RÖPORTAJLAR
7 Mayıs 2015 Perşembe

Soma bende yara oldu, kalbimde bir yara…

Facianın ilk gününden itibaren Soma’da olan, bir yıldır gazetesi ile Soma arasında haber köprüsü oluşturan Hürriyet Gazetesi muhabiri Banu Şen, 13 Mayıs 2014’ten bugüne yaşadıklarını, yaşananları anlattı. Habercilerin sıkça başına gelen mesleki travmayı atlatamayan Şen için Mayıs ayı, artık en sevdiği, doğduğu ay değil; Mayıs demek Soma demek, ölüm demek çünkü…

Soma bende yara oldu, kalbimde bir yara…

12-13 yıl önce Diva’da yollarımız kesişmişti Banu Şen’le. Kısa bir süre birlikte çalışmıştık, sonra ayrıldı, önce Milliyet, ardından Hürriyet. Hala Hürriyet’te. Çocuksu neşesi, kahkahaları, hayatı hiç de ağıra almayan keyifli hali, bir de her uçak yolculuğunda dillere destan uçuş korkusu ve o korkuyu atmak için bulduğu yöntemle gülümsetti hep beni.
13 Mayıs 2014’ten, o meşum günden sonra… Banu değişti. Neşesini sosyal alemdeki paylaşımlarıyla bile arkadaşlarına geçiren o yerinde duramayan kahkahalı genç kadın gitti, yerine başka biri geldi. Ona benzeyen, ama 13 Mayıs’tan önceki gibi olmayan birine…
Hafızalarımıza kazınacak o facianın ilk gününden itibaren olay mahallindeydi yüzlerce meslektaşıyla birlikte. Azala azala az kaldılar günler/aylar geçtikte; Banu hep o azın içindeydi bir yıl süreyle. ‘Unutma/unutturma’nın yılmaz takipçilerinden oldu. Ne unuttu, ne unutturdu, gazetesi ile Soma arasındaki haber köprüsü kurdu. Bazen gözlerimizi yaşarttı, bazen içimizi kanattı, bazen gözümüzü açtı o haberlerle. Anladım ben onu. Banu, Soma’da tutuklu…
Sevecenlikle/takdirle izlediğim genç meslektaşımın, 1 Mayıs’ta "Bayram gelmiş neyime/Kan damlar yüreğime misali... yüzlerce işçinin ölümüyle ilgili haber yaparak geçirdiğim şu günlerde, şu 1 Mayıs'ta... İçimde bir gram bayram coşkusu, sevinci falan yok...” diyen, işçi bayramını kutlamaya takat bulamadığını ifade ettiği, içini ortaya koyan paylaşımını görünce aradımhadi konuşalım’ dedim. ‘Sen içini dök, ben kayda geçeyim…’

Geldi, dışarıda 1 Mayıs coşkusu, sloganlar… Egedesonsöz ofisinde Soma kederi… Ve kayıt başladı.

GÖNÜL SOYOĞUL: Seni tanıdığımda çalışma hayatı içerisinde herkes gibi gailesi olan, çocuğunu büyütme derdinde ama kesinlikle hep neşeli, hep kahkahalı genç bir anneydin. Hala da gençsin ama senin paylaşımlarını izlerken değiştiğini gözledim. Sen Soma’da sanki büyüdün Banu. Doğru mu?


BANU ŞEN:
Doğru. Aşağı yukarı 18 yıl oldu gazeteciliğe başlayalı. Birçok şey gördüm, yaşadık ama Soma’dan sonra insan olarak da hayatım değişti, gazeteci olarak da… Bütün her şeyin 13 Mayıs’ta değiştiğini düşünüyorum. Sonuçta 40 küsur yaşındayım. Gazetecilikte, bu bölgede bir sürü ciddi olay yaşadım, haber yaptım. Ve tam da o döneme, gazeteciliğimin biraz daha yolunu bulma dönemime denk gelmesi… O faciadan sonra gazeteciliğimin de değiştiğini düşünüyorum. İnsan olarak da çok değiştim.

- Ne oldu Banu?

ŞEN:
Hayatta ölüm dışında hiçbir şeyin gerçekten önemli olmadığını… Bunu herkes söylüyor ben de çok söylüyordum ama bunun gerçekten doğru olduğunu gördüm. Bu sadece bir cümle olmaktan çıktı benim için. 300 insanın bir nefeste bir anda öldüğünü, dışarıda onları bekleyen yüzlerce insanın feryatlarını duydum, gördüm ve o insanların 1 yıldır hep yanındayım, hep gidip geliyorum. 1 yılda o ölümlerden sonra neler yaşadılar ya da nasıl yaşayamadılar o hayatı onu gördüm. (kollarını göstererek) konuşurken tüylerim diken diken oluyor. Ben Soma’dan döndükten sonra ağlayamadım. Ağlamak istedim, döndüm, kaskatı geldim. Yaklaşık 20 küsur gün kaldım. Herkes döndü ben kaldım. Gidip gelenler vardı. Daha sonra Ankara’dan ekipten gelen arkadaşlar vardı. Buradan 1-1 buçuk saatlik mesafede olmama rağmen dönmedim, gece gündüz sürekli çalıştım ve o yol mesafesinde bile kopmak istemedim. Gazete de zaten kalmamız gerektiğini düşündü. Çünkü her taşın altından bir haber, bir dram çıkıyordu. Ben eminim ki orada 1 yıl kalsam, bütün yıl her gün bir haber bulurdum yapacak. Zaten de öyle oldu. 1 yıldır yaptığım bütün haberler genelde Soma haberleri. Bir şekilde Soma’yla madenlerle ilgili. Çantamda iddianameyle geziyorum. Madenler ilgi alanıma girdi. Mesela Ermenek’le ilgileniyorum şu anda. Çantamda Ermenek dosyası var. 
-Neden kopmadın, kopamadın Soma’dan?

