RÖPORTAJLAR
24 Mayıs 2014 Cumartesi

Soma, acısını tam kavrayabilmiş değil…

ÇHD Başkanı Selçuk Kozağaçlı, faciayı, facianın gölgesindeki Soma'yı ve en uzun soluklu hak arayışını anlattı.

Soma, acısını tam kavrayabilmiş değil…

İzmir Barosu yönetiminin çeşitli vesilelerle yargıyla ilgili düzenlediği birkaç panelde konuşmasını dinlemişliğim, aynı masada yemek yemişliğim ve çok yakın bir zamanda da ‘hukuk söyleşileri’ dizisinde röportaj yapmışlığım var Selçuk Kozağaçlı’yla...
Başı hukuki derde giren özellikle yoksul kesimin çok yakından tanıdığı bir isim olsa da Türkiye genelindeki ününü(!) Çağdaş Hukukçular Derneği’nin çeşitli illerdeki şubelerinin ‘11 katlı çelik kapıları’nın kırılmasında, meslektaşlarının derdest edilerek gözaltına alınmasında kazandı!
‘Kaçma şüphesi’ varken, yurtdışından geldi, havalimanında gözaltına alındı, cezaevine girdi. Bir yıla yakın tutuklu kaldı, 6.5 saat hiç durmadan savunmasını yaptı; yargı sistemini yerden yere vurdu. Tahliye edildi.
Nerede bir hak, bir adalet arayışı varsa orada ÇHD üyesi avukatlarla birlikte gördüğümüz ÇHD Genel Başkanı Selçuk Kozağaçlı, bu geleneği Soma’da da bozmadı. İzmir şubesinden meslektaşları facia gecesi oradaydı; sabahında da kendisi.
Burada da ününe ün katmakta(!) gecikmedi.
Faciadan iki gün sonra meslektaşlarıyla birlikte polisten dayak yedi, karga tulumba gözaltına alındı. Gerekçesiz dayak ve gözaltı, gerekçesiz sona erdi, serbest bırakıldı. Yine de Soma’yı terk etmedi, çalışmalarına ‘dayak ertesi’ kaldığı yerden devam etti.
7-8 santimlik platin yerinden oynadığı için (ameliyat olması gerekecek) bir kolu askıda, bir bileği sargıda, bir kulağının arkası bantlı halde; başkasının yorgan döşek yatacağı durumdayken hala Soma’da çalışmalarını sivil toplum kuruluşlarıyla sürdüren ÇHD Başkanı’yla uzun uzun konuştuk.
Egedesonsöz’ün Haber Müdürü Fırat Başaran’la sorduk, Mehmet İşler de fotoğrafladı.
Meseleye yaklaşımı, konuya hakimiyeti, dolandırmadan son derece net ve samimi açıklamaları ama en önemlisi en küçük bir yılgınlık kırıntısı barındırmayışı, ‘mağdur dili ve edebiyatı’ndan zerrece nasiplenmeyişi; özellikle genç meslektaşlarımı fazlasıyla etkiledi.
Sizde yaratacağı etkiyi ben de merak ediyorum…
 
 
GÖNÜL SOYOĞUL: “Önce, sizinle ilgili bir konuyu açıklığa kavuşturalım… Sanıyorum size en sık yöneltilen eleştirilerden biri bu oldu, ‘maden mühendisi değil, doktor değil, niye gitti Soma’ya’ dendi.  Soralım biz de, niye buradasınız? Ne işiniz var Soma’da?”
 
