Türkiye son 23 gündür önemli bir süreçten geçiyor...
Taksim Gezi Parkı direnişi, toplumun tüm kesimlerinde yaşam alanını korumak ve insan üzerindeki baskı ortamının son bulması amacıyla destek gördü...
Direnen yığınların Taksim Alanı'ndan ve Gezi Parkı'ndan, çoluk-çocuk, genç-yaşlı ayrımı yapılmaksızın gaz bombaları ve tazyikli ilaçlı su sıkılarak insanlık dışı bir uygulama ile sürülerek çıkarılışını dünya alem canlı olarak televiyonlardan izledi...
Gelişmelerden kaygı duyan, yaşananlara tepki gösteren hemen her kesimden insanı sokaklarda ve alanlarda görmek olasıydı!..
Bir tek onlar yoktular!..
Konuyu Cumhuriyet sporda Sevgili Adnan Dinçer 'Alkatraz Suskunları' diye gündeme getirirken, futbol dünyasının vurdumduymazlığını, 'Çok yorgun düştükleri sezon sonunda kafalarını dinlerken, Avro hesapları içindeki dünyalarından başını kaldıracak zamanları yok' diye eleştiriyordu!..
Gerçekten nerede futbol dünyasının anlı-şanlı yönetici kadroları ve oyuncuları?
Hiç mi sıkıntıları yok; şike, tribün ve saha içi şiddet görüntüleri ile geçen iki yılda büyük zarar gören Türk futbolunun eleştirel bakış gerektirecek, itiraz edilecek hiç bir yönü yok mu?
Onlar söylendiği gibi 'kuytu dünyaları'nda kalmayı seçtiler...
Oysa, tribünde ve sokakta şiddeti yaşayanlar, ezeli rekabetin en büyük oyuncuları ayırım gözetmeksizin kol kola girip, geleceklerini belirleyecek istemlerini haykırdılar; özgürlüklerinin savunucusu olduklar... Tribünde kardeşçe birlikte maç izlemenin özlemini dillendirdiler...
Onlar, kafalarındaki Avro hesaplarından kurtulamadıkları içindir ki, rahmetli Metin Kurt'un, 'Artık hiç bir şut emekçi kalesine girmeyecek', 'Önce sporda ter dökenler kurtulacak' söylemiyle kurduğu Devrimci Spor Emekçileri Sendikası (Spor Emek-Sen)'nı da tanımamış ya da ıskalamışlardı!..
Oysa unuttukları bir şey vardı...
Yeni sezonda ve her zaman o mücadelenin içinde olup gaz bulutları içinde savrulan genç yüreklerin önünde oynayacaklardı son oyunlarını da!..
Ama hangi yüzle!..

X

Türkiye'de gençliğin en büyük direnişinin yaşandığı, halkın da destek verdiği ve tarihin yeniden yazıldığı bugünlerde, belleğimizde izdüşümü olanları da anımsıyoruz!..
Üstad Bekir Coşkun, 2005 Nisan ayında 'Kayıp Şeyler' başlıklı yazısında, 'İnsanlıktan söz edemez olduk' derken şöyle sesleniyordu:
'Ben aslında insanım...

Kimliğimde sevgi ve barış var.

İnsan olmanın gururunu da, sorumluluğunu da unutmam.

Her insan gibi özlemlerim, tepkim, eleştirim, arayışım olmalı.

Ama...

'İnsanlar' bu ülkedeki 'insani değerleri' silip, yerine ikiyüzlülüğü, yalakalığı, çıkarcılığı, avantacılığı koydular.

Hukuk dahi buralarda suçsuzdan-haklıdan yana değil.

Bu akşam televizyon haberlerine bir bakın; hukuksuzluk içinde yok olan, güçlünün ezdiği, mazlumun tükendiği bir toplum göreceksiniz.

Böyle mi olur insan?

'İnsanlıktan' söz edemez olduk.

'İnsanlığımızı' elimizden aldılar.'

Bu sitem 'laf olsun' diye değildi kuşkusuz!..
Onuru, yüreği incinen her insan adına bir haykırıştı!..

X

İşte o nedenledir ki...
Yasal gerekçeler öne sürülerek; yönetmelikler çıkarılarak; her alanda yok sayılarak; ensesine binilen, yıldırılan...
Kırılan,incinen, ötelenen ve itilen gençlik kentlerin alanlarına çıktı, yollara düştü!..
Onurlu, gururlu, özgürlük savunucusu genç yığınlar, önce insan olduklarını anımsatarak başlattılar Taksim Gezi Parkı'nda ve Tükiye'nin her köşesinde hak arama mücadelelerini...
İnsanlık onurunun ayaklar altına alınmasına izin vermeyeceklerini...
Kendilerini ezdirmeyeceklerini...
Yaşam alanlarına müdahale ettirmeyeceklerini gece-gündüz direnek gösterdiler!..
İstemlerinin 'insancıllığını' haykırırken, her türlü baskıya karşı bedenlerini ortaya attılar...
İnsanlık onurunu dimdik ayakta tuttular...
Duruşlarıyla!..
Spor olsun diye değildir o mücadele!..