ŞEN:
Bir sürü olayın haberini yapıyoruz, gidiyoruz görüyoruz, içselleştiriyoruz. Şehit cenazelerinden çok etkilenirdim, şehit ailelerinin hikayelerinden etkilenirdim. Kaza ya da ani ölümlerden etkilenirdim. Haberlere gidip geliyordum ama bu kadar içselleştirmiyordum. Olayın acısı bir iki gün sonra geçiyordu ama Soma böyle olmadı. Madenlerle ilgili daha önce de haber yapıyorduk, bir kişinin öldüğü, 15 kişinin öldüğü kazalar vardı. Mahsur kalan, göçük altında kalan… Bunları biliyordum ama aslında madenlerin ne olduğunu bilmiyormuşuz. Ben şu anda yaşarken, yerin altında neler olduğunu bilmek beni çok rahatsız ediyor artık. O herhalde değiştiren. Onun verdiği rahatsızlık. Bir dipsiz kuyu gibi ve orada yaşananlar, insanların anlattıkları hikayeler… Hem yoksullukları, hem bir yudum ekmek için o karanlığın içine, kimsenin giremeyeceği, hele o kadar düşük maaşlarla giremeyeceği sadece bir ekmek parası için o şartlarda çalışıyor olduklarını… Ben böyle bilmiyordum. Yaşadıkça, oraya gidip geldikçe bu faciadan sonra ben de onlarla iç içe girip kazmaya başladım. Benim kazma küreğim yok ama ben de başka şekilde kazmaya başladım.

-Nasıl bir hesaplaşmaya dönüyor içini kazmak? Ne çıkarıyorsun içinden?

ŞEN:
Rahat olmam batıyor. Rahat hayatım batıyor bana.

-Mutlu olduğun için utanıyorsun…

ŞEN:
Öyle bir şey yaşadım. Uzun bir aradan sonra eve döndüm. Ben kızımla yalnız yaşıyorum. O gazeteci bir anneye alışık sürekli seyahat ettiğim için. Ama akşam ya da ertesi ya da 3 gün sonra dönerim ama mutlaka günde 5-6 kere, belki de meslek hastalığından sürekli ararım onu ‘geldin mi gittin mi’ diye. Ben Soma’ya gittikten sonra iki gün hiç aramamışım. Hiç farkında değilim. ‘Kızım nerede kalıyor kimin yanında’ hiç düşünmemişim… Döndüm ve kızım bana ‘arkadaşlarıma demek ki annem o kadar kötü ki, aramadı iki gündür’ dediğini söyledi. Ne halde acaba diye düşünmüş. Geldikten sonra da enteresan bir şey oldu. Çok özledim kızımı ama arkadaşı da bizdeydi, bizde kalıyordu. Gülüyorlardı. Zaten olayın üstünden de 1 ay geçmiş. Bir an onun gülmesi bana battı. Çünkü hiç gülünmeyen sürekli ağlanan bir ortamdan geldim. Evdeki koltuğum battı, her şey battı. Kızımın gülmesinden bile rahatsız oldum döndükten sonra. Ben çok gülen çok neşeli bir insandım, öyleyim de ama hala içimde buruk bir şey var. Sanki Soma bende bir yara oldu. Kalbimde bir yara var. Öyle hissediyorum

-Yaraya tuz basmaya devam ediyor, kaçmıyor, sürekli gidiyorsun ama…

ŞEN:
Sürekli gidiyorum. Gidemeden duramıyorum. Çok fazla haber kaynağım var orada. Bazen birisiyle görüşmeye, bir bürokratla ya da bir madenciyle. Tanıdığım madenci eşleri var. Onlara gidip kahve içiyorum. Sohbet ediyoruz. 1-2 saat onlarla konuşuyoruz. Onlar da seviyor benimle konuşmayı.

-Destek aldın mı bu süreçte?

ŞEN:
Destek almadım. Döndüğümde almak istedim aslında, çünkü kötüydüm. Bir gün kadın kuruluşlarından birinin bir toplantısına katıldım. Soma’yla ilgili bir toplantıydı. Psikologlar Derneği de vardı. Orada biraz sohbet ettim. Sdece ben değil Soma’da bulunan bütün gazeteciler, herkes bu acıyı yaşadı. Ben sadece biraz daha uzun kaldım. Belki kadın olmanın anneliğin de verdiği bir şey oldu. Daha duygusallaştım. Orada arkadaşlarımız da benzer duygunun nedenini araştırıyordu. ‘Marmara Depremi’ni gördük. 30-40 bin insan öldü ama hiçbiri Soma’da o gece gördüklerimiz kadar bizi vurmadı’ diyordu. Bunu Psikologlar Derneği’nden birisiyle konuştum şimdi adını hatırlayamıyorum ‘biz neden böyle bir şey yaşadık’ diye sordum. ‘Çok facia görüyoruz kaza görüyoruz, niye bu? Diye sordum. Dedi ki ‘anlattıkların bir doğal afetti. Ya da birisi kaza. Deprem sonuçta yer sarsılması, bilimde de var. Bu doğal afet engelleyemeyeceğin bir şey ama siz burada engellenebilecek halde, insanların bu şekilde ölmelerini hazmedemediniz. O yüzden bu kadar etkilendiniz’ Orada bulunan herkes bir travma yaşadı zaten. Ben uzun kaldığım için ve hala da o hayatların nasıl devam ettiğini bildiğim için hala etkileniyorum. Büyük travma yaşadım. Bir gazetecinin olayın içine bu kadar girmesi, travmaı yaşaması çok normal bir şey mi bilmiyorum. Olmaması gerek belki. Ama bunu da inkar edemiyorum

-Facianın ilk günü, nasıl bir tabloyla karşılaştın?



