Politika

Ali Sabuktay yazdı… Yeni parti: Bir çıkış planı mı, siyasal yeniden kuruluş mu?

Abone Ol

Siyasal iletişimci Ali Sabuktay, mutlak butlan kararı sonrası Özgür Özel liderliğinde CHP’de yaşanan kopuş süreci, kopuşun toplumsal karşılığı ve sokağın yeni parti ile ilişki boyutu üzerine dikkat çeken bir makale kaleme aldı.

Sabuktay’ın yazısında Özel liderliğinde konuşulan yeni siyasi hareketin ortaya çıkış nedenleri, yeni partinin toplumsal karşılığı, örgütsel kapasitesi, olası riskler ve yeni partinin yeni bir siyaset anlayışını beraberinde getirip getirmeyeceği konularını çok yönlü olarak birlikte değerlendiriyor.

Türk siyasetinin son yıllardaki en kritik eşiklerinden birine yaklaşıldığı süreçte, tartışmalara katkı sunmak adına, Ali Sabuktay’ın düşüncelerini aktarıyoruz:

Bugün Türkiye’de seçim kazanmak kadar, seçimin ve sandığın anlamını korumak da siyasetin temel meselesi haline geldi. Son yıllarda tırmanan siyasal gerilim, tekil olaylarla açıklanabilecek aşamayı çoktan geçti. Belediye başkanlarına yönelik soruşturmalar, kayyum uygulamaları ve CHP’nin iç işleyişine müdahale eden yargı süreçleri, aynı otoriter iklimin birbirini tamamlayan parçaları. Tartışma ise artık iktidarın hamlelerinden ziyade, siyasal rekabetin asgari kurallarının bile tasfiye edilmesiyle ilgili.

Toplumun gündelik hayatını kuşatan asıl baskı ekonomide hissediliyor. Ücretlerin erimesi, barınma krizi ve kamusal hizmetlerdeki çöküş milyonların yaşamını doğrudan sarsıyor. Üstelik bu gelir kaybı; adaletsizlik ve liyakatsizlik hissiyle birleşerek derin bir toplumsal kırılganlık yaratıyor. İnsanlar sadece yoksullaşmıyor; emeklerinin, eğitimlerinin ve yıllar içinde kurdukları hayatın değersizleştirildiğini, toplum içindeki saygınlıklarının eridiğini de görüyor.

Bu tabloya bir de temsil krizi eşlik ediyor. Seçmen iradesini baypas eden seçim iptalleri, kayyumlar ve transferler sandığın tek başına siyasal iradeyi korumaya yetmediği fikrini doğuruyor.

İktidar, yargısal süreçlerin hukuki olduğuna toplumu ikna edemediği gibi zaten böyle bir ihtiyaç da duymuyor. Burada dikkat çekici nokta, ekonomik krizin derinleştikçe gündelik hayata dair öfkenin büyümesi ve buna karşılık seçmen iradesine yönelik müdahalelerin giderek kanıksanması. Her yeni müdahale, tepki çekse de, bir öncekinden büyük bir toplumsal dalga yaratmıyor. Oysa siyasal hareketlerin gerçek gücünü, insanların ne düşündüğünden ziyade, ne kadar sorumluluk almaya hazır oldukları belirler.

Muhalefetin geleneksel siyaset tarzının da bu durağanlıkta payı büyük. Değişimin tek adresi olarak yıllarca yalnızca seçimler gösterildi. “Hesabı sandıkta soracağız” söylemi, zamanla seçimler arasındaki dönemi pasif bir bekleyişe dönüştürdü. Haksızlıklar karşısında biriken öfke ve siyasal enerji, sürekli bir sonraki seçime ertelendi. Böylece seçmen, siyasetin kurucu öznesi olmaktan çıkıp sadece sandık günü hatırlanan bir aktöre dönüştürüldü. Bugün daha dinamik bir toplumsal katılım beklense de yılların getirdiği bu alışkanlığı kısa sürede kırmanın kolay olmadığı aşikâr.

Özgür Özel öncülüğünde kurulacağı konuşulan yeni parti işte bu atmosferde gündeme geliyor. Bu girişimin gördüğü ilgi, sadece yeni bir siyasi oluşumun heyecanından ibaret değil. Pek çok seçmen için mesele, kurultayda ortaya çıkan ve ilk seçimlerde topluma umut veren siyasal meşruiyetin korunup korunmayacağı. Kamuoyu araştırmalarında görülen yüksek destek, nihayete ermiş bir siyasal projeye verilen kesin onaydan ziyade, seçilmiş iradeye yönelik bir sahiplenme refleksi. Seçmen bugün sadece olası bir partiyi değil, bir meşruiyet iddiasını ve gelecek umudunu da oyluyor.