SELÇUK KOZAĞAÇLI: Avukat burada ne yapar? Zor bir soru bu ama basit bir cevap verilebilir. Avukatı doğru tanımlarsak, halkın avukatlığını yapıyoruz; benim örgütüm Çağdaş Hukukçular Derneği 40 yıldır halkın avukatlığını yapıyor. Büromun bu yıl 25’inci yılı, 25 yıldır halkın avukatlığını yapıyoruz. Bizim temel ilkemiz şu; halkın bir adalet isteği, ihtiyacı var. Öldürüldüğü zaman, aç kaldığı zaman, barınaksız kaldığı zaman, işsiz kaldığı zaman ve rejimin kurduğu mekanizmalar karşısında, halk son derece güçsüz son derece sahipsiz. Halkın avukatları bu işi yapıyorlar.
Ölümler başladığında, 17 rakamı telaffuz edildiğinde biz hızla İzmir şubemiz aracılığıyla gece buraya ulaştık. Avukatlar maden girişine geldiler ve kayıt tutmaya başladılar. Ne yapabilir avukat? Maden mühendisi değil, elektrik mühendisi değil, doktor değil, ne yapabilir? Şunu yapabilir: Doğru biçimde soruşturuluyor mu? Doğru biçimde kurtarma yapılıyor mu? Hukuksal ekonomik yükümlülükler yerine getiriliyor mu devlet tarafından? Sözde anayasal güvence altına alınmış yaşama hakkı, sözde uluslar arası sözleşmelerle güvence alına alınmış kişi güvenliği tesis edilebiliyor mu kamu idaresi tarafından? Avukatın denetleyeceği, itiraz edeceği, sağlamaya çalışacağı bu. Bunun için buradayız öncelikle. Sabah da ben geldim. Ben geldiğimde kentte bir resmi kriz masası vardı. Enerji Bakanı Müsteşarının başında olduğu AFAD, UMKE gibi acil kurtarma ekiplerini toplamış, merkezi idarenin taşra teşkilatını toplamış, valiyi, emniyet müdürünü toplamış, jandarma komutanını toplamış, bir resmi kriz masası kurmuşlar. Birleşmiş Milletler’in Suriyeli mülteciler için verdiği TIR’lardan birisini madenin önünde çekmişler üzerine de kriz masası yazmışlar, güzel… Burada halka çorba dağıtıyorlar, ayran dağıtıyorlar ve de toplantı yapıyorlar.
Öğleye kadar bekledik; bu kriz masası halkın yararına bir iş yapacak mı? Temas edecek mi halkla? Yardıma, dayanışmaya geldiğimiz bildirdik. Baktık ki kriz masasının amacı bu değil. Temel ilkesini dezenformasyon üzerine kurmuş, günde 1 kere ya da 2 kere bakan kriz masası sözcüsü olarak çıkıp ‘gerçek dışı ölüm rakamları’ açıklıyor, itidal telkin ediyor, tavsiye ediyor. Budur kriz masası dedikleri! Masa kurmaya gerek yok, bunu bakan kendisi de yapabilirdi zaten. Dolayısıyla bir sivil kriz masasına ihtiyaç duyulduğunu gördük ve hızla bunu oluşturmaya karar verdik. Aynı gün 16.30’da 30’a yakın kurumu Öğretmen Evi’nde bir araya getirmeyi başardık. Siyasi partilerden sendika konfederasyonlarından meslek odalarından ve onların yereldeki temsilcilerinden bir ekibi, avukatlar, hekimler, psikiyatrlar, psikologlardan oluşan ekibi bir araya getirdik ve bir kriz masası kurduk. Ama kriz masaları krizle sınırlı; biz bunu bir komiteye bağladık ‘Soma için adalet komitesi’… Soma için adalet komitesi bütün bileşenleri…
 
SOYOĞUL: Oraya geleceğim ama önce şunu öğrenmek isterim. Sivil bir kriz masası kurmaya karar verdiğiniz andan itibaren bu süreçte neler öğrendiniz? Sizin de içinde olduğunuz gruba avukatlara/aydınlara yönelik polisin uyguladığı şiddet neden? Onu da soralım…
 
KOZAĞAÇLI: Polisin böyle bir çalışmadan hoşlanmadığını öğrendik çok doğrudan yöntemlerle. İlk önce halkta bir kaygı yaratmaya çalıştırlar manipülatif bir kaygı. Bu kaygı şöyleydi; yabancılar geldi, Haziran ayaklanmasında olduğu gibi bu kenti yakıp yıkacaklar, esnafa zarar verecekler, buradan hükümet düşmanlığı yapacaklar! Burası AKP’nin yüzde 45 oy aldığı bir havza. Ege’de AKP’nin en yüksek oy oranlarından birisine sahip. Evet, halkı yönlendirdiler çalışmaya karşı ve Öğretmen Evi’nde bir sıkışma yaşadık. Son derece lümpen bir tepki vardı. İçlerinde işçiler yok. Ama Somalı gençler var. Kendimizi anlattık onlara ama bir saldırı tehlikesine karşı da tedbir aldık. Öylece geçirdik. Fark ettik ki, kentte polisin sistemli bir çalışması var. Esnaflara telefon edip kentin eşrafını geziyor ve ‘yabancıların tartaklanması, kovulması’ konusunda bir tazyik yapıyor. Fakat bu oyunu boşa çıkardık aslında, halk niçin geldiğimizi, kim olduğumuzu anladı. O günden sonra Soma halkından hiç kimseyle sözlü tartışma bile yaşamadık. Ben bugün pazardaydım mesela, komite için alışveriş yaptım. Sokakta gayet rahat geziyorum. Gören insanlar geçmiş olsun diyor, güler yüzle selam veriyor…
 
