EGEDESONSÖZ- Siyasal iletişimci Ali Sabuktay, İzmir Limanı'nın işletme hakkının devredilmesi ile ilgili olarak sürece katkı koyacak bir yazı kaleme aldı.
İzmir Büyükşehir eski Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu'nun 397 yıl hapis cezasıyla yargılandığı tarihi belediye davasının simge isimlerinden birisi olan Sabuktay, limanın devri konusu üzerinden İzmir’in deniz ile olan ilişkisi ve limanın geleceğinin yeniden tasarlanması konusunda sivil toplumun ve yerel yönetimlerin üzerine düşeceği role dikkat çekti.
İzmir’in geleceğini doğrudan ilgilendiren konunun kamuoyu tarafından değerlendirilmesi ve limana ilişkin tartışmalara katkı sunmak adına Ali Sabutkay’ın düşüncelerini aktarıyoruz:
“İzmir’de Alsancak Limanı’nın işletme hakkının Türkiye Varlık Fonu üzerinden Albayrak Grubu bünyesindeki bir şirkete devredilmesi süreci yeni bir tartışmayı başlattı. Tartışmanın önemli bir bölümü doğal olarak şu sorular etrafında dönüyor:
Bu bir özelleştirme mi? Yoksa servet transferini amaçlayan bir kayırmacılık mı? İhale yapıldı mı? Liman hangi koşullarla devredildi?
Bu sorular kuşkusuz son derece önemli. Kamu varlıklarının yönetiminde şeffaflık, hesap verebilirlik ve kamu yararı temel ilkeler olmak zorundadır. Ancak meseleye yalnızca bu açıdan bakmak İzmir açısından daha büyük bir sorunun gözden kaçmasına yol açıyor.
Çünkü Alsancak Limanı etrafındaki tartışma yalnızca bir işletme modeli tartışması değildir. Bu tartışma aynı zamanda İzmir’in denizle kurduğu ekonomik ilişkinin nasıl yönetileceği sorusunu da gündeme getiriyor.
Bugün İzmir’de liman meselesini anlamak için şu soruyu açıkça sormak gerekiyor:
İzmir’in gerçekten bir deniz stratejisi var mı?
Burada “deniz stratejisi” derken yalnızca limanların dip derinliği ya da konteyner kapasitesi gibi teknik konuları kastetmiyoruz. Bir kentin kıyı altyapısını, lojistik ağını ve deniz ekonomisini bir bütün olarak nasıl yönettiğini ifade ediyoruz.
Bu strateji; limanın hangi işleve odaklanacağını, kıyı alanlarının kamu yararıyla nasıl buluşacağını ve denizin bölgesel kalkınmada nasıl bir rol oynayacağını belirler.
İzmir’in temel sorunu ise bu sorulara verilmiş tutarlı, uzun vadeli ve kamusal bir yanıtın bugüne kadar oluşturulamamış olmasıdır.
Bu çerçeve ilk bakışta iddialı görünebilir. Ancak aslında bugün Alsancak Limanı etrafındaki tartışmanın özünü anlamamıza yardımcı oluyor. Bu nedenle önce limanın nasıl bu noktaya geldiğine bakmak gerekiyor.
Alsancak Limanı Nasıl Geriledi?
Alsancak Limanı kurulduğundan bu yana Ege Bölgesi’nin en önemli ticaret kapısı oldu. Uzun yıllar boyunca İzmir ekonomisi bu liman etrafında şekillendi.
Ancak son yirmi yılda limanın rekabet gücünün belirgin biçimde zayıfladığı görülüyor.
Bunun birkaç temel nedeni var.
İlk olarak limanın fiziksel sınırlılıkları giderek daha büyük bir sorun haline geldi. Alsancak Limanı şehir merkezinde bulunuyor. Bu durum geçmişte önemli bir avantajdı. Fakat modern konteyner taşımacılığı açısından ciddi kısıtlar yaratıyor. Su derinliği, manevra alanı ve arka saha kapasitesi yeni nesil büyük konteyner gemileri için yeterli değil.
