Geçtiğimiz günlerde yerel bir gazete köşesinde okuduğum yaşanmış bir hikayeden etkilenerek sizlerle paylaşmak üzere konu hakkında küçük bir araştırma yaptım. 2010 yılı Mart ayında yaşanan bu hikaye İzmir'in herhangi bir ilçesindeki herhangi bir devlet hastanesinde geçiyor. Beş aylık hamile olan anne adayımız kontrollerini yaptırmak üzere geldiği devlet hastanesinde karnındaki bebeğin kalbi teklediği için yaşamasının imkansız olduğunu öğreniyor. Bu yüzden doğum yapmak üzere hastaneye yatıyor. Ne acıdır ki zavallı kadıncağız doğum yapmak üzere bekleyen ve yeni doğum yapmış diğer hastaların kaldığı odaya yatırılıyor. Bebeğini kaybetmek üzere olan bir kadının o odada yaşayabileceği 'travma' ne yazık ki hiç hesaba katılmıyor. Koca ise ne yapacağını bilmiyor. Kaybedeceği çocuğuna mı üzülsün yoksa psikolojisi hiçe sayılan zavallı eşine mi?
Kadının acısına acı katmamak belki de acısını bir nebze olsun dindirebilmek adına doğum yapacak ve doğum yapmış hastaları görmemesi için özel bir oda isteniyor. Özel insan olamadıklarından olsa gerek ki bu talepleri hemen karşılanmıyor. Özel oda için araya hatırlı kişiler falan sokuluyor. Belki hatırlı kişiler sayesinde belki çaresiz kocanın hastanedeki isyanı sonucunda özel oda işi halloluyor.
Eğer buraya kadar okuduklarınızın beni etkilediğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Katılıyorum buraya kadar acı vardı ama inanın bundan sonrası daha da acı…
Çocuğunu doğurması gereken kadına suni sancı iğneleri verilir. Sancılar sıklaşınca görevlilerden yardım istenir. Kadının beyanına göre görevliler; doğumun ameliyathanede olmayacağını, tek başına ve gerekirse tuvalette doğurması gerektiğini söyler. Evet, yanlış duymadınız. Tuvalet de…
Zavallı kadın bebeğini görümcesinin yardımı ile gittiği tuvalet de bulunan ve 'ördek' olarak tabir edilen yataktaki hastaların tuvalet ihtiyacını gördüğü plastik kabın içine doğurur. Görevlilere yönelen yardım çağrıları ise sonuçsuz kalır. Öyle ki sade ve sadece izlemekle yetinirler. Anne kadar babada zavallıdır. Ve belki de çaresiz. Ölü bebek belki şaşkınlıktan belki de çaresizlikten olsa gerek babasının getirdiği koli içine konulur.
Hikaye burada bitmez!

Geçmiş yıllarda sürekli oturup hasbıhal ettiğimiz bir emniyet müdüründen duyduğum ve çok sevdiğim bir söz vardır. 'Serçe yanında dişisi varsa kral tanımaz!' Bu sözün hikayesine girerek konuyu dağıtmayacağım. Ancak biz erkekler özellikle eşlerimizin yanında maruz kaldığımız haksızlıkların üzerine daha bir gideriz. Bu sebepten olsa gerek ki koca anayasal hakkını kullanarak şikayet yoluna gider.
Bu şikayet üzerine Hasta Hakları Kurulu toplanarak gerek başhekimin gerekse çalışanların normlara uygun davrandığı ve bu yaşanan hadisede hasta hakları ihlali olmadığı yönünde karar verir.
Bitmedi!

Koca belki acısının taze olması belki de cahilliği nedeniyle şikayet olarak yazdığı kelimelerde özensiz davranır. Kocanın yaptığı üç ayrı şikayetteki en ağır itham 'Sorumsuz Başhekim' şeklindedir. İfadeleri doğrudur, yanlıştır. Haklıdır, haksızdır. Bu tartışılır. Fakat bu ve bunun gibi ifadeleri dayanak göstererek Başhekim'in çocuğunu kaybeden kişiye karşı açtığı dava sonucunda tazminat kazandığını yazsam ne dersiniz?
Yuh yaa!

Siz siz olun şikayet ederken dikkat edin. Sonra tazminat ödemek zorunda kalmayasınız.