SOYOĞUL: Evet biz de tanık olduk; kadını erkeği, esnafı genci, hiç de yabancı gibi davranmıyor size…
 

 
KOZAĞAÇLI: Evet, doğru. Gören insanlar geçmiş olsun diyorlar, evlerine götürmek istiyorlar, ‘Otelde kalmayın bizim evde kalın’ diyorlar. Lütfen gitmeyin diyorlar. ‘Sizi göndermeye çalıştıklarını biliyoruz’ diyorlar. Bu çok önemli bizim için, çok değerli. Komitenin tüm unsurları kentte son derece rahat hareket ediyor. Sadece bu kentte değil, bir üçgenin ucundayız. Balıkesir’e bağlı Savaştepe, İzmir’e bağlı Kınık ve bunların köylerinde çalışıyoruz. Hepsine gidip geliyoruz düzenli olarak, şimdi de bizim ekiplerimiz alanda Kınık’ta ve Savaştepe’de.
Böyle bir saldırıyı başaramayacaklarını anlayınca, birkaç gün önce çevik kuvvet aracılığıyla kentte 5 bin’in üzerinde çevik kuvvet polisi vardı, o saate kadar hala buradadırlar ama artık kentten çektiler bize yapılan saldırıdan sonra. Doğrudan polis saldırdı. Biraz önce bulunduğumuz binanın önündeydik, herhangi bir eylem yok, duruyoruz. Kimlik sormadan başlayan bir tartışmayla ağır bir saldırıya uğradık 8 avukat 35 kişi, Somalılar da dahil. Dövülerek gözaltına alındık, işkence gördük. O gün geç saatlere kadar 22.00’ye kadar bir okulun spor salonunda ters kelepçeli olarak dövüldük ve tutulduk. Hakkımızda hiçbir işlem yapmadılar ve yapamazlar, çünkü suçlama yok. Gözaltı talebinde bulunan savcı olmadığından yakalama tutanağı tutamadılar. Yani yakalanmamızı gerektiren bir durum yok. Daha önce de ifade ettim, dövmek için aldılar, dövdüler, bıraktılar. Şöyle bir beklentiyle; ‘dövdükten sonra herhalde giderler!’ Öyle olmadı. Çünkü aksine biledi. Son derece sinirlendik. Bu yöntem teşhir oldu.
Gece bambaşka bir şey oldu, kentten polisi çekmek zorunda kaldılar. Çünkü bir gün önce Somalıların üzerine ilk defa, Soma tarihinde ilk defa su sıkmışlardı, gaz atmışlardı. İnanamıyordu insanlar başlarına gelenlere, ilk defa TOMA görüyordu, ilk defa gaz fişeği görüyorlardı. Bir gün sonra da biz saldırıya uğrayıp işkence görünce, Somalılarda şöyle bir fikir oluştu: Bu insanlar hiçbir şey yapmıyorlar, polis bu insanlara ve bize eziyet ediyor! Meşruiyetlerinin kalmadıklarını görünce de çevik kuvveti Soma sokaklarından çektiler. Böyle bir faydası oldu yani. En azından halkı polis tazyikinden kurtarmış olduk. Bunun faydasının olmadığını gördüler.
 
SOYOĞUL: Siz bizzat yaşadınız, biz de dehşet içinde haberleri dinledik, görüntüleri izledik. Bir kentte büyük bir acı yaşanıyor ama avukatlar dövülüyor ve o market girişinde Başbakanın bir vatandaşı dövdüğü iddia ediliyor…
 
KOZAĞAÇLI: Bu çok açık. Burada birisini tokatladı.
 
SOYOĞUL: Daha sonra Başbakan’ın Özel Kalem Müdür Yardımcısı’nın Somalı bir vatandaşı, maden işçisini yerde tekmelediğini izledik her kanaldan ki, Bülent Arınç’ın dahi savunamayacağı bir görüntü oluştu. Böyle bir şey bir facia sonrasında ilk defa yaşanıyor… Acı ve sonrasında, dayak, şiddet, gaz, tazyikli su… Nasıl oldu bu, kentteki tepkileri nasıl gözlüyorsunuz? 

 
KOZAĞAÇLI: Kent henüz bir travma sonrası stres bozukluğu yaşıyor. Henüz acısını tam olarak kavrayabilmiş değil… Belki toplu ölümlerin genellikle kırsalda, köylerde olmasının da etkisi var ama bu kentin merkezinde de birçok ölü var ve defin yapıldı… Belki biraz da nüfusu 100 bine ulaşmış tamamen maden sermayesinin kontrolü altında bir kentten söz ediyoruz. Kafalarında karmakarışık bir fikir var. Nedir bu? Madenleri kapattıracaklar, işsiz kalacağız, eğer tepki verirsek işverenler bizi fişleyecek, hiçbirimiz bir daha iş bulamayacağız gibi korkular hakim.
 