İkinci önemli sorun yatırım eksikliği oldu.
2007 yılında limanın özelleştirilmesi için açılan ihale uzun süre gündemde kaldı ancak yargı süreçleri nedeniyle sonuçlanamadı. Bu süreçte liman ne kamu tarafından modernize edildi ne de özel yatırım alabildi. Uzun süren belirsizlik limanın rekabet gücünü ciddi biçimde zayıflattı.
Üçüncü faktör ise kruvaziyer turizminin kaybedilmesi oldu.
2000’li yılların başında Alsancak Limanı Akdeniz’in önemli kruvaziyer limanlarından biri olmaya adaydı. Her yıl binlerce turist İzmir’e geliyor ve şehir ekonomisine önemli katkı sağlıyordu. Ancak liman altyapısının yenilenmemesi ve Akdeniz’deki rekabetin artmasıyla bu trafik zaman içinde başka limanlara kaydı.
Sonuçta Alsancak Limanı hem yük taşımacılığında hem de turizm ekonomisinde eski konumunu büyük ölçüde kaybetti.
İzmir’in Yeni Liman Merkezi: Aliağa
Ancak bu gerileme İzmir’in liman kapasitesinin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Aynı dönemde İzmir’de başka bir liman bölgesi hızla büyüdü: Aliağa.
Nemrut Körfezi çevresinde kurulan modern terminaller İzmir’in lojistik haritasını büyük ölçüde değiştirdi. Nemport, SOCAR Terminal, TCE Ege, Ege Gübre ve Batıçim gibi limanlar derin su avantajı ve geniş arka sahaları sayesinde büyük konteyner gemilerini kabul edebiliyor.
Bugün İzmir bölgesindeki konteyner yükünün önemli bir kısmı bu limanlar üzerinden taşınıyor.
Başka bir ifadeyle İzmir’in liman kapasitesi gerçekte azalmadı; yalnızca coğrafi olarak yer değiştirdi.
Bu nedenle bazı sermaye çevrelerinin ileri sürdüğü “İzmir’in limanı yok” iddiası gerçeği yansıtmıyor. Asıl mesele mevcut liman kapasitesinin nasıl bir stratejiyle yönetileceğidir.
Küresel Liman Rekabeti Değişiyor
Alsancak Limanı’nın gerilemesini anlamak için küresel deniz taşımacılığındaki dönüşümü de görmek gerekiyor.
Son yirmi yılda konteyner gemilerinin kapasitesi hızla büyüdü. Bir zamanlar 4–5 bin TEU kapasiteli gemiler standart kabul edilirken bugün 20 bin TEU’nun üzerindeki dev gemiler deniz ticaretinin ana aktörleri haline geldi.
Bu gemiler daha derin limanlar, daha büyük konteyner sahaları ve güçlü lojistik altyapılar gerektiriyor.
Bu dönüşüm Akdeniz’de yeni büyük liman merkezlerinin ortaya çıkmasına yol açtı. Pire Limanı Çinli COSCO’nun yatırımıyla hızla büyüdü. Fas’taki TangierMed Limanı bugün Akdeniz’in en büyük konteyner merkezlerinden biri haline geldi. Valencia, Port Said ve Trieste gibi limanlar da küresel deniz ticaretinin önemli durakları arasında.
Bu yeni sistemde konteyner hatları birkaç büyük hub limanı kullanıyor; daha küçük limanlara ise aktarma gemileriyle yük dağıtılıyor. Şehir merkezlerinde bulunan eski limanların rekabet gücü doğal olarak zayıflıyor.
Dolayısıyla Alsancak Limanı’nın karşı karşıya olduğu sorunlar yalnızca yönetim hatalarının değil, küresel deniz taşımacılığı sistemindeki bu yapısal dönüşümün de bir sonucu.
