aktör olarak tanımlanıyor. Söyleşinin meşruiyet zinciri de bu mantıkla ilerliyor. Önce toplum konuşuyor, sonra siyaset cevap veriyor. Önce sokak değişiyor, ardından örgüt değişiyor. Liderlik, irade üretmekten çok, ortaya çıkan iradeyi temsil etme iddiasına dayanıyor.
Bütün bu anlatı tek bir hedefte birleşiyor: İktidar olmak. Özel, yeni partiyi yalnızca yeni bir siyasal seçenek olarak değil, iktidar olabilecek toplumsal çoğunluğu kurmanın aracı olarak anlatıyor. "Yeni Partimizin temel motivasyonu iktidar olmaktır, iktidar olacağız ki herkesi kurtaracağız" derken, iktidarı yalnızca makam değişikliği olarak değil, Türkiye'nin temel sorunlarını çözebilmenin ön şartı olarak görüyor. Muhalefette kalmanın erdemini değil, iktidar olmanın zorunluluğunu savunuyor.
Bu noktada söyleşinin dikkat çekici ayrımlarından biri de partinin kuruluş biçiminde ortaya çıkıyor. "Teknik kuruluşumuzu milletvekillerimiz ile yaptık" dedikten sonra, "Siyasi kuruluş Ağustos veya Ekim ayında yapmayı planladığımız kurultayla gerçekleşecek" diyor. Böylece hukuki kuruluş ile siyasal kuruluş bilinçli biçimde birbirinden ayrılıyor. Hukuken kurulmuş bir parti var; fakat siyasal anlamdaki kuruluşun tamamlanacağı yer kurultay ve onun etrafında oluşacak toplumsal katılım.
Aslında bu ayrım, yazının başından beri kurulan anlatının mantıksal sonucu. Eğer yeni parti gerçekten "milletin talebiyle" doğmuşsa, milletvekillerinin yaptığı işlem yalnızca hukuki bir zorunluluk. Partiyi siyasal anlamda kuracak olan ise toplumun onu sahiplenmesi. Nitekim Özel seçim başarısını da aynı mantık içinde tarif ediyor. "%40'ların üzerine çıkacağını görüyorum" derken bunu kesin bir kehanet olarak sunmuyor; "kendini doğru anlatırsa", "milletin beklentilerini doğru karşılarsa", "halk da onu sahiplenmesini sürdürürse" diyerek başarıyı toplumsal ilişkinin devamına bağlıyor.
Bu nedenle söyleşinin merkezindeki asıl iddia, daha geniş bir toplumsal çoğunluğun kurulabileceği. İktidar hedefi de burada anlam kazanıyor. Toplum adına konuştuğunu söyleyen bir hareket, bunu ancak toplumun çoğunluğunu ikna edebildiği ölçüde kanıtlayabilir. Söyleşinin başından sonuna kadar kurulan retorik de sonunda bu siyasal sınavın eşiğine geliyor.
Ali Sabuktay”