SOYOĞUL: İş korkusu ölüm korkusunun üstüne çıkmış…
 
KOZAĞAÇLI: Daha sonra çok net yaşadık bunu. ‘Madene inmek istemiyorum, ölmekten korkuyorum ama bu işi kaybedemem’ diyen onlarca insanla hukuksal yardım yapmak zorunda kaldık. Şunu söyleyen insanla sorun yok; ‘Ben yaşadığım sürece bir daha yer altında çalışmam. Ben canımı zor kurtardım ben bir daha inmeyeceğim’ diyen insanla ‘haklı fesih nedeniyle haklı tazminat davası’ açarsınız; ‘iş güvenliği tedbirleri alınmadığı için artık madene inmek istemiyor bu bunun hakkıdır, tazminatını ödeyin işine son verin’ dersiniz bu çok kolay. İşveren buna bile ‘hayır bu şekilde işten ayrılırsan sana tazminat ödemem’ diyor. Ama hadi bunu hukuksal olarak çözeriz, bir daha madene inmeyecekler için. Peki şunu söyleyeni ne yapacaksınız? Esas büyük çoğunluk bu; bu havzada 17 bin maden işçisi var. ‘Tekrar ineceğim inmek zorundayım. Başka bir iş bilmiyorum, bunu yapacağım ama şu an inmek istemiyorum.’ İnanılmaz bir tazyik oluşturmaya çalıştık burada, etkili de olduğunu gördük sonra ve ertesi gün sabah ilk vardiyaların çağırıldığı gece boyunca çalışarak, Bakanlara ertesi gün sabah şunu söylettik; ‘Kimse madene inmek zorunda değil, ücretli izin verilsin’ dedirttik. Uygulanıyor mu? Hayır. Kentte birçok sorun var. Başka bir şirkete ait büyük bir ocak çalışmaya devam ediyor. Türkiye Kömür İşletmeleri’ne bağlı ocaktan herhangi bir bilgi yok.
 
SOYOĞUL: Başka madenlerde yas tutan işçiler günlük parayla cezalandırılıyor. 
 
KOZAĞAÇLI: Evet, yevmiye kesintisine uğruyorlar. Yani o kısım öylece devam ediyor ama kentin ruh halini etkileyen bunlar. Burası şöyle çalışacak bir kent değil; burası Haziran ayaklanmasındaki donelerle çalışabilecek bir kent değil. Nitekim o gençler çok zorlandılar, cidden dayanışmak için gelmişlerdi ama dışlanmalar oldu. Burası tarımla bağlantısını henüz koparmış, ya da işçi göçü almış bir havza; dışarıdan da çok işçi var, maden işçisi. Zonguldak’tan başka kentlerden gelen var. Son derece zor ağır bir işçi sınıfı ritmi var. Siz buna ayak uyduracaksanız bu şekilde dayanışacaksanız, ancak bu şekilde mümkün. Yoksa o metropolün hemen alevlenen barikatları, sokak çatışmaları, hemen alevlenen politik ideolojik tartışmalarına yabancı bu kent.
 
SOYOĞUL: Sizinle sohbete başlamadan önce bir maden mühendisi gibi konuşuyordunuz. Hiç daha önce müvekkilleriniz olmuş muydu madenle ilgili? Bir bilginiz var mıydı? Yoksa tamamen burada mı öğrendiniz?
 
KOZAĞAÇLI: Başbakan bizimle ilgili ilginç bir şey söyledi, ‘hayatında kömür görmemiş insanlar orada ahkam kesiyor’ diye. Adam haklı, annem ve babam kaloriferli bir eve taşındıkları zaman bir daha kömür görmedim hakikaten. Ben de hayatımın boyunca kaloriferli evde oturdum ama ‘insan’ gördük. İnsanın nasıl öldürüldüğünü biliyoruz, nasıl aç kaldığını biliyoruz. Biz bu kente kömür görmeye ya da kömür protestosu yapmaya gelmedik. Kömürü bilmek de gerekmiyor, insanı bilmek yeterli, yoksulu bilmek yeterli, işçi sınıfını bilmek yeterli, halkın içindeyiz. Başbakanın problemi o, boğazına kadar kömür sermayesinin içine batmış, halkla bir alakası yok, ilişkisi yok.
Tabi gelir gelmez öğrenmeye başladık, insana dair olan her şey öğrenilebilir. Her türlü bilgi madde hayatıyla ilişki olduğu sürece bizlerin hayatına girebilir, girmelidir. Nitekim geldiğimiz günden itibaren ‘nedir kömür madenciliği? Nasıl yapılıyor? Nasıl yaşıyorlar? Ne gibi tehlikeleri var’ bunları öğrendik, bunları sistemli bir şekilde bilgi haline getirdik. Mühendislerin ya da entelektüellerin kendi aralarında konuştuklarından farklı olarak halkın kendi arasında konuştuğu dile de tedavül etmeye çalışıyoruz. Dolayısıyla herkes anlasın söylediğimizi; nedir bu katliamın sebebi? Neden bu kadar insan öldü? Bu kömür madeni çalışmaya devam edebilir mi? Etmeli mi? Ederse nasıl? Madencilik nasıl yapılmalı bu ülkede? Bunlar hakkında hızla bilgi ürettik ve hiç kimsenin uzmanlık alanına girmek istemem ama herhalde ben bu konu hakkında konuşulacak bilgiyi 7 günde biriktirdiğime inanıyorum.
 