Bu durum yeni girişime önemli bir psikolojik üstünlük sağlıyor, ancak bunun kalıcı bir siyasal güce dönüşmesi kendiliğinden olmayacak. Asıl belirleyici eşik, toplumda biriken amorf huzursuzluğu ortak bir gelecek vizyonuna tahvil edebilmek olarak tanımlanabilir. Çünkü çözüm yeni bir parti kurmanın ötesinde, Türkiye’deki derin temsil krizi için ezber bozan cevaplar üretebilmekten geçiyor.

Sokaklardaki kalabalık ne istiyor?

Özgür Özel’in son aylardaki il ve ilçe gezilerinde meydanları dolduran kitlelere bakıldığında, sıradan bir lider ilgisinin ötesinde bir tablo göze çarpıyor. Coşkunun kaynağı popüler bir siyasetçiye duyulan sempatiden çok daha fazlası: Uzun süredir eksikliği hissedilen bir sahiplenilme ve yeniden söz sahibi olma arzusu.

2023 seçimlerinin ardından muhalif seçmende yalnızca bir seçim yenilgisinin değil, temsil ilişkisinin de sarsıldığı duygusu oluştu. CHP'deki yönetim değişikliği ise bu kırılmayı önemli ölçüde onaran yeni bir başlangıç olarak görüldü. Bu nedenle Kemal Kılıçdaroğlu'nun yeniden genel başkanlık için harekete geçmesi, birçok seçmen tarafından eski bir liderin geri dönüş girişiminden çok, sandıkta ve kurultayda ortaya çıkan değişim iradesini iktidar lehine tersine çevirme çabası olarak algılanıyor. Tepkinin klasik parti içi rekabetin sınırlarını aşmasının nedeni de burada yatıyor.

Özel’e yönelen destek, kopma noktasına gelen temsil ilişkisinin yeniden kurulabileceğine dair bir kredi olarak okunmalı. Liderin hitabeti, enerjisi ve kurduğu doğrudan temas kuşkusuz önemli; ancak kalabalıkları meydanlara getiren asıl unsur kişisel hayranlık değil, kendi itiraz ve umutlarının Özel’in şahsında görünürlük kazanması.

Bu enerji güçlü ve fakat henüz kurumsallaşmadığından bir o kadar da kırılgan. Bugün meydanların nabzını tutmak ne kadar kolaysa bu ilişkiyi seçim dönemlerinin ötesine taşıyacak organik bir bağ kurmak da bir o kadar zor. Başarıldığı takdirde meydanlardaki ilgi kalıcı bir siyasal dalgaya dönüşür; aksi hâlde bu toplumsal enerji gündelik siyasetin dehlizlerinde sönümlenip gider.

Yeni partinin stratejik bilançosu

Yeni partinin potansiyelini sadece bugünkü kamuoyu araştırmalarındaki oy oranları üzerinden okumak eksik bir yaklaşım. Asıl mesele CHP’nin siyasal ağırlığını oluşturan Meclis grubunun, örgütün, yerel yönetimlerin ve tarihsel seçmen aidiyetinin ne kadarının bu yeni çatı altında toplanabileceği. Hareketin gerçek gücü, başlangıçtaki o kurucu meşruiyeti sürdürülebilir bir kurumsal kapasiteye tahvil edip edemeyeceğiyle ölçülecek.

Üstelik bu hareketi, geçmişte CHP’den ayrılanların kurdukları partilerle aynı kategoriye yerleştirmek de yanıltıcı. Önceki ayrışmalar parti içi koltuk rekabetinin veya liderlik mücadelesinin birer ürünüydü. Bugün tartışılan olası yeni parti ise kendisini bir hizbin devamı olarak değil, kurultayda seçilmiş yönetimin ve onun temsil ettiği siyasal iradenin yeni bir tüzel kişilik altında sürdürülmesi iddiasıyla tanımlıyor. Haliyle tartışmanın ekseni klasik bir bölünmeden ziyade, siyasal meşruiyetin nihai olarak hangi adreste toplanacağı sorusunda düğümleniyor.

