Politika

Ali Sabuktay yazdı… Bizim Deniz: Mare Nostrum’dan Dijital Sahnelere (*)

Abone Ol

EGEDESONSÖZ- Siyasal iletişimci Ali Sabuktay, stand-up gösterisi ile gündem olan ve kullandığı ifadeler nedeniyle tutuklanan komedyen Deniz Göktaş ile ilgili dikkat çeken bir yazıyı kaleme aldı.

Sabuktay, Göktaş üzerinden siyasal alanının mizahla ilişkisini ele alırken otosansürün toplum ve toplumsal dinamiklere etkisi ile muhalefet arasındaki ilişkinin altını çiziyor.

Mizahın otoriteyi neden rahatsız ettiğini akademik bir çerçevede yorumlayan Ali Sabuktay, yazısında, komedyen Deniz Göktaş ile 68 Hareketi’nin liderlerinden Deniz Gezmiş arasında bir rabıta kuruyor.

Yaşanan tartışmalara katkı sunmak adına Ali Sabuktay’ın düşüncelerini aktarıyoruz:

Türkiye’de bazı isimler yalnızca bir bireyi değil, kolektif bir belleği çağırır. "Deniz" bunlardan biridir. Yarım yüzyılı aşkın bir süredir bu ad, sadece bir biyografiyi değil; kamusal cesaret fikrini de sırtında taşır. Elbette bu ortak hafıza, aynı ismi taşıyan herkesi aynı siyasi çizgiye yerleştirmez. Deniz Gezmiş ile komedyen Deniz Göktaş arasında ne aynı tarihsel koşullar vardır ne de aynı siyasal üslup; birinin dili devrimci siyasetin, diğerininki ise siyasallaşmış mizahın dilidir.

Ama tarih, bazen benzerliklerden ziyade aynı sorular etrafında kurulur: "İnsan, bedelini ve sonuçlarını öngördüğü bir sözü yine de söyler mi?"

Deniz Göktaş’ın gösterisini sarsıcı kılan tam olarak bu sorudur. Onun hikâyesini sadece gözaltı ve tutuklama süreci üzerinden okumak eksik kalır. Çünkü o, başına gelenlerle edilgenleşen bir "mağdur" değil; yaşanabilecekleri önceden sezen, bu ihtimalleri bilerek konuşan ve performansı bir tercihe dönüştüren bir öznedir. Siyasal tarihte iz bırakanların ortak özelliği de budur: Başlarına gelenler değil, başlarına gelebilecekleri bildikleri hâlde sözlerinden vazgeçmemeleri.

Otoritenin Ciddiyetini Bozan Güç: Mizah

Peki, siyasal iktidarlar neden mizahla bu kadar uğraşır? Ağır siyasi eleştirileri görmezden gelebilen yapılar, neden tek bir gösteriye veya espriye beklenmedik sertlikte tepki verir?

Cevap basit: Eleştiri ikna etmeye çalışır, mizah ise otoritenin ciddiyetini bozar. Antonio Gramsci’nin "hegemonya" kavramında açıkladığı gibi; egemenlik sadece zor kullanarak değil, toplumun rızası ve anlamların yönetilmesiyle kurulur. Mizah, resmî söylemin ağırbaşlılığını sarsarak dokunulmaz görünen figürleri sıradanlaştırır. Korkuyla örülmüş mesafeyi kısaltır; çünkü insan, güldüğü şeyden eskisi kadar korkamaz.

Gözetim Zihinlerde Başladığında... Michel Foucault, modern iktidarın başarısının herkesi cezalandırmakta değil, "cezalandırılma ihtimalini" insanların zihnine yerleştirmekte yattığını söyler. Böylece denetim dışarıdan içeriye taşınır ve insan kendi kendisinin gardiyanı olur. Bugün Türkiye’de otosansürün hukukun önüne geçmesi, tam olarak bu iklimin sonucudur.

Muhalefetin Turnusol Kâğıdı: "Başına Geleceği Belliydi"

Deniz Göktaş, gösterisi boyunca yaptığı göndermelerle kendi cezalandırılma ihtimalini sahnenin dramatik yapısına dâhil etti. Seyirciye şu soruyu sordurdu: "Biraz önce güldüğümüz bu cümle, yarın bir iddianamenin konusu olabilir mi?" Bu yönüyle gösteri, sahne sınırlarını aşarak toplumsal bir vicdan sorgulamasına dönüştü.

Gösteriden sonra yükselen o tanıdık ses ise Türkiye’nin siyasal psikolojisinin kısa bir özetidir: "Başına geleceği belliydi."

İlk bakışta sağduyulu gibi görünen bu cümle, aslında sorumluluğu devletten alıp riski göze alan kişiye yükler. Tartışmanın odağı "iktidarın ne yaptığı" değil, "konuşanın neden konuştuğu" olur. Özgürlüğün ölçüsü hukuktan alınır ve "ihtiyat ahlakına" teslim edilir. İnsanlar zamanla "Söyleme hakkı var mı?" diye sormayı bırakıp, "Söylemesi akıllıca mıydı?" diye düşünmeye başlarlar. Bu küçük kayma, özgürlüğün sınırlarını artık hukukun değil, korkunun belirlediğinin kanıtıdır.

İşte Göktaş’ın performansı, sadece iktidarın tahammül sınırlarını değil, muhalefetin de cesaret ve korku sınırlarını görünür kılan bir turnusol kâğıdı işlevi görmüştür.

"Bizim Deniz"in Bitmeyen İkinci Perdesi

Romalılar için "Mare Nostrum" (Bizim Deniz), fethedilmiş ve üzerinde hüküm sürülen bir coğrafyayı, egemenliğin dilini ifade ediyordu. Oysa Can Yücel’in dizelerinde ölümsüzleşen ve Deniz Gezmiş’in nezdinde simgeleşen "Bizim Deniz", bizim için bambaşka bir anlam taşır: Ortak direniş belleğimizi...

Aralarında yarım yüzyılı aşkın mesafe olan kuşaklar, bugün aynı sorunun eşiğinde yan yana duruyor. Bir kuşak bu soruya meydanlarda ve üniversitelerde cevap vermişti; bugünün kuşağı ise sokağın yanı sıra, dijital sahnelerde, podcast'lerde ve stand-up gösterilerinde veriyor. Mücadele biçimleri değişse de kamusal cesaret ihtiyacı hiç değişmiyor.

Deniz Göktaş’ın sahnesi alkışların kesildiği yerde bitmedi; toplumun kendi cevabını vermeye başladığı yerde asıl ikinci perde başladı. Bu ülkenin geleceğini sadece iktidarların hamleleri değil; toplumun bu hamlelere sessizlikle mi, temkinle mi, yoksa dayanışmayla mı cevap vereceği belirleyecek.

Çünkü "Deniz", Türkiye’de sadece bir isim değildir. Korkunun normalleşmediği, direnişin ve özgürlüğün hâlâ mümkün olduğu bir ülke ihtimalinin adıdır.

(*)MARE NOSTRUM

En uzun koşuysa elbet Türkiyede de Devrim / O, onun en güzel yüz metresini koştu / En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak.../ En hızlısıydı hepimizin, / En önce göğüsledi ipi... / Acıyorsam sana anam avradım olsun / Ama aşk olsun sana çocuk, / Aşk olsun!

Can Yücel