ŞEN:
Ajanslara önce iki üç cümle geçti ‘işçiler mahsur kaldı’ diye. Yarım saat içinde Maden-İş temsilcisinin açıklamasıyla içeride yüzlerce işçinin olabileceği söylenince bize İstanbul’dan haber geldi. Foto muhabiri arkadaşım Turhan Gültekin’le ‘atlayın gidin’ dediler. O gün benim üstüm çok inceydi. Etek, babet ayakkabı, üstümde de ince bir mont vardı. İki dakika eve uğrayıp kot, spor ayakkabı, üzerime de bir mont alıp hemen yola çıktık. Yanımıza da bir iki şişe su ile birkaç bisküvi… Soma’ya girdiğiniz anda hastanenin önünü gördüğümde dedim ‘Allah’ım bu ne? Sanki bütün Soma sokakları boşalmış o hastane caddesinin önünde. Hepsi mi yakını?’ algılayamıyorsun. Bilmiyoruz ne olduğunu. Sürekli değişik rakamlar geliyordu içeride mahsur kalan sayısıyla ilgili. O caddeyi gördüğüm anda ‘ya bu çok büyük bir facia ya da böyle bir şey olduğu için insanlar haber alamıyorlar madendeki yakınlarından ve herkes hastaneye geldi herhalde’ diye düşündüm. Hastanenin orada dururken birkaç tane insanla konuştuk ve bunlar kendi vardiyası olmayan madencilerden biriydi. Bana ‘abla içeride çok büyük facia var. Ben size söyleyeyim en az 400-500 ölü dedi. Ben onu duyunca Turhan’a ‘ben madene gidiyorum. ‘Buradan milletvekilleri gidiyordu ben de onlarla beraber giderim’ dedim. Zaten madene giderken hava hafif kararıyordu. Ambulans geliyor sürekli, fakat siren çalmıyor. O anı hiçbir zaman unutamıyorum. Hepsi ağır ağır geliyor. İçimden dedim ki ‘bunlar yaralı taşısa bangır bangır sirenlerini çala çala gelir. Bunlar ölü taşıyor!’ O sırada zaten milletvekillerinden birine bir telefon geldi ve 150 kişinin ölü çıkarıldığını söylediler. İstanbul’dan ne olduğu da tam görülemiyor, ben hemen gazeteye ‘yüzlerce ölü olabilir, Türkiye’nin en büyük maden faciasını yaşıyor olabiliriz. Ona göre siz de tedbirinizi alın’ dedim. Zaten sürekli durum ne diye soruyorlardı. Madene gittik, maden tam bir film sahnesi gibi. Dizili ambulanslar madenin kapısında, yakınları ağlıyor, o andan sonra kendimi kaybettim. Sadece izledim. Madenin ağzında durduğumu hatırlıyorum sabaha kadar. Sonra bakan açıklama yapmaya başladı. İlk anlarda kilitlenip kaldık. Çoğu gazeteci arkadaş da öyleydi. Foto muhabirleri fotoğraf çekmeye çalışıyor ama herkes ‘bu nedir?’ diye birbirine bakıyor. Bir şey söyleyemiyoruz çünkü söylediğin anda insanlar orada merakla bekliyor. Yakınlarından bir haber için bekliyor. Bir de şey çok kötü. Madenin altındalar. Sen nefes aldıkça, onların nefes alamadığını düşünüyorsun. O insanı boğuyor. Herkes ağlıyor, herkes feryat ediyor. Bir ara Al Jazzera’dan Turaç’la yan yana düştük. Turaç, ‘Banu herhalde Türkiye’nin herhalde en büyük faciasını, tarihi bir anı yaşıyoruz’ dedi sessizce. Ve önümüzden, bu sonradan haberlere de konu oldu, sedyeler geçiyor. Bir motor sesi duyuluyor bu bant vinç geliyor, ambulanslar hemen geliyor, sedyelere alacak olanlar diziliyorlar ve oradan sedyelerle üstü battaniyeli işçiler çıkarılıyor. Fakat hepsinde maske var ama maske boş sallanıyor. Ambulans hızlı gitmiyor. Yani orada hepsinin yaralı değil ölü olduğunu anladık ama sadece gazeteye söyleyebildik bunu. ‘Tahmin edemeyiz ama önümden yüzlerce ölü geçiyor’ dedim. Yakınları tabii ki yaralı zannediyor ambulansın peşinden gidiyor ama onların hepsi aslında o an ölmüşler. Madenin içinde kömür taşıyan bandın üstünü düşün, hepsini dizmişler. Önümüzden geçit gibi geçiyorlar. O gece saat başı yukarıya çıktık. Enerji bakanının açıklamaları vardı. Tek tek rakamları açıkladı. Bilgi alabileceğimiz bir tek o vardı.  Bir onun yanına koştuk, bir madenin ağzına koştuk. Sabah 6.30 falandı ama bütün kalabalık, herkes oradaydı. O an bir şeyi fark ettim. Sabaha kadar onu solumuşuz zaten, baktım madenin üstünden, şimdi mahkemede anlattıkları ocağın içindeki gaz bulutunun dışarıya doğru çıktığını, hava aydınlanınca fark ettim. Böyle ağır ağır çıkan, dağlara doğru bir gaz bulutu. Ve o bizi nasıl yakmış, hepimizin boğazı tahriş olmuştu ki içerideki insanları düşünemiyorum. Elimi burnuma götürdüm ki siyah bir şey çıkıyor. Ağzımız, burnumuz, kulağımız her yerden. Gerçekten o insanları düşünemedim. O zaman çok daha kötü oldum.

