Ayrışmasız toplum için sorumluluk kimin? Çok zor bir soru…
Ayırımcılık ya da ötekileştirme dediğimiz olgunun ilk temelleri daha doğduğumuz an ya da küçücük bir çocukken atılıyor. Babamız sağ kulağımıza ismimizle birlikte dinimiz hatta mezhebimizin ne olacağını fısıldıyor. Bir diğerimiz ayinle kutsal İsa adına vaftiz ediliyor. Kimimize ise bebe yaşlarda iken alevi olduğunu arkadaşlarına söylememesi sıkı sıkı tembih ediliyor. Bazılarımıza da 'onlar Ermeni veya Kürt, samimi olma, uzak dur' diye küçük yaşlardan itibaren gözdağı veriliyor.
Çoğunluk, gözlerini dünyaya bu örneklere benzer bir şekilde, keskin bir kimlik ayrışmasının sınırları içerisinde açıyor veya yetiştiriliyor. Toplumun yapı taşları ve en küçük birimleri dediğimiz ailelerin çocuklarına diledikleri dil, din ve aidiyatlarını öğretmeleri aslında en doğal hakları...
Doğal ve normal olmayan; Türkiye gibi çeşitli alt kimliklerin yüzyıllardır yan yana yaşadığı geniş bir coğrafyada insanlarımızın hala bir mozayik oluşturmayı becerememiş olması. Birbiriyle kaynaşamaması. Kendinden olmayanı yabancılaması. En kötüsü ise düşman görmesi, husumet gütmesi…
Türk Ulusu bin yıldır Anadolu'da yaşamaktadır. Doğrudur. Ama aynı süre içerisinde Kürtler, Ermeniler, Süryani, Fars ve Araplar'ın da bu yarımadada varlıklarını sürdüklerini kabul etmeliyiz. Bu topraklarda Müslüman Türkler'den önce Hristiyan Ermeni ve Rumlar yaşıyordu. Anadolu, tek bir ırk ya da dinden gelenlere ait olamayacak kadar zengin bir tarihe sahiptir. Bunu bile bile inkar etmek; gerçeklerle yüzleşmekten kaçmak, ırkçılık ve mezhepçilik yapmak, ayrışma ve bölünmeye çanak tutmaktan başka bir işe yaramıyor ne yazık ki…
Ötekileştirme ve ayrışmayı önleyecek en büyük ve önemli güç odağı bir toplumun başındaki siyasi iradedir. Bu bağlamda vatandaşlarına eşit yaklaşmak isteyen tüm devlet aygıtlarının birinci görevi; heterojen bir ulusu oluşturan tüm unsurlarının barış ve uyum içerisinde birlikte yaşamalarını sağlamak, bunun için gerekli politikaları oluşturmak ve yasalarla uygulamaktır.
Ancak siyasi iktidarların görevleri dışında bir diğer önemli etken de toplumu oluşturan bireylere düşen sorumluluklardır. Bu; fertlerin daha bebeleri dünyaya gelmeden önce başlaması ve ölünceye kadar sürdürmesi gereken sorumluluklardır.
İnsanın kendisinden olmayan komşusuna, köylüsüne, mahallelisine, kasabalısına, hemşehrisine 'kendi gibi yaşama hakkı tanımayı, aynı coğrafyada aynı kaderi paylaşan insan gözüyle bakmayı' öğrenme sorumluluğudur.
Önce kendimize sonra da etrafımızdakilere, hiçbir insanı din, mezhep, etnik köken gibi nedenlerle hor görme, aşağılama hakkına sahip olmadığımızı belletme sorumluluğudur.
Anadolu dediğimiz Türkiye coğrafyasının yalnızca bir ırk ya da dinsel grubun babasının malı olmadığını birbirimize hatırlatma sorumluluğudur!
Çocuklarımıza özgür iradeleri ile karar verebilecekleri yaşa gelinceye kadar 'bebekken kulaklarına fısıldadıklarımızın karşısında yer alan ve verdiğimiz göz dağlarının işaret ettiği ötekileri de tanıma ve anlama fırsatı verme' sorumluluğudur…