Alsancak Limanı’nın Geleceği
Bu tablo İzmir’deki tartışmanın aslında eksik yürütüldüğünü gösteriyor. Mesele yalnızca limanın kimin tarafından işletileceği değildir. Asıl soru şudur:
Alsancak Limanı gelecekte hangi işleve sahip olmalıdır?
Dünyada benzer durumdaki birçok şehir limanı son otuz yılda önemli dönüşümler geçirdi. Büyük konteyner faaliyetleri şehir dışındaki terminallere taşınırken şehir merkezindeki eski liman alanları farklı ekonomik işlevlerle yeniden değerlendirildi.
Barcelona, Marsilya ve Venedik gibi şehirlerde limanlar kruvaziyer turizmi ve kentsel turizmle ilişkilendirildi. Hamburg ve Rotterdam gibi liman kentlerinde ise eski liman bölgeleri ticaret, kültür ve kamusal yaşamın bir arada bulunduğu hibrit kentsel alanlara dönüştü.
Eski depolar kültür ve ticaret merkezlerine çevrildi. Rıhtımlar yaya kullanımına açıldı. Kruvaziyer terminalleri kent merkeziyle bütünleştirildi.
İzmir için de benzer bir tartışma yapılabilir. Aliağa konteyner taşımacılığında güçlü bir merkez haline gelmişken Alsancak Limanı’nın rolü yeniden tanımlanabilir. Modernize edilmiş sınırlı bir konteyner limanı, güçlü bir kruvaziyer limanı ya da şehir ekonomisiyle entegrehibrit bir model bunlardan bazılarıdır.
Ancak bugün yaşanan tartışma tam da bu noktada başka bir soruyu gündeme getiriyor.
Alsancak Limanı’nın geleceği kamu yararını esas alan bir planlama çerçevesinde değil, Türkiye Varlık Fonu üzerinden yürütülen yeni bir kamu varlığı yönetim modeli içinde belirleniyor.
Varlık Fonu ve Kamusal Denetim
Alsancak Limanı tartışmasının bir diğer boyutu Türkiye’de son yıllarda ortaya çıkan yeni kamu varlığı yönetim modeli.
Limanın Türkiye Varlık Fonu bünyesinde tutulması ve işletme hakkının bu yapı üzerinden özel bir şirkete devredilmesi klasik özelleştirme süreçlerinden farklı bir yöntem izlenerek gerçekleştiriliyor.
Türkiye Varlık Fonu demokratik kurumsal denetime tabi olmayan bir yapı olduğu için kamu varlıklarının bu model üzerinden yönetilmesi doğal olarak tartışma yaratıyor.
Alsancak Limanı yalnızca ticari bir işletme değildir. İzmir’in tarihsel bir kamusal varlığıdır. Böyle bir limanın mülkiyetinin güçlü denetim mekanizmalarından uzak bir fon yapısı içinde tutulması ve işletmesinin kamuya açıklanmayan sözleşmelerle özel şirketlere devredilmesi sağlıklı bir model olarak değerlendirilemez.
Öte yandan kamusal çıkarı korumakla yükümlü kurumların bu süreçte büyük ölçüde sessiz kaldığı görülüyor.
Meslek odaları, yerel yönetimler, sendikalar ve sivil toplum örgütleri böylesine önemli bir kamusal varlığın el değiştirmesi karşısında şimdiye kadar yeterince güçlü bir tutum ortaya koyamadı.
Kamusal denetim mekanizmalarının zayıfladığı ve muhalefetin bu alana ilişkin tutarlı bir politika geliştiremediği bir ortamda bu sessizliğin tesadüf olmadığı söylenebilir.
Alternatif Politika Eksikliği
Türkiye’de kamusal varlıkların devri çoğu zaman artık olağan bir gelişme gibi karşılanıyor. Bunun önemli nedenlerinden biri de muhalefetin bu alanda güçlü ve tutarlı bir alternatif politika geliştirememesi.