-Bir de Kırkağaç’taki soğuk hava deposu var, ölen madencilerin konulduğu… Sen 
oraya da gitmiştin.

ŞEN:
O da benim travmalarımdan bir tanesi. Önce içeri giriyorsunuz orada dev ekran perde. Hepsi geçiyor, numaraları var. Sedyedeki hallerinin fotoğraflarını çekmişler o film şeridi gibi geçiyor. Girer girmez onu gördüm ve irkildim. Yakınları ekrana bakıyor ve tanırlarsa numarayı alıyorlar, yan taraftan cenazeyi teslim alıyorlar. Bir de daha ayrıntılı küçük bilgisayar ekranları var. Oradan teşhis ediyorlar. Bir ara suratım herhalde çok kötü oldu Turhan geldi ‘Banu iyi görünmüyorsun. İstersen sen çık ben çekerim’ dedi. Ben de ‘sen de hiç iyi görünmüyorsun’ bir baktım o da bembeyaz olmuş. O gece çıktık ‘beni bir yere götür. Ben çok kötüyüm, dayanamayacağım’ dedim. Biraz sohbet ettik ama hala ağlayamıyordum.

-Defnedilirken?



ŞEN:
O ayrı bir sahneydi. Yan yana kazılıyor, hepsi toplu mezar. Ki hepsi de değildi. 40 civarı diye biliyorum. Ama tabii öyle bir sahne hayatımda görmedim. Madenci eşlerinden birinin feryadını hiç unutmuyorum ‘Allah’ım bu nasıl bir ölümdür. Sıra sıra bitmiyor. Nasıl mezardır bunlar’ dedi. Baba-oğul vardı yan yana, onların cenazelerini unutamıyorum. Hepsi çok kötüydü. Dizi dizi tabutlar, cenazeler bitmiyor. Sürekli ağlayan feryat eden insanlar. O da çok ağır sahneydi. Akşama kadar devam etti. Onu da unutamıyorum. 5. gün olup daha madende ulaşılamayan cenazeler vardı. Onun için tabii yine madenin ağzında beklemeye başladık gece yarılarından sabahlara kadar. Otopsi ekibi oradaydı. 5-6 gün de o sürdü. Sonra adli boyutu başladı. Savcılık soruşturmaya başladı işte madenin yönetim kurulu başkanının tutuklamaları oldu, gözaltılar oldu. Onları takip ettik. Bilirkişi raporunu merakla beklemeye başladık. Bilirkişi raporundan önemli şeyler çıkarttık. Akılda hep bir soru vardı,‘gerçekten 301 kişi miydi? Bunun cevabını aradık.

-Öyle mi gerçekten? Hala emin olmamış gibi yüzün….

ŞEN:
Eğer varsa bir yerden o insanlar da çıkardı diye düşünüyorum. Ama Soma’ya gittiğinizde çoğu insan bir 30-40 kişi daha olduğunu söylüyor ama ben olsaydı çıkardı diye düşünüyorum. Çünkü 1 yıl geçti, duruşmalar var. Belli maaşları alıyorlar, SGK belgeleri çıktı. 301’den fazla olsaydı çıkardı bir şekilde herhalde. Mesela Çağdaş Hukukçular Derneği köy köy gezdiler, verilen ölü sayısının doğruluğunu ev ev araştırdılar.

-Soma’daki ölümlerin fıtrat olmadığını hükümetin yetkili ağızlarının dışında herkes biliyor, söylüyor. Bir yıldır gidip geliyorsun Soma’ya, ilk günü de gördün, ilk duruşmayı da izledin. Kimler suçlu? Sence yargılananlar yeterli mi? 


ŞEN:
Konuyu takip eden çok hukukçu var. Bilirkişi raporunda da var. Asli kusurluların sayısının daha fazla olduğu, burayı denetleyen kişilerin de aslında yargı önünde, suçsuzlarsa bile suçsuzluklarını ispatlamaları gerekiyor. Bu tabii ki yargının bileceği iş ama şöyle de bir gerçek var, sürekli madenler denetleniyor. Bir sürü maden kapalı şu anda eksiklikleri saptandığı için. Hele bu facialardan sonra daha titiz incelenmeye başlandı. Burası da denetlenmiş. Burası denetlendiğinde hiçbir şey yoktu da bu birden mi oldu? Faciadan yaklaşık 1-1 buçuk ay önce denetlenmiş. O denetlendiğinde hiçbir sorun yoktu, birden bu kadar büyük, dünya tarihinde belki de bu şekilde bir facia olmamış ve hala neden olduğu, o yangının nasıl çıktığı, o kütlenin nasıl düştüğünü kimse tam olarak söylemedi. Bilirkişi raporunda da meclis araştırma raporunda da tam şudur demiyor. Bütün sanıkları dinledik. Hepsi o madenin uzmanları. Kimisi işletme müdürü, kimisi güvenlik şefi, vardiya amiri. Bunlar maden mühendisi olan insanlar ve kendilerinin de söylediği gibi deneyimli insanlar. Onlar da söylemedi. Peki bu kaza nasıl oldu? Ben hala bunu çözmeye çalışıyorum. Ben çözmeyeceğim tabii ki ama kafamda anlamaya çalışıyorum. Ben tek taraflı görüşmüyorum. Mağdur avukatlarıyla da görüşüyorum sanık avukatlarıyla da görüşüyorum. Maden Mühendisleri Odası ile de görüşüyorum. Sürekli konuşuyoruz ne olmuş diye. Kimse şöyle olmuş diyemiyor. Ama şöyle de bir gerçek var. Bilirkişi raporundaki verilere göre de orada bir süredir ters giden bir şey var zaten. Bunu kimse göremedi mi? O göremeyen insanların ya da bunu görüp de üstünü kapatan insanların bulunması gerekiyor. O yüzden sanki ölenlerin yakını gibi yargılamanın bir an önce başlayıp gerçekten ne oldu, suçluların kim olduğunun ortaya çıkmasını çok istedim bir gazeteci ve insan olarak. En çok istediğim o.