Bu durum yeni kurulacak bir partinin alışılmadık bir psikolojik üstünlükle yola çıkmasını sağlıyor. Genellikle yeni hareketler tanınmayan kadrolarla, sınırlı örgütlenmelerle ve kendilerini seçmene anlatma çabasıyla rüştünü ispatlamaya çalışırken, bu oluşum daha doğmadan toplumsal bir karşılık üretmiş, görünür hale gelmiş ve belirli bir meşruiyet iddiası inşa etmiş durumda. Kendisini CHP’den kopan bir yapı olarak değil, seçilmiş parti yönetiminin hakiki devamı olarak konumlandırması en büyük avantaj. (Bu noktada yeni hareketin kuruluş gerekçesinin hukuksuzluk ve siyasal baskılar olmaması; bunların yalnızca yeni bir siyasal başlangıca ihtiyaç duyulduğunu gösteren birer kalkış noktası olarak kurgulanması, insanları uzun süre bir arada tutan duygunun ortak öfke değil, geleceğe dair güven ve umut olması açısından önemli.)

Eğer bu anlatı kitlelerde karşılık bulmayı sürdürürse CHP’nin hukuki varlığı ile siyasal ağırlığı farklı adreslerde toplanabilir; parti adı ve tabela eski yapıda kalırken, seçmen yeni oluşumu asıl temsil merkezi olarak benimseyebilir. Meclis grubunun önemli bir bölümünün katılımı, kamuoyunda bilinen siyasetçilerin varlığı ve Özgür Özel’in meydan performansı, yeni partilerin en büyük handikabı olabilecek görünürlük sorununu baştan çözüyor. Parlamento ve yerel yönetim deneyimi, harekete alışılmadık ölçüde güçlü bir başlangıç sermayesi sunuyor.

Ancak bu büyük avantaj, ironik bir biçimde büyük bir kırılganlığı da içinde barındırıyor. Çünkü siyasal meşruiyet kısa sürede el değiştirse de kaçınılmaz olarak kurumsal kapasite aynı hızla inşa edilemeyecek. Mali kaynaklar, lojistik olanaklar ve resmî üye kayıtları eski yapıda kalacağı için yeni hareket devasa bir örgütsel altyapıyı sıfırdan kurmak zorunda kalacak. Üstelik seçmenin yeni bir merkeze yönelmesi, il ve ilçe örgütlerinin de aynı hızla saf değiştireceği anlamına gelmeyecek. Yerel dengeler, kişisel ilişkiler ve yerleşik alışkanlıkların bu geçişi yavaşlatacağı şimdiden öngörülebilir.

Özellikle belediyeler açısından ise daha temkinli ve korumacı bir takvimin izleneceği anlaşılıyor. Büyük bütçeleri, binlerce çalışanı ve merkezi idareyle kurdukları ilişkiler nedeniyle ağır kamusal sorumluluk altındaki belediye başkanlarının ilk aşamada CHP çatısı altında kalması rasyonel bir tercih olarak değerlendirilebilir. Fakat bu tercihin ulusal siyasi merkez ile yerel güçler arasında belirgin bir zaman ve senkronizasyon farkı yaratacağı da görülmeli.

Bir diğer kırılganlık ise bugünkü desteğin tepkisel niteliğinden kaynaklanıyor. Kamuoyu araştırmalarındaki yüksek oranlar kemikleşmiş bir seçmen bağlılığından ziyade seçilmiş yönetime müdahale edildiği düşüncesinin, Ekrem İmamoğlu etrafındaki dayanışmanın ve Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelen tepkinin ürettiği bir ruh halini yansıtıyor. Dolayısıyla bu rakamlar “hazır oy” olarak değil, konjonktürel bir siyasal iklimin göstergesi olarak okunmalı. Parti resmen kurulup kadrolar, ekonomi politikası, örgüt modeli ve ülkeyi yönetme kapasitesi aynı anda sınandığında, bu yüksek beklentinin çetin bir imtihana dönüşmesi kaçınılmaz olacak. Alışılmış muhalefet tarzını aşan vizyon sayesinde kısa sürede elde edilen meşruiyet ile onu taşıyacak kurumsal gövde arasındaki mesafeyi kapatmak en temel güçlük olarak yeni partinin karşısında duracak.

