Avrupa Şampiyonası 2012 Elemeleri’’nde arka arkaya iki maç kaybettik’…
Biri bugüne kadar hiçbir elemeye katılmamış, Dünya Şampiyonu apoletli Almanya’’ya diğeri ise Kendi halindeki komşumuz Azerbaycan’’a karşı’…
Biri bugüne kadar hiçbir elemeye katılmamış, Dünya Şampiyonu apoletli Almanya’’ya diğeri ise Kendi halindeki komşumuz Azerbaycan’’a karşı’…
İkisinde de kıyamet koptu. Kimilerine göre ’“kantarın topuzu kaçtı’”, kimilerine göre az bile söylendi. Ama ortada yadsınamayacak gerçekler de vardı. Hiç bir ön yargı taşımadan, öfke seline kapılmadan, ama realiteyi de göz ardı etmeden durumu irdeleyelim, Ne dersiniz?
Almanya maçı öncesi, formda Dünya takımı Panzerler’’i durdurmanın yollarını aramak maça odaklanmak yerine önce Ulusal Takım’’ı bir tek futbolcuya (Arda) ya indirgedik. İkincisi bayatlamış tartışmaları ısıtıp, dünyanın en büyük bir-iki kulübünden biri olan Real Madrid’’e yeni transfer olmuş ve yolunu çoktan çizmiş Mesut’’un kararlarını yeniden sorgulama işgüzarlığına giriştik, Hamit’’le Nuri’’yi Mesut’’la karşılaştırıp, bu içi boş tartışmayı gündemde tuttuk.. Yetmedi prim konusunu ağızlara sakız ettik. Yani futbolcunun kafasından maçı ve sahadaki oyunu tamamen sildik.
Arda 15 milyon EURO değerli yıldız futbolcu, Mesut da artık bir dünya yıldızı’… Bu konular medya açısından ve özellikle Alman Basını tarafından albenili bulunabilir.
Ama topu hemen medyaya atmak da iş değil. Bu konuda Ulusal Takım yöneticilerinin söyleyecek birkaç sözü olmalıydı ve rota bu ceviz kabuğunu doldurmayacak konulardan çevrilip, maça yönlendirilmeliydi. Hiddink’’i geçtik, Ulusal Takım Sorumlusu olan Eski Bursaspor Başkanı Levent Kızıl’’ın ortaya çıkıp birkaç kelam etmeliydi. Psikolojik etmenlerden Avrupalı meslektaşlarından kat kat daha fazla etkilenen ve yıllarca hamasetle ’“Vatan ’– Millet ’– Sakarya’” futbolu oynamaya alışmış, son dakikalarda mucizeler yaratmanın beklentisi içindeki futbolcumuzun biraz daha ayakları yere basması futbolun bir ’“oyun’” olduğu ve bu oyunda kazanmak için teknik- taktik ve startejinin yanında savaşım gerektiği belleklere kazanılmalıydı. İki yalancı yenginin zafer sarhoşluğu yerine son dünya kupasından dersler çıkarılmalıydı.
Takımlar arasındaki güç dengesinin ön önemli ölçütü FIFA Dünya Klasmanı (FIFA World Ranking) baz alındığında son sıralamada İspanya (1824 puan) ve Hollanda (1663 puan)’’nın ardından 1490 puanla Brezilya’’yı geçip, üçüncü sıraya yerleşen Almanya’’ya karşı alınan yenilgi ’“normal’” karşılanabilir. Bu bir durum tespitidir. Ancak sahada sergilenen Almanya’’ya antrenman bile veremeyecek, gurbetçilerin işyerlerinde Alman çalışma arkadaşlarının yüzüne bakamayacağı derecede kötü futbolun ne Hiddink, ne de Futbol Federasyonu tarafından bir açıklaması olamaz.
Son Avrupa Şampiyonası’’nda sınıf atlayan Türk Ulusal Takımı, Dünya Kupası’’na kalamamaktan çok bu maçtaki futbol anlayışıyla sınıftan kovulmuş, tekrar ’“onurlu yenilgiler devri’”nin başladığı sinyallerini vermiştir. Bu bir maçlık yangın değildir.
Bu futbolcu seçimlerinden, Hiddink’’in yardımcı kadrosunun oluşturulmasına, maçlara hamasetten uzak, reel hazırlık dönemleri geçirmemenin sonucu, 6+2+2 gibi Türk Futbolu’’nun özellikle de Ulusal Takım’’ın altına dinamit koyan bir uygulamanın Berlin Olimpiyat Stadı’’nda yansıyan izdüşümüdür. Ve bu bir ön uyarıdır.
