Hayat ve ölüm ikileminde çoğu kez düşünür insan. Daha doğrusu başına olumsuz bir şey geldiğinde hep teselli etmez mi kendini: 'Ölümün dışında her şeyin çaresi var' diye. Çünkü bazen en amansız hastalığın bile çaresi vardır doğada.
Bir tek ölümün çaresini bulamamış insanoğlu, Ölümsüzlük'ten yaratılmış olsa bile.
Ölüm zaten insanın mayasında varmış da… Asıl mesele, yüz yıllardır türlü kavgalar, savaşlar, soykırımlar, afetler yaşamış olan insanoğlu aslında bir tek acı'nın çaresini bulamamış. Her türlü acıya dayanıklı yaratılmış olsa bile. Bir arada yaşamayı özümseyememiş; din, dil, ırk ayrımı gözetmemeyi öğrenememiş insan. Var olması için barış dışında bir seçenek olmasa bile.
Bir yerlerde insanlar birbirini öldürüyor. Bunlara birebir tanık olmasak da haberlerden duyuyor, gazetelerden okuyoruz. Ölen bizim insanımız, öldüren de bizim insanımız, insanımızmış ne yazık ki! Bu da böylesine bir anlaşılmazlık ve anlamsızlığın doğurduğu bir gerçek işte.
Öyle bir acı ki yaşadığımız, 88 yıl önce kurulan, binlerce askerimizin bu topraklar uğruna şehit verilerek kurulduğu Cumhuriyeti'mizin yıldönümünü kutlayamadık. Halbuki zor dönemlerde daha ihtiyacımız vardır birbirimize kenetlenmeye. Bir yanda askerlerimiz şehit olurken, bir yanda kutlama yaparak sevinecek halimiz yoktu ki! Amaç, bizi biz yapan, bizim hatırlamamıza gerek olmayan en önemli değerlerden birini hatırlatmaktı. Aksi takdirde bazı köşe yazarlarının, 'Cumhuriyetin yerinde yeller esiyor' yazılarına sık sık muhatap olmamız kaçınılmaz olacaktır. Eleştiri paketi içinde yazılan ama Cumhuriyeti özümsememiş, anlamamış, değerlerini kurtarmak yerine yerinde oturarak konuşan zihniyetin temsilcileridir bunlar. Biraz da bunlardan dolayı değil mi yaşanılan acılar!?
''Hafif acılar konuşabilir ama derin acılar dilsizdir'' sözündeki gibi son iki haftadır duyuyoruz, acıyoruz, ağlıyoruz ve bazen konuşamıyoruz artık.
Ertesi gün daha rahat nefes alabileceğiz umuduyla uyanmamıza rağmen, arka arkaya gelen felaketler nedeniyle adeta dumura uğradık. Son günlerde terör ve depremle yaşadığımız kayıplar sonucunda geride kalanların durumunu izlerken, hikayelerini okurken biz de bu duruma geldik. Şehitlerimizin üzüntüsü, bunun yanında her sabah uyandığımızda yine hangi kötü haberi duyacağız duygusuyla yaşadığımız kalp çarpıntısı…Bunun yanında depremdeki 600'ü aşkın kaybımız, geride kalanlar ve hala canlı bombalarla devam ettirilmek istenen terör manzaraları…Hani nefes almak bazen daha bir zorlaşır ya, işte biz de o duruma geldik.
Bazısı bunu 2012 kehanetiyle, bazısı dünyanın çivisinin çıkması ile, bazısı dibe vurduktan sonra yaşanacak yükselişle açıklayadursun bakalım. Söz uçar gider de, önemli olan elimizi taşın altına koyabilmektir. Toplumdan her kesim insanın 'ben ne yapabilirim' sözünden ziyade bir şeyler yapabilmesidir deva olacak olan.
Çok kısa bir zaman dilimi içinde meydana gelen olaylarla ruhen baş edebilmek, daha doğrusu nefes alabilmek için oksijen çadırına girmemiz gerekiyordu Türk halkı olarak. Herkes farklı bir yöntemle girdi bu çadırına. Kimi yardım ederek birebir, kimi gönüllü olarak, kimi yardım etmeye çalışarak, kimi pasif oturup düşünerek, kimi hiç haber dinlememeye karar vererek, kimi de, nasıl oluyorsa, pek aldırmayarak. Unutmamamız gereken bir şey var ki, her ne şekilde girersek girelim oksijen çadırına, o aldığımız nefesi sadece kendimiz için almayalım. 'Buradan çıktığımızda gerçekten nefes alabilecek miyiz acaba?' dememek için. Bilinmezliklere, ihtimale daha az geçit vermek için, kaderin bizim elimizde olan parçasıyla oynayabilmek için, belki de acı'ya çare bulabilmek için. Acıyı dillendirebilip, üzerine gitmek, bir şekilde bulunabilecek o çözümü birileri adına hayata geçirerek, yaşanacak başka acılara izin vermemek için. Acıyı yaşayıp susmamak için. Mümkün mü? Kim bilir, böylelikle bulabilir insanoğlu bir gün acı'nın çaresini.