SOYOĞUL: Kaç gündür buradasınız aşağı yukarı?
 
KOZAĞAÇLI: Bugün 8’inci günümüz. Katliamla yaşıt buradaki günümüz.
 
SOYOĞUL: Geldiğiniz günden itibaren biriktirdikleriniz için ne söyleyebilirsiniz? Çünkü resmi ağızlardan duyurulanlar, adı üzerinde resmi… Mesela çok kişi, ölü sayısının 301 olduğuna inanmıyor. Daha ilk günden ocakta Suriyeliler olduğu, çocuk işçilerin varlığı gibi fısıltılar aldı yürüdü ortalıkta. Sizin gerçekleriniz neler?

 
KOZAĞAÇLI: Komitenin resmi görüşünden başlayalım. Bir kere rakam telaffuz edeceğiz zamanı geldiğinde, araştırmamız bittiğinde ve bu rakam doğru rakam olacak. Bakan’ın (Enerji Bakanı) ben de yalan söylediğini düşünüyorum şu nedenle; özel bir kuşku septik kişiler olduğumuzdan sürekli kuşkulandığımızdan değil! Ya da hükümet aleyhine bu rakamı yükselmeye çalıştığımızdan değil. Bakan, peyderpey rakam açıklama politikasını bir hükümeti rahatlatma politikası olarak kullandı, şimdi onun ceremesini çekiyoruz hep birlikte. Güvenilirliğini yitirdi resmi kriz masası; bugün yaşadığımız sıkıntı da bunun bir devamı. Umarım bir tek kişi daha yoktur, umarım 301 kişidir ve bu büyük katliam, bir tek kişiyi bile o listeye yazmadan biter. Hepimizin endişeleri var madende, artık cenaze kaldırmaya ilişkin değil kaygımızın ağırlık merkezi; çünkü ne kadar bastırırsanız bastırın, henüz cenazesine ulaşamamış ailelerin feryadını duyardık. Biz de ilan ettik numaralarımızı, çalışıyoruz ama yukarıdaki matematikte bilinçli, kasıtlı toplama hataları olduğu düşüncesindeyiz. Ölenlerin bir kısmıyla İzmir Adli Tıp Kurum Başkanlığı ilgilendi, bir kısmıyla yerel hekimler ilgilendi, bir kısmına klasik otopsi yapıldı, bir kısmına yapılmadı. Ağırlıklı olarak karbon monoksit zehirlenmesi ile ilgili ölümler, şehir dışına cenazeler gönderildi, AFAD’ın yaptığını iddia ettiği toplama işleminin kusurlu olabileceğinden kaygılıyız hepimiz. Bu da sayıyı yükseltecektir.
 
SOYOĞUL: Yani?
 
KOZAĞAÇLI: Bu şu demek: Cenazesine ulaşamamış aile veya madende oraya gömülmüş işçi cenazesi olduğuna değil, çıkarılıp teslim edilmiş cenaze sayısının çeşitli toplama numaralarıyla henüz hükümet tarafından deklare edilmemiş olduğu anlamına gelir. Dört bir koldan bunu araştırıyoruz tek tek ve sonunda gerçek rakamı bulacağız, böyle bir şey saklanamaz zaten. Sayı konusunda sorun budur. Bizim açımızdan bu şekilde öldürülmüş bir işçi, cinayete kurban gitmiştir; iki, işçi katliama uğramış demektir, yüzlerce işçi için 10 eksik 10 fazla bunlar son derece ağır tartışmalar, asla girmeyiz. Burada çok büyük bir işçi katliamı yaşandı… Gerçek rakama ulaşma isteğimiz; yardım alamayan aile kalmamasını sağlamak, adaleti tesis etmemiz için. 
 
