5 Haziran-Gerçeklerle Yüzleşme Günü

Abone Ol

Yine o gün geldi. 5 Haziran Dünya Çevre Günü. Yine süslü laflar, yeşil badanalı (greenwashing) reklamlar, “karbon nötr” palavraları ve siyasetçilerin vaatleri havada uçuşacak. Ancak elimizdeki gerçeklik, timsah gözyaşlarıyla geçiştirilemeyecek kadar acı ve öfke verici.

Her yıl 5 Haziran geldiğinde sosyal medya da yeşile boyanıyor. Kurumlar çevre dostu olduklarını anlatan mesajlar yayımlıyor, şirketler ağaç dikme etkinlikleri düzenliyor, yöneticiler sürdürülebilirlik üzerine konuşmalar yapıyor. Oysa gezegenimizin içinde bulunduğu durum, kutlamadan çok yüzleşmeyi gerektiriyor.

Belki de 5 Haziran’ın adı artık “Dünya Çevre Günü” değil, “Gerçeklerle Yüzleşme Günü” olmalıdır.Çünkü gerçekler hiç de iç açıcı değil.

Dünyanın dört bir yanında ormanlar yanıyor. Kuraklık milyonlarca insanın yaşamını etkiliyor. Seller ve aşırı hava olayları artık istisna değil, yeni normal haline geliyor. Denizler plastik atıklarla dolarken, bilim insanları insan kanında, anne sütünde ve hatta yeni doğan bebeklerin plasentalarında mikroplastiklere rastlıyor.

İnsanlık tarihte ilk kez, ürettiği atıkları kontrol edemeyen bir medeniyete dönüşmüş durumda.Her yıl yüz milyonlarca ton plastik üretiyoruz. Kullan-at kültürünü uygarlığın göstergesi sanıyoruz. Market raflarındaki ürünlerin büyük kısmı birkaç dakika kullanılacak ama doğada yüzlerce yıl kalacak ambalajlarla satılıyor. Tüketimin hızını kalkınma olarak tanımlarken, doğanın sınırlarını görmezden geliyoruz.

Sorun yalnızca plastik değil.Topraklarımız sessizce ölüyor.Yoğun kimyasal kullanımı, yanlış sulama yöntemleri ve endüstriyel tarım politikaları nedeniyle verimli tarım alanları her geçen yıl biraz daha yorgun düşüyor. Bir avuç toprağın oluşması için yüzlerce yıl gerekirken, biz onu birkaç hasat döneminde kaybedebiliyoruz.

Su kaynaklarımız alarm veriyor.Bir zamanlar gürül gürül akan nehirler kuruyor. Göller küçülüyor. Yeraltı suları çekiliyor. İklim değişikliği yalnızca kutuplardaki buzulları değil, Anadolu’nun köylerini, çiftçilerini ve sofralarını da etkiliyor.

Biyoçeşitlilikte yaşanan kayıp ise çoğu zaman gözden kaçıyor.Her yok olan türle birlikte yalnızca bir canlıyı değil, milyonlarca yıllık evrimsel bilgiyi de kaybediyoruz. Arılar azalırken tarımın geleceği tehdit altına giriyor. Denizlerdeki yaşam fakirleşirken balıkçılık kültürleri de yok oluyor. Doğanın kayıpları aslında insanlığın kayıplarıdır.

Bütün bunlar yaşanırken hâlâ ekonomik büyümeyi doğanın üzerinde konumlandıran anlayışın egemen olması düşündürücüdür. Oysa doğa ekonomi için değil, ekonomi doğanın sınırları içinde var olabilir. Yıkılmış bir ekosistemin üzerinde sürdürülebilir bir kalkınma kurulamaz.

Bugün çevreyi korumak yalnızca bir doğaseverlik meselesi değildir. Bu aynı zamanda bir demokrasi, adalet ve gelecek kuşaklara karşı sorumluluk meselesidir. Çünkü çevresel yıkımın bedelini en çok yoksullar, çiftçiler, çocuklar ve henüz doğmamış nesiller ödemektedir.

Tam da bu nedenle 5 Haziran’da kendimize şu soruları sormamız gerekiyor:

Daha ne kadar tüketebiliriz?Daha kaç nehir kuruyabilir?Daha kaç orman yanabilir?Daha kaç tür yok olabilir?Ve en önemlisi; gerçeklerle yüzleşmek için daha ne kadar bekleyeceğiz?

***

Bu haberi dün Guardian’da okudum. Aktarıyorum.

Dünya Eşitsizlik Laboratuvarı’nın (WIL) yayınladığı son Küresel Adalet Raporu, suratımıza tokat gibi çarpıyor: Bu gezegen kaynak yetersizliğinden değil, bir avuç elitin doymak bilmez cehaleti ve açgözlülüğü yüzünden can çekişiyor.

WIL raporu şöyle devam etmiş: Yıllardır bize faturayı kesmeye çalıştılar. Plastik pipet kullanmadığımızda, duş süremizi bir dakika kısalttığımızda dünyayı kurtaracağımız masalını anlattılar. Oysa gerçek tamamen sınıfsal ve siyasidir. Kaliforniya’da ormanlar küle dönerken, Meksika Şehri’nin Santa Fe bölgesindeki çarpıcı eşitsizlik drone kameralarına takılırken, aşırı sağcı teknoloji sömürücüleri ve milyarderler bize “kasvetli” bir gelecek dayatıyor. Onların vizyonunda daha fazla fosil yakıt, daha fazla yıkım ve kendi korunaklı sığınakları var.

“Mutluluk GSYİH’den İbaret Değildir!”

Akademisyenlerin ortaya koyduğu vizyon net. Eşit ve yaşanabilir bir dünya mümkün. Ama bunun için köklü, sert ve tavizsiz bir sistem değişimi şart. Bu plan bir ütopya değil, hayatta kalma rehberidir. Raporda öneriler de var.

Çılgın Tüketim Kültürünün Sonu… İnsanlık, gezegeni yok eden maddi varlık biriktirme çılgınlığından vazgeçmelidir. Yıllık çalışma süresi 2.100 saatten 1.000 saate (haftada iki buçuk gün) indirilerek karbon ayak izi radikal şekilde düşürülmelidir.

Betona ve Madene Değil, İnsana Yatırım: Sanayi ve madencilik gibi kirli sektörler yerine bütçe eğitime ve sağlığa kaydırılmalıdır. Thomas Piketty’nin de belirttiği gibi, eğitime yatırılan her euro, imalat sektörüne kıyasla 3-4 kat daha az malzeme ayak izi ve enerji tüketimi demektir.

Beslenme Devrimi… Ormansızlaşmanın ve ekolojik yıkımın baş sorumlusu olan kırmızı et tüketimi küresel ölçekte azaltılmalıdır.

***

Ya bu düzen değişecek- ki sanmıyorum; ya da hem sosyal hem de çevresel bir felaketin altında hep beraber kalacağız.

Çevre günü, birkaç fidan dikerek vicdan rahatlatma günü değildir.Bu gün, yaşam biçimlerimizi, üretim modellerimizi ve tüketim alışkanlıklarımızı sorgulama günüdür.

Gezegen bizden mesaj beklemiyor.Gezegen bizden değişim bekliyor.Çünkü doğa ile savaşan insanlığın kazanabileceği hiçbir savaş yoktur.

5 Haziran, kutlama günü değil; gerçekle yüzleşme günüdür. Ve yüzleşmek için yarın çok geç olabilir.