Sayın köşe yazarımız Ümit Yaldız'ın kaleme aldığı 'AKP'de kartlar karılıyor' yazısından sonra, ben de geçmiş bilgi birikimlerimi şöyle bir bilgi süzgecimden geçireyim dedim. Aslında uzunca bir süre yazmayı pek de istemedim. Çünkü siyaset umduğumdan daha kirli ve daha kokuşmuş geliyor bana.
Sadece siyaset değil, aynı ölçüde eli kalem tutanlar da…
Ömer Cihat Akay ile ilgili en son yazdığım yazı, kendisinin henüz koltuğa yeni oturmuş zamanlarına denk gelmiş ve ben de onun hakkında edindiğim bilgileri paylaşmıştım. O yazıdan sonra Sayın İl Başkanı beni partiye kahve içmeye davet etmiş, konu üzerine uzunca bir sohbet etmiştik. Çok kibar ve nazik olan İl Başkanı'nın sevecen ruh halini anlasam da, AKP'de sonradan gelişen birçok şeyi anlamakta zorlanmıştım.
O görüşmede bende çok farklı bir intiba bırakan Sayın Başkan, süreç içerisinde vuku bulan
* Oya Kalyoncu ve Tanju Çolak krizi,
* Temayül denilen eğilim yoklamasında yaşanan katakulliler,
* Yönetimdeki çatlak seslerin giderek artması,
gibi durumlardan sonra, ben bu sevecen adamın aslında bu işi çok da iyi götüremediğini düşündüm.
35 sarışın projesi ile dibe vuran, daha sonra 35 sarışına Binali Yıldırım'ın imdat kolu gibi yetişip 35 projeye dönüşmesi ile gündeme farklı bir boyut getiren Bakanların sayesinde partiye gelen disiplinle, Ömer Cihat Akay paçayı bir nebze olsa da yırtmıştı.
Seçim sonuçlarından kendisini zaferle çıkmış gibi gören, çocuklar gibi sevinç çığlığı atan, ancak milletvekili sayı üstünlüğünü CHP korurken, yüzdedeki daralmayı bakanların varlığına borçluyken nasıl oluyor da Ömer Cihat Akay kendisini başarılı bir il başkanı ilan edebiliyor? Ve bu şekilde nasıl olur da Ömer Cihat Akay yeniden İl başkanı olarak gösterilecektir? Sayın Bakanların bu konudaki tavırlarının ne olacağını çok merak ediyorum.
Ancak bilinen birçok gerçeğin üstünün gazeteciler tarafından es geçildiğine kendim bizzat şahidim. Hiç bir parti il başkanı yok ki, seçim zamanında kendi aleyhinde haber yaptırsın. Örgüt içi temizliği basına havale etsin.
Bir gün bir arkadaşım aradı. Kendisi de anlı şanlı CHP'li bir köşe yazarı sözüm ona. 'Fato acil bir yazı yazarmısın?' dedi.
Bu yazıyı İl başkanı Ömer Cihat Akay'ın kendisinin istediğini bizzat söyledi. CHP'nin lehine olacak bir yazı olduğu için yazıyı yazdım.
Ertesi gün yayına koycaktım ki, aynı arkadaşım beni yeniden aradı ve 'Fato sakın haberi geçme' dedi. Bu haberi kendi yazdığı gazetesinde ve yerel gündem gazetesinde yayınlamışlar, sonra da geri çekmişlerdi.
Ne olduğunu anlayamadım. Ege Postası gazetesinde köşe yazarı olan arkadaşımın bu tutumu beni hayrete düşürmüştü. Çünkü kendisi böyle bir haberi, seçim zamanında partisinin lehine çok iyi kullanabilirdi.
Ancak zaman içinde düşündüm ki, gazetecilik böyle bir şekle bürünmüş, yaz denilince yazılıyor, yazma denilince yazılmıyordu demek.
Susmak ve susturulmak denilen şeyin adının ne olduğunu kendi adıma ben bilmiyorum. Çünkü ben hiç bir zaman susmadım. O gün o haberi yazmadım. Çünkü, arkadaşım haber kaynağıydı ve onun haberi üzerinden köşe yazacaktım, yazma dediği bir şeyi yazmak benim için hiç de etik olmazdı. Ancak öyle muhteşem bir haberi hala gündeme getirmeyerek susmasını anlamış değilim. Sus bakalım arkadaşım.
Ancak bildiğim bir şey var ki; bu susuş sana, benim tanıdığım şahsına hiç ama hiç uymadı. Seni esefle kınıyorum.
AKP'de kartlar, sayın köşe yazarımız Ümit Yaldız'ın üstünde pek durmadığı, ama benim buradan açıkça ilan ettiğim gibi basın yayın üzerinden karılıyor. Maalesef herkesin bir sus payı olduğunu görmek de, bana 'güvendiğim dağlara karlar mı yağıyor' dedirtiyor.
Şunu il başkanı yapacaksın yaz, bunu sakın yazma, bunun koltuktan gitmesi lazım çiz, bunu çizme, peki karşılığı ne?
Burada siyasetin basını, basının da siyaseti nasıl kirlettiğini görüyor ve kirlenmişliğe bir nebze olsun dur demek istiyorum.