-Diyorsun ki orada gerçek suçluların ceza aldığını anlarsam, oradaki mağdur insanların yüreklerinin hafiflediğini hissedersem rahatlayacağım…

ŞEN:
Evet. Öyle hissediyorum.

-Geride kalanlar… Onlar ne durumda?

ŞEN:
Hayatları tamamen değişmiş. Hayatlarından birisinin eksilmesiyle oluşmuş bir değişim değil. Çevrelerindeki birçok insan gitmiş. Aynı madende çalışan insanların eşleri, çocukları bunlar. Ve çoğunun eşi, babası, oğlu gitti. Acı şehri gibi orası. Herkesin tanıdığı bir kişi mutlaka gitti zaten birkaç akrabasını kaybeden var, hem oğlunu hem kardeşini kaybeden var. Katlamalı bir acı. Onlar şunu kabullenemiyorlar, bu kadar ucuz ölünmesini. Öyle düşünüyorlar. Göz göre göre mi gittiler diye onların da akıllarında soru işareti var. Onların da gerçek ortaya çıkıp içlerinin ferahlaması, içlerine su serpilmesi gerekiyor herhalde. Onlar da kabullenemiyorlar. Çoğu inanmıyor zaten öldüğüne… Bazıları cenazeyi göremediği, göstermedikleri için de ölmediğini düşünüyor, inanamıyorlar. Bu kadar büyük bir faciayı kabullenemiyorlar…

-Maddi olarak ne durumdalar? O dönem pek çok söz verildi, vaat yağdı kredi borçlarıyla ilgili, tazminatlarla ilgili… Bunlar yapıldı mı sence?

ŞEN:
Hayatını kaybedenlerin ailelerine iki sefer ödeme yapıldığını biliyorum. Maaşlarında da sanırım bir sorun yok ama tabii şöyle bir şey. Orada kapanan bir maden var. İşsizlik ve ekonomik kriz kendini gösteriyor oraya gidip konuştuğunuz zaman. İşsiz kalanlar var, çıkartılanlar var.

-Hayatta kalanların durumu daha mı vahim aslında?

ŞEN:
Hayatta kalanların da durumu vahim. Tabii ki ölümle kıyaslanamaz ama maddi olarak zor durumdalar. Soma’nın içinde bir kısım vardı ama çok yere dağılmış insan var. Kimi Savaştepe’dendi kimi başka şehirdendi. Ben daha çok Soma’nın içindekilerle ve biraz daha yakın ilçelerle görüşüyorum. Ama dağılmış olan çok var. Onlar ne durumda bilemiyorum.

-Kalan ailelerin birbirleriyle bir dayanışma durumu var mı?

ŞEN:
Var. Onların ortak bir grupları var. Orada bir araya geliyorlar.

-Dışarıdan pek çok sivil toplum kuruluşu değişik şekillerde, psikolojik destek vermek için gitmişti; hala gidiyorlar mı, hediyeler vs. devam ediyor mu?

ŞEN:
Evet ediyor. Ben gittiğim zaman mesela sadece haber için gidip de döneyim diye düşünmüyorum. Hem eşleri ziyaret ediyorum, mezarlığa da uğruyorum. Orada dua eden birilerini buluyorum. Mesela dün gittiğimizde bir takım vardı. Yakına gelen spor kulüpleri geliyorlar şehitliği ziyaret ediyorlar.

-Ermenek’e de gittin sen?

ŞEN:
Aslında gitmedim. Gitmeden haber yaptım. Tanıdığım madenciler vardı onların vasıtasıyla oldu. Kurtarma çalışmasındaydılar. Onlarla sürekli konuşuyordum. Çünkü zamanlamayı tutturamayacaktık. Ankara’dan arkadaşlar gitti ben gidemedim. Ama çok istedim. Oraya giden insanlarla konuştum. Haberi de orada tanıdığım madenciler sayesinde yaptım. İlk defa suyun başladığı fotoğrafı yayınlamıştık.

-Belki için, ikinci bir acıyı kaldıramayacağını söyledi sana, ayakların gitmedi…

ŞEN:
Yok. Çok istedim hala da istiyorum aslında gitmek. Ermenek’te de madenler kapanıyor açılıyor, beni arıyorlar. Dün mesela Soma’dan dönüyorum tanıdığım bir madenci arıyor diyor ki ‘tiyatro hazırladık. Boğaziçi Üniversitesi’nden 15 Mayıs’ta sahneleyeceğiz’ diye. Bazen bir baba arıyor ‘bizi unuttunuz’ diyor, ‘şöyle bir şey var, haberini yapın’ diyor.

-Maden muhabiri oldun yani.

ŞEN:
Oldum. Ermenek’ten de arıyorlar. O yüzden gitmek istiyorum

-O arada da başka haberlere gidiyorsun ama…

ŞEN:
Gidiyorum.

-Gidiyorsun da ne hissediyorsun.

ŞEN:
 Soma ile ilgili bir şey bulduğum zaman gözüm hiçbir şeyi görmüyor. Belki gazete de benden bıkmış olabilir.

-Sanmıyorum, çünkü Allah’tan fikri takipe inanan gazeteciler var. Sormak istediğim şu, başka haberlere gidiyorsun da mesleki tatmin bulabiliyor musun o haberlerde? Eskisi gibi keyif alabiliyor musun Soma dışındaki haberlerden?

