Her 24 Ocak'ta olduğu gibi bugün de hüzünlüyüm. Kaygılıyım, üzgünüm. 19 yıl öncesine dönüp bakıyorum. O yürekli mert insanın ölüm haberini duyduğumda çok sarsılmıştım. Hain suikast sonucu Mumcu'nun öldüğü haberini duyduğum andaki yüreğimde yaşadığım o sızıyı hala hatırlarım. Adı ne olarak geçerse geçsin, karanlık güçlerce yapılan bu eylem sadece O'na değil, hepimize yapılmıştı. En büyük insanlık haklarından biri, T.C topraklarında insanca ve huzurla yaşayabilmek olan tüm aydın vatandaşlara yapılmıştı bu saldırı.
Hayatı yeteri kadar tanımayan, hayatın gerçekleriyle henüz tanışmamış olanları daha çok etkiler ya böyle ölümler… Yeni başlayacaktım ben de hayata, üniversiteye bile başlamamıştım henüz. Halkla ilişkiler ve gazetecilik okumak vardı düşüncemde. Gerçekten de iletişim fakültesini kazandım sonunda. Okudum, ben de bir basın mensubu oldum. Ben hayatıma ve mesleğime devam ettim. Fakat ağlamaya, sarsılmaya da devam ettim, ettik. Çünkü aydın cinayetlerinin arkası kesilmemişti. Karanlık beyinlerin kin ve nefreti sönmemişti. Aydınlığı karanlığa hapsetme arzuları bitmemişti. Oysaki bilmiyorlardı, güneşin balçıkla sıvanmayacağını. Onlar büyük bir zavallılıkla nafile çabalarına devam etmişlerdi.
Türk halkı, birkaç yıl sonra Ahmet Taner Kışlalı suikastıyla bir kez daha sarsıldı. O da Mumcu gibi yürekli bir gazeteci yazardı. O da araştırıyor, yazıyor, en önemlisi korkmuyordu. Bu cinayetle bir kez daha söz vermiştik, bir kez daha and içmiştik bağlı kalacağımıza Ulu Önder Atatürk'ün kurduğu laik cumhuriyete ve eserlerini yaşatmaya.
Başka bir 24 Ocak günü ise yine kara bir kayıt olarak geçecekti tarihe. Uğur Mumcu'nun ölümünden tam 8 yıl sonra aynı gün bir başka vatansever daha aramızdan ayrıldı kalleş bir pusu sonucu. O da Diyarbakır Emniyet Müdürü Ali Gaffar Okkan'dı. Bu isimlerden başkaları da vardı maalesef hain saldırılara kurban verdiğimiz. Hepsinin ortak noktası, korkmadan gerçeği paylaşmalarıydı. Korkmadan söylemeleri ve yazmalarıydı. Karanlık güçlerin bağlantılarını ortaya çıkarmalarıydı. Korkusuz gerçek bir vatansever olmalarıydı. Uğur Mumcu'nun şiirindeki 'Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi!' dizesindeki gibi…
Onlar korkmadan öldüler, fakat biz ne yapacağız?
Biz ağlamaya ve sarsılmaya devam edecek miyiz hala? Bazen umut etmeye de… Ne kadar zor olsa da…'Vurulduk ey halkım, unutma bizi' sözleri yıllar öncesinde acı ve kederle birlikte az da olsa dingin bir umut taşırdı içinde. Şimdilerde yorgun bir umuda bırakıyor kendini. Aradan geçen bunca yıla karşın faillerin hala cezalarını çekmemesinin, adaletin yerini bulmamasının verdiği bir yorgunluk duygusu bu. Fakat o yorgunluğun rehavet ve suskunluk olduğunu hatırlatıyor yüreğim hemen bana. Toparlanıyorum ve hemen okumaya başlıyorum aşağıda yer verdiğim Mumcu'nun yazılarından en sevdiğim bir bölümü…
'Bir kişiye yapılan haksızlık,
bütün topluma karşı
işlenmiş bir suçtur.
bu bilinci paylaşmak ve
bu sorumluluğu yerleştirmek
zorundayız.
Uygarca paylaşılan sorumluluk bilinci,
özgürlüğün de,
demokrasinin de
tek güvencesidir.
Bu güvence sağlanmadıkça,
demokrasinin temeline
tek bir taş bile konmuş olamaz.
Unutmayalım ki cesur bir kez,
korkak bin kez ölür.
Önemli olan,
insanın böyle bir toplumda
'mezar taşı' gibi
suskunluk simgesi
olmamasıdır.'
Biz de susmayacağız ve unutmayacağız seni. Unutturmaya çalışsalar da…
Halk'ın unutmayacak seni!