SOYOĞUL: İlk günlerde yaptığınız açıklamalarda ‘Bize göre bu bir soykırımdır; bir insan grubu sistematik olarak siyasal nedenlerle yok edilmiştir’ dediniz. ‘O yüzden mallarına el koyulmasını isteyeceğiz’ de dediniz. Soykırım çok ağır bir iddia değil mi? Bunu deme ihtiyacını niye hissettiniz?
 
KOZAĞAÇLI: Aslında soykırım biraz gündelik literatür kendi aramızda konuştuğumuz. Türk Ceza Kanunu’nda bu bölümün başlığı insanlığa karşı suçlar. Soykırım genellikle etnik, dinsel, mezhepsel temelli algılandığı için tarihsel olarak garip bir şey söylemişiz gibi duruyor. Oysa ki soykırımın tanımı çok basittir; ‘bir insan grubu, topluluğu, başka bir insan grubu ya da topluluğuna siyasal nedenlerle sistematik olarak yok etmek için hareket ediyorsa, buna insanlığa karşı suç denir’ veya tercih ediyorsanız soykırım da diyebilirsiniz.
 
SOYOĞUL: Soma’da bu mu yapılmış yani?
 
KOZAĞAÇLI: Bizim kanaatimiz şu; bu tip bir madeni rödovansla çalıştırmak, sınırsız alım garantisi vermek, buraya bin işçiyi sokup 3 vardiyada 10 bin ton günde kömür çıkarmak, madenin ısındığını göre göre üretime devam etmek… Şirket yöneticilerinin ‘buradan adam çıkmayacak kömür çıkacak’ dediklerini duyuyoruz. O kadar bir üretim isteği, o kadar bir üretim arttırması. Biz bunun gayet sistematik bir kasıt olduğuna inanıyoruz. Son derece yani burada sermaye sınıfı işçi sınıfını sistematik bir biçimde katlediyor, mevzu bu. Peki etnik temelli oluyor, dinsel temelli oluyor da neden sınıfsal temelli olmuyor insanlığa karşı suç? Sermaye sınıfının yoksulları ya da işçi sınıfını sistematik olarak ortadan kaldırması iş kazası adı altında soykırım olmuyor ya da insanlığa karşı suç olmuyor ama bir grubun bir başka mezhebi yok etmesi soykırım oluyor. Biz bu meseleye sınıfsal temelli bakılmasını gerektiğini düşünüyoruz, burada karşımızda çok güçlü bir sermaye grubu var, hükümetle ilişkisi olan… Ve bunlar işçi sınıfının hayatına değer vermiyorlar. Sistematik olarak ortadan kaldırılmasına izin veriyorlar. Demek ki burada savcı bu seçeneği de değerlendirmelidir diye başvurduk.
Elbette ki tek tezimiz bu değil. Kasıt konusundaki tartışma da buradan başlayarak yapılmalıdır. Eğer bu madende özen ve dikkat yükümlülüğüne uymamak nedeniyle taksirle hukuksal bir kavram bu yani kusurlu olarak insanların ölümüne sebebiyet verilmiş diyorsanız bu şu demektir: Saatte 50 km sürat yapmanıza izin verilen bir yolda saatte 100 km gidiyorsunuz, dolayısıyla yola çıkan bir grup insanı görmeyip arabayla vuruyorsunuz. 3 kişi ölüyor, kanunda belli üst sınırı taksirle birden fazla kişinin ölümüne sebebiyet verdiniz, 15 sene üst sınırı olan bir hapis cezasıyla yargılanırsınız, kusurlu olarak birden fazla ölüme sebebiyet vermiş olursunuz. Savcının şu anda yürüttüğü soruşturmanın eksisi bu... Peki biz de diyoruz ki, buradan başlamayacaksın, insanlığa karşı suç ihtimalinden başla meseleye.
 
SOYOĞUL: Peki nerede buluşursunuz?
 