ŞEN:
Evet bulamıyorum. Soma, Ermenek… bir ara Şırnak’ta olacak diye çok söyleniyordu. Oraya gitmeyi çok istedim. Oradaki ocakların da çok kötü olduğu söyleniyordu. Hatta birkaç kere göçük olmuştu orada da. Oralara da gitmek istedim. Hatta bir gün Ankara’dan Maden-İş’le konuşurken ‘Banu hanım siz bu kadar maden haberi yapıyorsunuz biz size bütün madenleri gezdirelim’ dediler. İyi olan madenleri de gördüm Soma’da.

-İndin mi aşağıya. Cesaret edebildin mi?



‘Unutursam kalbim kurusun’ sözü, Soma’dan sonra yeminimiz oldu ya… Banu’nun evinin salonundaki bu baret, o yeminin kutsal kitabı gibi… Belki mahkeme bitip adalet yerini bulursa kalkacak salondan, belki de hep orada kalacak; ona hep Soma’yı, ölen canları, yerde kalan kanları hatırlatacak…

ŞEN:
Aşağıya inmedim çünkü artık çok titiz davranılıyor. İzin alıp inmek istiyorum. Benim baretim var evde. Salonda baş köşede baret duruyor. Onu Soma’dan almıştım. Ona akşamları bakıp hatırlıyorum. Bu normal mi bilmiyorum. Unutmak da istemiyorum. Unutturmak da istemiyorum. Orada gerçekte ne olduğunun ortaya çıkmasını istiyorum. Yargılama iyi başladı. Bu herkesin ortak görüşü. Umarım da böyle gider. Çünkü siyasetçilerin de, gazetecilerin de, sivil toplumun da, madencilerin de, herkesin işte siyasetçi siyasetini bırakıp gazeteci haber kaygısını bırakıp, avukatlar da başka kaygılarını bırakıp herkesin buna odaklanmasını, gerçeklerin gerçekten ortaya çıkarılması gereken bir şey olduğunu düşünmesini istiyorum. Gerçeğe o zaman ulaşacağız. Çünkü akıl almaz bir şey. O facianın orada nasıl olduğunu benim aklım alamıyor. Her gün orada oturuyorum. Sanık avukatları da ‘böyle olmuş, şöyle olmuş olabilir’ diyorlar konuştuğumda. Belki biliyorlar ama ben ilk facia olduğu zaman madenle ilgili bilgim yüzeyseldi. Ama bu iddianameyi, bilirkişi raporunu uzmanlarla konuşa konuşa çok şey öğrendim. Tabii ki maden çok büyük bir alan. Bazen madenciler, maden mühendisleri, yıllarını vermiş olanlar bile bazı soruların cevapları vermekte kilitlenip kalabiliyorlar. Ama çok şey öğrendim. Örneğin, karbonmonoksit değerinin aşağıda maksimum 50 PPM olması gerektiğini, 50 PPM’in üstüne çıktığı zaman bunu bir iki saat soluyan insanların mide bulantısı, baş ağrısı, hafif bilinç kaybı gibi şeylere maruz kalacaklarını ama yükseldikçe bunun boyutlarının artabileceğini öğrendim. Soma’daki madende maksimum 500 PPM gösteriyor gaz ölçüm cihazları. Zaten 50 PPM’in üstü facia geliyor demek. Bu faciada 500 PPM’in üstüne de çıkmış, artık ölçememiş. Ve şunu adli tıp raporlarından öğrendiğimde bu haberlere de yansıdı zaten, oradaki insanların o facia olduğu anda bir nefeste öldüklerini öğrendim. Ve 15-20 bin PPM arası gazın madende dolaştığını, bunun nasıl bir şey olduğunu tahayyül bile edemedim. 50 PPM zehirlemeye başlıyor 15-20 bin PPM… O yüzden de işte çok merak ediyorum bunun nasıl olduğunu. İnşallah gerçek bir gün ortaya çıkacak.

-Umudunu yitirmedin hala…

ŞEN:
Yitirmedim.

-Bir gün sadece şu an yargılananlar değil bütün sorumluların cezalandırılacağına dair bir umut taşıyorsun.

ŞEN:
Evet. Sorumlu olan başka insanlar varsa onların da bu yargılama esnasında çıkacağını düşünüyorum.

-Mahkemenin tavrı sende böyle bir umut yarattı değil mi?

ŞEN:
Herkesin sahiplenmesi de var. Soma herkeste bir yara oldu. Herkes diyor ya ‘unutursam kalbim kurusun’ ben öyle olacağını düşünüyorum. Oradaki ailelerin yaşadığı acıyı herkes görüyor. Onların da artık o acıyla sürekli yaşamak yerine içlerinin rahatlamasını herkesin istediğini düşünüyorum.Vicdanen…

-Bir yıldır anladığım kadarıyla filmi başa sarıp yeniden yeniden o anları yaşıyorsun sen, öyle mi?