Genişleme fırsatı

Buna rağmen Türkiye'de uzun süredir derinleşen her alandaki çoklu kriz yeni hareketin önüne büyük bir genişleme fırsatı da koyuyor: Kendi kuruluş anlatısını sadece "CHP içi bir meşruiyet mücadelesine" indirgemeden dağınık hoşnutsuzlukları, gündelik ekmek ve adalet davasını da içeren ortak bir siyasal paydada buluşturabilmek. Ekonomik krizi yalnızca hayat pahalılığına indirgemeyen; onu liyakat düzeninin çöküşü, kamu kaynaklarının adaletsiz dağıtımı ve yurttaşın siyasal karar süreçlerinden dışlanmasıyla birlikte açıklayan bir siyasal çerçeve kurulabilirse yeni hareket bugüne kadar CHP'ye mesafeli duran fakat mevcut düzenden memnun olmayan kesimlerle de temas kurabilir. Böyle bir genişleme, seçim dönemlerinde kurulan kırılgan ittifaklardan daha sağlam bir toplumsal dayanak yaratırken, iktidar bloğu içindeki huzursuzlukları ve çözülme eğilimlerini de hızlandırabilir.

Yine de zaman bu yeni siyasal hareketin önündeki en acımasız engel olarak karşımıza çıkıyor. Kuruluş süreci uzadıkça beklentilerin aşınması kaçınılmaz olacak ve her gecikme yeni bir siyasi maliyet üretecek. Seçim mevzuatı ve teşkilatlanma zorunluluğu karşısında, seçimlere girme yeterliliği olan başka bir partiyi güvence olarak yedekte tutmak pragmatik bir çözüm gibi görünse de seçmenin desteklediği hareket ile oy pusulasındaki tüzel kişilik arasındaki farkın meşruiyet tartışmalarını tetiklemesinin önünde engel olmayacak.

Akılda tutulmalı ki geçiş sürecinin uzamasının muhalefet içinde kalıcı bir ikili yapının ortaya çıkarması da bir olasılık. Milletvekillerinin yeni partide, belediyelerin CHP'de, yerel örgütlerin ise iki yapı arasında bölünmüş olduğu bir tablo, başlangıçta geçici görünen ayrılığı zamanla kalıcı bir rekabete dönüştürebilir. Ve siyasal enerji ekonomik kriz, adalet ve demokrasi talepleri etrafında toplanmak yerine “Asıl temsilci kim?” tartışmasına sıkışır ki bu durumun seçimlere de faturası ağır olabilir. Benzer toplumsal kesimlere seslenen iki partinin uzun süre ayrı siyaset yapması, özellikle milletvekili sayısı düşük seçim çevrelerinde temsil kayıplarına yol açabilir ve ortaya çıkan tablo doğrudan iktidarın lehine işleyebilir.

Hukuki müdahalelerin ve siyasi baskıların da bu süreci zorlaştıracağı ortada. Ancak yeni hareket açısından belirleyici risk sadece dışarıdan gelecek baskılardan ibaret değil. Asıl tehlikeler içeride ortak yön duygusunun zayıflaması, karar alma süreçlerinin uzaması ve kuruluş iradesinin giderek belirsizleşmesi olarak sıralanabilir. Böyle bir durumda bugün hissedilen güçlü toplumsal enerji de gündelik siyasetin aşındırıcı akışı içinde yavaş yavaş dağılabilir.

Yeni siyasetin kurucu zemini

CHP’nin yerel seçim başarıları geniş bir belediye ağı yarattı, ancak bu durum örgütsel hayatın merkezini “eldeki mevzileri koruma ve yönetim pratiğine” kaydırdı. Oysa kriz dönemlerinde sadece yönetme kapasitesine değil, toplumu harekete geçirecek bir “mücadele örgütüne” de ihtiyaç var. Eskinin iç rekabetlerini ve hantal siyaset yapma alışkanlıklarını devralmadan partiyi halk adına konuşan seçkinci bir yapıdan çıkarmak; gençlerin, kadınların, emekçilerin ve yerel inisiyatiflerin sadece “destekçisi” değil, doğrudan “kurucusu” olduğu, ortak adaletsizlik ve her alandaki değersizlik hissinin ortak bir dille ifade edildiği demokratik bir kamusal alana dönüştürmek yaşamsal bir önem taşıyor.

Sözün özü, hayatın her alanındaki ortak adalet arayışı üzerine kurulu, kararlı ve hem politika hem de dil açısından tutarlı bir yaklaşım yeni partinin yalnızca neye karşı çıktığını değil, yeni bir ülke tahayyülünü de tanımlayacak. Unutulmamalı ki Türkiye için bu noktada önemli olan yeni bir partiden çok yeni bir siyaset anlayışı.

Yeni hareket, seçmeni karar süreçlerinin gerçek birer öznesi kılmayı başarabildiği ölçüde, Türkiye’nin derin krizine ezber bozan bir cevap üretebilecek ve bir "çıkış planı" olmanın ötesine geçerek gerçek bir siyasal yeniden kuruluşu başlatabilecektir.