KOZAĞAÇLI: İki seçenekten birinde buluşacağız; savcının dediği asla kabul edilemez, varsayalım ki bizim dediğimizi de kabul etmeyecekler. Türk Ceza Kanunu’na bakacağız, iki seçenek daha var; bizim ikinci tezimiz, olası kastı düzenleyen TCK 21’inci maddesi 2’inci fıkrasıdır. Kast ya da olursa olsun kastı, ölürse ölsün kastı diyeceğimiz. Burada mesele şu; bu kasıt türünde bir kişinin diğer kişi öldürmek için ateş etmesinden farklı bir durum. Burada diyor ki kişi, TCK 21’inci maddesi 2’inci fıkrasında tarif edilen olası kasıt, ‘ben bir şeyi çok yapmak istiyorum, buradaki örnek üretimi arttırmak istiyorum, çok para kazanmak istiyorum’ diyor. Bu temel isteğimiz. Bazı insanların ölebileceğini öngörüyorum, ben bunu yaparken ölürlerse ölsünler. Ben bu olasılığı göze alıyorum çünkü öngörülebilir. Bu öngörülemez olsaydı, yani ‘ben çok para kazanmak istiyorum benim bu para kazanma isteğim kimseyi öldürmez’ deyip bunu yapmış olsaydınız, bir başka madde olabilirdi, bilinçli taksire ilişkin yani kusurun bilinçli haline ilişkin. Ama bir kere öngörülebilirlik başladıktan sonra yani ‘para kazanmak için yaptığın faaliyetlerin insanları öldürebileceğini öngörebiliyor muydun’ sorusuna evet diye cevap verebiliyorsak, makul bir insan ortalama bir insan öngörebiliyor ise bundan sonra artık sizin şunu söylediğiniz kabul edilmelidir: ‘Ölürlerse ölsünler’ dedim, ‘çünkü ben bu parayı çok kazanmak istiyorum!’ Madenle ilgisi olan her işveren, her mühendis, her tekniker bu tip bir madende bu üretim düzeyinde bu kömür ısınma düzeyinde, bu gaz düzeyinde insanların her an toplu olarak ölebileceğini öngörebilir. Türkiye Mimar Mühendisler Odası Birliği de aynı nedenle ‘kaza değildir’ dedi. Bu ideolojik bir tanım değil yani yanlış anlamayın. Son derce bilimsel bir tanım. Bir meseleyi öngörebiliyorsanız buna kaza denmez, zaten öngörebiliyorsunuz olacağını. Kazanın sırrı bu.
 
SOYOĞUL: Başbakanın fıtrat açıklamasını kendi bakanları inkar etmek zorunda kaldı; Enerji Bakanı kusur dedi. Ardından da ‘kusur kimdeyse, sebebi kimse bulup çıkarılacak’ dedi. Medyada da herkes kendince bir kusur listesi oluşturuyor. 8 gündür buradasınız, herkesle konuşuyorsunuz. Sizce nasıl bir suç zinciri oluşmuş burada?