Ancak bu ön uyarıdan ders alınmamıştır. Azerbaycan karşısına da aynı moral bozukluğuyla, yine maçtan uzak ’“Hiddink’’in söylemleri ve Hollandalı Hoca’’nın yeterince çalışıp çalışmadığı’” yönündeki gündem maddeleriyle, ’“Bize bir şey olmaz. Ne yapar eder çeviririz’” mantığıyla hazırlanılmıştır. Yine futbolcunun arkasında hocanın arkasında yalın ve net bir şekilde kimse durmamış ve bulanık suda balık avlanılmasına fırsat tanınmıştır. Ne va ri Anayasa’’nın bile hallaç pamuğu gibi atıldığı ülkede nedense Hamurabi Kanunları misali bir türlü değiştirilemeyen Milli futbol kuralları, yine inatla değiştirilmemiş, dünya üçüncüsünü yenme hırsını taşıyan Berti Vogs’’in Azerbaycan’’ı karşısına biraz makyaj, bir iki yasak savan oyuncu değişikliğiyle çıkılmıştır. Bir yandan kendini dev aynasında görerek, bilinç altında ise yıkık, bıkkın ve bezgin bir şekilde sahaya çıkıp yenilmiştir. Hem de iki kişinin topun üstünden atlayıp üçüncüsünün kalemize yönlendirdiği sözüm ona çalışılmış ama Türkiye için utanç kaynağı bir garip korner sonucu’…
Lüksemburg ilk gollerini bize karşı attı. San Marino futbol tarihinde ilk korner atışını kalemize kullandı. Balıkçıların, banka memurlarının, ayakkabıcıların takımına (İzlanda) yenildik, sıcak diye Finlandiya’’yı Antalya’’ya götürüp boyumuzun ölçüsünü almıştık. Ancak o günlerin geride kaldığını düşünüyorduk.
Yine FIFA Klasmanı’’na göre 882 puanla 21 sıradaki Türkiye’’nin 287 puanla 102. sıradaki Azerbaycan’’a yenilmesinin günümüz Türk Ulusal Takımı için bir açıklaması olamaz diyoruz. Hadi golü yedik. Futbol kazalar olur. Ama kalan süre zarfında, Avrupa’’nın ilk beşinde ’“marka değeri’” ne sahip olduğu öne sürülen Süper Ligimizin ürünü ’“Ulusal Takım’” ın Azerbaycan gibi bir takım karşısında, Hamit’’in birkaç çırpınması dışında yapacak başka şeyleri olması gerekmez miydi?
Bu maçın akşamında son dört dakikada dört kez el değiştiren Belçika ’– Avusturya düellosunu izlerken, sahadaki futbolcuların ulusal forma için çırpınışlarını, kenardaki Leekens (O da diğerleri gibi Trabzon’’dan kovulmuştu) gerek oyuncu değişiklikleri, taktik varyasyonları gerekse hal ve hareketleri ile oyuna nasıl katkı sağladığını iç geçirerek izledik. Avusturya teknik patronunu ve aralarında Veli ve Yasin gibi Türkler’’in de yer aldığı futbolcuların 10 kişiyle çırıpnın didinmelerini ve takımlarını, ülkelerini 90+4’’te ipten almalarına öykündük.
Hani biz bayrağımızı, ülkemizi Avrupalı’’dan daha çok severdik?Hani Ulusal görev her şeyden önde gelirdi?
Yoksa, Dünya ikinci oldukları için 50 milyon dolarlık sözleşmeleri bulunan basketbolculara Milletin trilyonlarını saçmaktan çekinmeyen ve bunun sevincini bile doyasıya yaşatmayan Orient Bahşiş Kültürü, giderek ulusallarımızı da jeton atılmadığı sürece çalışmayan birer prim makinasına mı çevirdi?
Özetle; Hiddink gibi bir dünya markasını dünya futbolunun en yüksek ücretlerinden birini ödeyerek getiren Türkiye gerekli alt yapıyı hazırlamadığı için hüsrana uğramıştır ve bu kafayla gittiği sürece de uğramaya devam edecektir.
Terim’’in istifasında ve Hiddink’’in göreve getirilmesinde kestirip atamayan ve konuları sürüncemede bırakan Federasyon, yeni yapılanma sürecinin temellerini hep soru işaretlerinin üzerine kurmuştur.