ŞEN:
Öyle… Mesela ikinci gün cenazesi çıkmayanların yakınları madenin ağzında bekliyorlardı. Her çıkana bakıyorlar bir umut bekliyorlar. Biz yokuşun başına çıktığımızda bir genç kadın ağlıyor, yanında da annesi var. Onun yanına yaklaştım ‘Eşim içeride. Haber yok’ dedi. Onlarla biraz sohbet ettik, ağlıyorlardı. Biraz sakinleştirmeye çalıştık. İçerideki çalışmalardan çıkmış ekipten bir tanesi yürüyordu, belli ki madenci. Bitmiş vaziyette. Ona gitti, eşinin adını söyledi, ‘Ulaşabildiniz mi? Çıkacaklar mı’ dedi. Madenci döndü dedi ki ‘Abla bırak artık. İçerideki herkes öldü. Umudunu bırak. Alıştır kendini’ dedi. O an onu yaşamak da kötüydü. Annesi ‘gel aşağıya inelim cenazeler çıkıyor. Belki aşağıda görürüz’ deyince ‘ben aşağıya inmek istemiyorum. Aşağıya inersek kötü haber alacağız. Burada bekleyelim’ dedi ve orada kaldı. Herkes aç susuz saatlerce bekledi orada. Bir ara Kızılay çadırında nohut pilav dağıtıyorlardı, herkes sıra bekliyor, girdik sıraya biz de aldık üç gazeteci. Bir anda felaket bir halde sürünerek, ağlayarak inen kadınlar oldu. O an yutamadık elimizdeki pilavı, zaten ilk lokmaydı. Aldık kenara koyduk. Onu unutamıyorum. Orada bütün gazetecilerin gösterdiği ortak bir saygı vardı. Normalde kimse bize haber yaparken engel olmak istemedi ama bazı insanlar ‘çekmeyin’ dediği zaman hepimiz sessizce döndük. Hiçbir zaman ‘çekelim, çok güzel haber fotoğrafı’ diye düşünmedik.

-Bugün 1 Mayıs’la ilgili paylaşımın da etkiledi beni. Eskiden 1 Mayısları takip ederken, artık içinden gelmediğini yazmıştın…

ŞEN:
Onu hatırladım ben bu sabah. Biz geçen yıl 1 Mayıs’ı takip etmiştik canlı aktarım yapmıştık. Meydan güzeldi, insanların coşkusunu yansıttık ama işte bu olay 1 Mayıs’tan sonra oldu ve Mayıs benim için en sevdiğim aydı. Doğum günüm Mayıs’ta, mevsimi çok severim. Ama artık Mayıs benim için Soma demek. Bugün 1 Mayıs’tı ve benim umurumda değildi.

-Ölenlerin eşlerini ziyaret ettiğini söyledin, ne anlatıyorlar sana o sohbetlerde?

ŞEN:
Neden böyle üzüldükleri ve kahrolduklarıyla ilgili ortak şey var, ‘vedalaşamadık’ diyor bazıları. Psikologlar da onlara aynı şeyi söylemiş. Vedalaşamamanın verdiği, onların içinde bir katılma olmuş. Mesela bir madenci eşi var görüştüğüm, diyor ki ‘eşim sabah gidiyordu. Bizim de pencereden baktığında karşısı servis durağı. Ben eşimi o gün uğurlayamamıştım, saat 5’te oturuyorum ve madencilere bakıyorum. Sanki eşimi uğurluyorum’. Bir tanesinin de anlattığı, çok yeni evliler, ‘hep aç gelirdi. Pencerenin önüne sofrayı kurup onu beklerdim. Ben artık akşam yemeği yemiyorum’ diyor. Bu anlatılanlar tabii ki benim çok kolay unutacağım sileceğim şeyler değil. Üstünden zaman geçmişti ve ben ‘bunları nasıl unutacağım’ diye soruyordum kendime. Duruşmada onlar tekrar feryat edip, ağlayınca, baygınlık geçirince benim de yaşadıklarım tekrarlandı. Tabii ki onların acısının yanında benim yaşadıklarım hiç kalır. Ben sadece onları dinledim, yanlarında bulundum, haber yaptım ama ben bunu yaşıyorsam, onlar ne yaşıyor, tahmin edemiyorum.

- “Soma’dan döndükten sonra ağlayamadım’’ dedin...

ŞEN:
Hala da ağlayamıyorum. Buramda bir şey düğümlendi kaldı. Öyle duruyor. Hep gözlerim doluyor (anlatırken de hep doluydu) ama onlar bana hikayelerini anlatıyor, ağlıyor, hıçkıra hıçkıra ağlıyor ama ben ağlayamıyorum. Ya ağlamamam gerektiğini düşünüyorum, ‘bu senin işin bu senin yapman gereken, bunu takip etmen gereken iş’ diye düşünüyorum. Ya da senin ağlamaman gerek, onların acısı bu diye düşünüyorum. 
-Hayatım değişti Soma’dan sonra dedin. Mesela?

ŞEN:
Değişti. Hayatımda çok şey değişti. Çok fazla mutlu olamıyorum. Daha ağır acılı müzikler dinler oldum. Soma ya da madenle ilgili bir şey gördüğümde asla atlayıp geçemiyorum. Mesela bugün 1 Mayıs’la ilgili şu oldu. Buraya gelirken yolda Soma maden işçilerinin otobüsünü gördüm ve direk ona baktım. 1 Mayıs’tan bana kalan tek şey o oldu. O otobüsler dikkatimi çekti. Sadece onları seçiyorum. Bugün de öyle oldu, onca kalabalığın arasından sadece Soma işçilerinin otobüsünü gördüm, bir yandan da ‘normal değil miyim acaba?’ dedim. Bir gazeteci bunu bu kadar derinliğine yaşar mı, yapmamam mı lazım diye düşündüm. Ama elimde değil. Soma’yla yatıp Soma’yla kalkıyorum. Ve bıkmadan her şeyi okuyorum, herkesi dinliyorum. Tek taraflı da olmamaya çalışıyorum. Öyle bir durumun içindeyim.

-Belki dediğin gibi bu dava bittiğinde, adalet yerini bulduğunda, tüm suçlular ceza aldığında huzur bulacaksın sen de.

ŞEN:
Evet. Ve diyeceğim ki, ‘ülke olarak herkes bunun arkasında durdu ve herkes bunu çıkardı’. Orada kendimi kaybedip öyle bir başka insan oldum ki…

-Mesleki planlarınla ilgili nasıl bir değişiklik yarattı sende Soma?

