Takvimler bugün, 31 Aralık 2025’i gösteriyor. Yani 21. yüzyılın ilk çeyreği kapanıyor. Takvim yaprakları kolay çevriliyor; zaman ise kolay geçmiyor. Nitekim, 21. yüzyılın ilk çeyreği de küçük bir azınlık hariç, milyarlarca insan için hiç kolay geçmedi… Bir çeyrek yüzyıl yalnızca yılların toplamı değildir; biriktirdiği acıların, ertelenmiş adaletlerin, yarım kalmış umutların da muhasebesidir zira!
Bu son günde yeni yıla, kalbimizde buruk bir ağırlıkla giriyoruz. Hapishanelerde haksız ve hukuksuz biçimde, sevdiklerinden ayrı tutulan insanları düşünüyoruz; duvarlara çarpıp geri dönen dileklerini, kapalı kapılar ardında solan zamanlarını… Dünyanın dört bir yanında süren savaş ve çatışmaların yaktığı ocakları, yersiz yurtsuz bırakılan çocukları, bir gecede yaşlanmak zorunda kalan anneleri… Görevi başında katledilen masum insanların yasını taşıyoruz; üniformanın, gazeteci yeleğinin, sağlık önlüğünün bir hedefe dönüştüğü bu çağın utancını.
“Giriyoruz” diyorum; çünkü bu duygu yalnız bana ait değil. “Biz” dediğim kim mi? “Biz” dediğim, hâlâ adalete inanmak isteyenler; evrensel insan haklarının bir metinden ibaret olmadığını, hukukun üstünlüğünün güçlülerin keyfine göre eğilip bükülemeyeceğini savunanlar; eşitliğin bir slogan değil, yaşanabilir bir ilke olduğunu hatırlatmaya çalışanlar. Biz, bu geceyi eller havada, neşeyle ve coşkuyla karşılamayacağız. Kadehlerimizi havaya kaldırıp insanların acılarına sırt çevirmek, etrafımızdaki herkes sanki çok mutluymuş gibi davranmak, dünyanın sessiz çığlıklarını bastırmak istemiyoruz.
Bu bir neşe düşmanlığı değil; aksine neşeyi hak eden bir dünyanın henüz kurulmamış olmasının farkındalığı. Bir tür ahlaki ihtiyat. Çünkü bazı geceler vardır ki sevinç, yüksek sesle yaşandığında başkalarının acısını boğar. Biz, o sesi kısmayı; yerine daha derin bir kararlılığı koymayı seçiyoruz.
21. yüzyılın ilk çeyreği, bize çok şey vaat etmişti. Küreselleşme, refahın yayılacağına; teknoloji, eşitsizlikleri azaltacağına; uluslararası hukuk, savaşları caydıracağına dair büyük iddialarla geldi. Oysa bugün, dijital çağın ortasında ilkel bir şiddetin, sofistike bir gözetimin ve sistematik bir adaletsizliğin iç içe geçtiğini görüyoruz. Bilgi çoğaldı, hikmet azaldı. Bağlantılar arttı, empati zayıfladı. Kurumlar büyüdü, vicdanlar küçüldü.
Yine de belki tam da bu yüzden, umudu bütünüyle terk etmiyoruz. Umut, iyimserlik değildir. Umut, gerçekle yüzleşme cesaretidir. Karanlığın adını koymadan aydınlığa çıkılamayacağını bilmek; yenilgiyi kabul etmeden mücadeleyi sürdürmektir. Umut, bir sonuç vaadi değil, bir tutumdur.
Bu nedenle yeni yıla, tevekkülle ama teslimiyetle değil; kararlılıkla ama öfkeyle değil, sükûnetle ama suskunlukla hiç değil, giriyoruz. Biliyoruz ki; tarih vazgeçmeyenlerin eseridir. Adaletin geciktiği her yerde onu hatırlatmak; hukukun askıya alındığı her an, sesimizi yükseltmek ve itiraz etmek; insan onurunun zedelendiği her sahnede, o onuru savunmak zorundayız.
Geçmişin yükünü sırtımıza yükleyenlerle hesaplaşarak, geleceğe yürümeye niyetliyiz. Yeni yılın bize getireceklerinden çok, bizim yeni yıla ne götüreceğimizle ilgileniyoruz: Daha fazla sorumluluk, daha fazla dayanışma, daha fazla mücadele...
Bu gece havai fişekler patlatanlar karşısında, bizim kalplerimizde başka bir ateş yanacak. Barışa dair inancımızı yitirmemek için, onu daha yüksek sesle talep etme iradesi. Huzurun ancak adaletle mümkün olduğunu hatırlatan bir bilinç. Refahın, paylaşıldığında anlamlı olduğu gerçeği.
2026’ya böyle giriyoruz. Hüzünlü ama umutsuz değil. Bazen, en büyük direniş, umudu diri tutmaktır… Top of Form, Bottom of Form.