Hiddink göreve getirilirken, Türk futbolu’’nun geleceği yakalayacak onca yetenekli teknik adamı varken ve Derwall ’– Mustafa Denizli, Piontek ’– Fatih Terim modelleri ortada dururken, eski dönemin devamı Oğuz Çetin’’de ısrar edilmiştir. Kişiliği ve futbolculuğuna en ufak bir söz edilemeyecek, ancak dingin kişiliği ve radikal çözümlerin adamı olmaması, geçmişte de parlak bir teknik adamlık kariyeri olmaması nedeniyle Çetin isabetli bir seçim olmamıştır. Hiddink’’in yanında yetişip gelecekte Türk futbolunu sırtlayacak adam değildir Sayın Çetin’…
Üstelik yeni dönemin Ulusal Takımı’’nda hazırlıklara ’“usta’” Hiddink değil, ’“çırak’” Oğuz Çetin başlamıştır.
Ulusal Takım’’ı kulüp takımı olarak görme yanılgısına düşülmüş, sınırlı sayıda futbolcu arasında rotasyon yapılarak Ulusal Takım’’daki kuşak yenilemesi gereğince gerçekleştirilememiş ve formsuz, kendi takımlarında oynayamadıkları için maç eksiği bulunan sakat ve sakatlanmaya eğilimli futbolcularla sahaya asla tam kadro çıkarılamamıştır.
Hangi akla hizmet ettiğini bilemediğimiz bir mantıkla, Ulusal forma, formda, çıkış arayan futbolcular yerine ağabey ’– kardeş ilişkileri içinde belli isimlerin tekeline alınmıştır.
Fellik fellik golcü ararken, kariyerinde Avrupa Şampiyonluğu bulunan Fatih Tekke gibi isimler dışlanmış, Gökdeniz gibi, Nuri gibi dış dünyanın el üstünde uttuğu futbolcular ya çağrılmamış, ya da kerhen kadroya alınmıştır.
ABD Kampı’’na çağrılan Sinan Bolat, Volkan Şen, Ceyhun Gülselam, İsmail Köybaşı, Sercan Yıldırım gibi genç yetenekler bir kenarda unutulmuş. Liglerde boy gösteren Hasan Ali, gibi gençler görmezden gelinmiştir. Formsuz oyuncular kadroda tutulurken onca dünya yıldızını geride bırakıp Scuhster’’i de kendine hayran bırakan İbrahim Üzülmez gibi deneyimlerden ’“Kulüp takımı gibiyiz. 30 kişilik çekirdek kadromuz var’” mantığıyla yararlanma yoluna gidilmemiş, Sabri’’den sol bek yaratma çaresizliğine düşülmüştür.
Daha kasım ayı gelmeden Beşiktaş ve eleme oynamayan Bursaspor dışında takımımız kalmamıştır. Bu da ’“Bizim yeterince yabancımız yok. Onun için başarılı olamıyoruz’” düşüncesinin iflasıdır. Ne yazık ki Aziz Yıldırım’’ın kişisel tatmini dışında Türk Futbolu’’na bir şey kazandırmayacağı ortada olan 6+2+2 kuralı özellikle Ulusal futbolcularımıza ilk onbir kapılarını kapatmış ve çok şeyler beklediğimiz Hiddink’’e yeterli bir futbolcu portföyü bırakmamış ve futbolcu seçimlerinde saçmalamalara yol açmıştır. Avrupa ve dünya genç yıldızlarıyla rakiplerini forse ederken, Necip gibi isimler kulübede ’“pantolon eskitmeye’” mahkum edilmiş, dolasıyla fizikli, savaşcı, dinamik bir ulusal takım yaratmanın kapıları kapanmıştır.
Yayın ihale bedeli 350 milyon dolar olan Süper Lig’’in, İzmir’’den İstanbul’’a Karabük’’ten, Ankara’’ya ’“patates tarlaları’”nda maç oynatılarak kalite ve seyir zevki azıltıldığı gibi savaşım düzeyi de düşürülerek, Türk Futbolu Avrupa’’daki mücadeleci atmosferin dışına itilmiştir. Gol ortalamasının yerlerde süründüğü, beraberliklerin , tek gollü yengilerin olağan skorlar haline geldiği kısır çekişmenin dolasıyla Ulusal Takım’’a bir şeyler katması da düşünülemez.
Böylelikle Türk Futbolu giderek değişen yeni dünya futbol düzeninden soyutlanmaya başlamış ve ne yazık ki ulusal futbolumuz ’“durdurun dünyayı inecek var’” diye haykırmaya başlamıştır.
Acı ama, gerçek budur.