ŞEN:
Bir şeyi bu kadar uzun takip edeceğimi hiç düşünmemiştim. Meslek hayatımda böyle bir şey olacağını düşünmemiştim. Yaptığım haberleri de imzam olsun, manşet olsun diye düşünmüyorum. Başka haberlerde düşünürdüm ama bunda düşünmüyorum. Bu yeter ki yayınlansın ve insanlar bunu okusun diye düşünüyorum...

Yüzlerce haberde imzası olan Hürriyet Muhabiri Banu Şen’in, faciadan bir hafta sonra yaptığı haberlerden biri de, Soma’daki bir başka madene giden yolda heyelandan oluşan dev yarıklardı. İnsan boyundaki yarıkların içine girip gazetesine bu fotoğrafları gönderen Banu’yu, gazetedeki meslektaşları tanıyamamış. ‘İçerden gaz kokusu geliyordu, yüzüm bembeyaz olmuş. Sonradan fotoğrafları görünce, ben de kendimi tanıyamadım’ diye anlatıyor o günü…

-İleride bunları kitap yapma gibi…

ŞEN:
Ben aslında başladım. Orada birlikte olduğum gazeteci arkadaşlarımdan birkaçı bana ‘çok şey yaşadın. Bazı hikayeler kaldı. Onları da bir kitapta toplasan hem kendin de rahatlarsın’ dediler. Başladım ama kaldım. Onu da yazamıyorum tuhaf bir şekilde. Ya yazdıkça kötü olduğum için… Ben Soma’dan ilk döndüğümde saçlarım koptu, elimi saçlarıma attığımda elimde kalıyordu. Sonra maden uzmanlarıyla konuştum bu tozdan mı olabilir mi diye sorduğumda ‘olabilir’ dediler. Gazdan olabilir, sıkıntıdan olabilir dediler. Fiziksel olarak da etkilendim, rahatsızlıklar yaşadım. Belki biraz daha geçince üzerinden yazabilirim kitabı, Soma’da yaşananları. Mahkeme mutlu sonla biterse…

 
İzmir değil, bölge milliyetçiliği!
 
Bir basamak sonrasını düşünmem...
YORUMLAR
Toplam 2 yorum var, 2 adet görüntüleniyor. Onay bekleyen yorum yok.

Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır.
Neleri kabul ediyorum: IP adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle paylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
 
Sevgi 15 Mayıs 2015 Cuma 10:44

Soma'dan geriye kalanların yükünü üstlenmek...Yazmalısınız Banu Hanım siz de kalanları öncelikle kendiniz için... Bu yara hangimizde onarılır bilmiyorum ama sizde ki daha derin...

Yorumu oyla      12      2  
çağlayan 7 Mayıs 2015 Perşembe 13:37

Çok güzel ve sıradışı bir söyleşi olmuş. Söyleşenleri kutluyorum.

Yorumu oyla      19      3  
FACEBOOK YORUM
Yorumlarınızı Facebook hesabınız üzerinden yapın hemen onaylansın...
KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER
İzmir değil, bölge milliyetçiliği!
7 Mayıs’ta başlayacak büyük iş zirvesi öncesi Gönül Soyoğul sordu, BASİFED ...
Sevdim... Kolay vazgeçmem
Hanzade Ünuz, CHP Genel Başkan Yardımcısı ve İzmir 1. Bölge milletvekili ...
CHP’yi bölen biz değiliz, Kılıçdaroğlu’dur!
Vatan Partisi Lideri ile 7 Haziran hakkında her şey...
 
İzmir’de herkes ithal!
Gönül Soyoğul sordu, HDP İzmir 1.Bölge 1.Sıra adayı Ertuğrul Kürkçü yanıtladı...
Üzerime beton dökseler...
Hanzade Ünuz, Fark Yaratanlar’da CHP İzmir Milletvekili Aytun Çıray ile ...
İşin sırrı samimiyette
EgedeSonsöz Sohbetleri’ne konuk olan Tunç Soyer, gazeteciler Fahrettin ...
 
Kadın başkan farkı
Hanzade Ünuz Fark Yaratanlar’da İzmir’in ilk kadın Gazeteciler Cemiyeti ...
Lozan Türkiye'nin tapusudur!
Hanzade Ünuz, Fark Yaratanlar’da 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün kızı ...
Ben hep şef olmak istedim
Hayat öyküsünden pasajlarda “Annem hayatta olsaydı müzisyen olamazdım” ...
 
Tayfun MARO
Tayfun MARO
Akıl ve sağduyu nerede?
Neşe ÖNEN
Neşe ÖNEN
Maaşının yüzde yetmişini halkına bağışlayan devlet başkanı
Erkan SEVİNÇ
Erkan SEVİNÇ
Vali
Aylin AKDOĞAN
Aylin AKDOĞAN
İzmir-İN
Ruhisu Can AL
Ruhisu Can AL
Korona günlerinde küreselleşme ve Big Pharma
Mehmet KARABEL
Mehmet KARABEL
Berberler taş mı yesin?
Nedim ATİLLA
Nedim ATİLLA
Süper bulaştırıcılar
Ahmet Aydın AKANSU
Ahmet Aydın AKANSU
22 saniyede BİR LİTRE SU boşa akarsa...
Metin ÖNEY
Metin ÖNEY
Huzurlu olmak
Prof. Dr. Mustafa KAYMAKÇI
Prof. Dr. Mustafa KAYMAKÇI
Virüsün öğrettiği dersler ve önlemler
ÇOK OKUNANLAR
ÇOK YORUMLANANLAR
GAZETE EGE'DE SONSÖZ
KünyeKünye İletişimİletişim FacebookFacebook TwitterTwitter Google+Google+ RSSRSS Sitene EkleSitene Ekle Günün HaberleriGünün Haberleri
Maxiva