Kamu mülkiyetinin nasıl verimli yönetileceği ve hangi alanlarda kamu işletmeciliğinin korunacağı konusunda açık bir seçenek ortaya konulmadığı sürece özelleştirme eleştirileri sınırlı bir etki yaratıyor.
Oysa Alsancak Limanı gibi örnekler bu tür bir alternatif politika üretimi için önemli fırsatlar sunuyor.
İzmir İçin Yeni Bir Deniz Stratejisi
Bugün İzmir’de Alsancak Limanı’nın geleceği tartışılırken aslında daha temel bir ihtiyacın altı çizilmelidir: bütünlüklü bir deniz stratejisi.
Bu strateji yalnızca liman ekonomisini değil, kıyı alanlarının planlanmasını ve şehir ile deniz arasındaki ilişkinin yeniden kurulmasını da kapsamalıdır.
Bu çerçevede birkaç temel adım öne çıkıyor.
İlk olarak İzmir için bütüncül bir liman sistemi planı hazırlanmalıdır. Alsancak ve Aliağa limanları çoğu zaman birbirinin alternatifi gibi tartışılıyor. Oysa başarılı liman kentlerinde farklı limanlar rekabet eden değil tamamlayıcı işlevler üstlenen unsurlar olarak planlanır.
İkinci olarak Alsancak Limanı’nın gelecekteki rolü açık biçimde tanımlanmalıdır. Konteyner taşımacılığı ile kruvaziyer turizmi arasında dengeli bir model kurulması ve limanın şehir ekonomisiyle daha güçlü bağlar kurması İzmir için önemli fırsatlar yaratabilir.
Üçüncü olarak Kemalpaşa Lojistik Merkezi gibi projelerin liman sistemiyle daha güçlü biçimde entegre edilmesi gerekir. Günümüzde limanların rekabet gücü yalnızca rıhtım kapasitesiyle değil arkasındaki lojistik ağların etkinliğiyle belirleniyor.
Sonuç
Bu sorunun en önemli muhataplarından biri kuşkusuz İzmir Büyükşehir Belediyesi’dir. Çünkü Alsancak Limanı hakkında verilecek karar yalnızca ticaret ve lojistiği değil, kentin gündelik yaşamını da doğrudan etkileyecektir.
Ulaşım düzeninden kıyıların kullanımına kadar İzmir’in sahil hattının geleceği bu kararla birlikte yeniden şekillenecektir.
Bu nedenle Alsancak Limanı meselesi belediye açısından merkezi idarenin kararlarını izlemekle yetinilecek bir konu değil, kentin kamusal mekânını ve kıyı haklarını savunma sorumluluğunun bir parçasıdır. İzmir’de liman ve deniz ekonomisi üzerine kapsamlı bir tartışma sürecinin başlatılması gerekir. Meslek odalarının öncülüğünde uluslararası örneklerin de incelendiği geniş katılımlı bir çalıştay düzenlenmesi ve İzmir için somut liman ve deniz stratejisi önerilerinin hazırlanması önemli bir başlangıç olabilir.
Ancak limanın geleceği yalnızca kurumsal toplantılara da bırakılamaz. Meslek odalarını, sendikaları, akademiyi ve sivil toplum örgütlerini bir araya getiren güçlü bir kamusal tartışma süreci başlatılmalıdır.
Çünkü Alsancak Limanı yalnızca bir ticari işletme değildir. İzmir’in tarihsel bir kamusal varlığıdır.
Ve sonuçta mesele yalnızca bir limanın işletmesi değildir. Mesele İzmir’in kendi denizi ve geleceği üzerindeki söz hakkıdır.
Eğer kent kendi deniz stratejisini kuracak kamusal iradeyi ortaya koyamazsa, Alsancak Limanı’nın kaderi başkalarının yazdığı bir senaryoyla belirlenecektir”