 
KOZAĞAÇLI: Ahlaken mi konuşalım bunu, ideolojik olarak mı konuşalım, hukuksal olarak mı konuşalım? İsterseniz hukuksal olarak konuşalım, madem avukat konuşuyor…
Birincisi şu, maden kanununa rödovans tarzı özelleştirmenin konulması bir suçtur, parlamento suçudur. Türkiye kömür madenlerinin rödovans tipi özelleştirmeyle işletilmesine elini kaldırmış her parlamenter suçludur.
İki; rödovans tarzı işletmelere 2010’dan sonra devlet sorumluluğunu da kaldırarak bütün tazmin sorumluluğunu da kanuna eklediğin bir maddeyle rödovans işletmesine devrederek maden işletmek hükümlerin suçudur, kim hükümetteyse tamamı suçludur, bu tasarıya imza atanların tümü.
Bir üçüncüsü; rödovansla bir maden alanını verdikten sonra bir üst sınır koymayan… ‘Senin madeninin potansiyeli günde 5 bin tondur, bunun üstünde sen bana satamazsın’ demeyen, ‘ne çıkarsa ver’ diyen irade kusurludur, kimse bu… Dolayısıyla Enerji Bakanlığı kusurludur. Gizli taşeron çalıştıran bu gibi yerleri denetlemekle yükümlü Çalışma, Sosyal Güvenlik Bakanlığı kusurludur bütün kurumlarıyla birlikte. Denetimle yükümlü ruhsatla yükümlü tarım bakanlığından başlayın, iş teftiş kurumlarına çalışma sosyal güvenliğin tüm birimlerine kadar hepsi kusurludur.
Türkiye Kömür İşletmeleri mal sahibi olarak kusurludur. Kendi madenini işlettiriyor ve denetlemiyor.
Sermaye sahipleri aşırı kar hırsıyla madenin bu şekilde öngördükleri halde çalıştırdıkları için kusurludur.  
Müfettişler ister rüşvet aldıkları için, ister işlerini sevmedikleri için, buraya haberli gelip yalandan teftiş yapıp hiçbir kusuru raporlamadıkları için kusurludur.
Denetim mühendisleri, teknikerler, böyle bir ihtimalin ya farkında olmadıkları için eğitimlerindeki, kapasitelerindeki yetersizliklerinden dolayı ya da bilerek ve isteyerek maaş almaya devam ettikleri için göz yumdukları için kusurludurlar. Kusur çok. Birbirleriyle yarışan kusurlar.
Sendikanın da bence hukuksal kusuru var. Sendikanın tanımı bir kere işçinin hakkını işverene karşı korumaktır. Ama bakın size bir şey anlatacağım; hepimizin hemfikir olduğu bir cümle var, ifade edilebilecek en zarif haliyle ifade ediyorum, bu sendika Maden-iş Sendikası, Soma havzasında dünyadaki sendikal standartların, Türkiye’deki sendikal geleneğin kabul edemeyeceği kadar işverenle yakındır. Bizim izlenimiz bu. Bu söylenecek en kibar laf. İdeolojik olarak istiyorsanız sarı sendika diyebilirim, işverenin adamı diyebilirim ama bunlara gerek yok. Maden-iş Sendikası büyük bir sendika, başka havzalarda da çalışıyor. Soma’da kabul edilemez şekilde işverene yakındır. Neye dayanarak söylüyorum; 3 temel şeye. Bir; bu maden alanının Park Maden kurumundan sonra kapalıyken yeniden açılması için bu sendika Soma işçilerine ya da potansiyel maden işçilerine eylem yaptırdı burada. Hükümete ‘bu firmaya maden ruhsatı verin’ demek için. Yani bakın. Çok sık söylendiği gibi ben bunu bizzat sendikacılardan duydum; sermaye grubunun hükümetle sorunlarını sektörde çok köklü bir sendika olduğu için, sendika çözüyor! Sendika diyor ki ‘Enerji bakanlığında bir sorun olursa bana gel ben tanırım enerji bakanını’ diyor işverene. Sorun şu, taşeron ne demektir? Taşeron şudur; işi yapan ana sermaye işçinin yükünü çekmek istemez. Sigortasını, iş kazasını, eğitimini… O yüzden der ki ben bu işi y firmasına verdim. Kendisinden daha küçük y firmasına verir, y firması işçiyi istihdam eder, ana firma der ki benim işçim yok. Dolayısıyla benin sigorta yükümlülüğüm yok, eğitim yükümlülüğüm yok, vergi yükümlülüğüm der. Y firmasına ben bu işi ihale etmiştim onunla konuşun der. Klasik taşeron budur. Burada olan bu değil. Burada kurumsal alt işveren, kurumsal taşeron yok. Dayı başı denilen, ekip başı denilen insanlar var. Bunlar 40 işçi, 50 işçi, 100 işçi buluyor, getiriyor. Bunlar işe alıyor, bunlar işten çıkarıyor, işçilerin maaşından prim alıyor, ne kadar çalışacağını taahhüt ediyorlar işverene, götürü usulü, ton usulü işçiyi çalışmaya zorluyorlar. İşçiyi çalışmaya zorlayan, bu kişiler. 20-30 taşeron var bu kentte. Böylece ekstra bir hırs geliyor. Yarıştırma oluyor. İşçi hariç herkesin kazancı artıyor. Değişmeyen işçinin maaşı oluyor. Ama şirket taşeronun kendisine getirdiği her işçiyi SGK’ya bildiriyor kendi işçisi olarak. Sigortalıyor hatta sendikalıyor. Burada işe başladığınız anda bir anda sigortalı ve sendikalı oluyorsunuz. Bu yüzden işveren bugün çıkıp büyük bir rahatlık ve yüzsüzlükle, ‘bizde taşeron yok’ diyor. ‘Tamamı benim işçim. 6 bin işçim SGK’ya bildirmişim’ diyor. Nedir sorun burada diyor. Böyle bir tersten taşeron sistemi var ve bunun teşhir edilmesi gerekiyor. Bu taşeron dediğimiz kişiler, eski maden işçileri, eski maden mühendisleri, Soma’nın eşrafı gayet son derece rahat yaşıyorlar burada, üst gelir kurumuna mensuplar. Bunlardan daha küçükleri işçiyle birlikte madene de iniyor. Daha büyük grupları idare edenler, Soma eşrafından. Şimdi bunlar hep bu çalışma düzenini bozan işler. Elbette bu çalışma düzeninin açığa çıkartılması gerekiyor. Tamamen.
 
SOYOĞUL: Ölen maden işçileri arasında 5 de maden mühendisi var. İşçiler yeterli eğitimi almadılar diyelim ama ya maden mühendisleri? Nasıl göremediler geliyorum diyen tehlikeyi? Maden Mühendisleri Odası’nın açıklamalarını da pek tatmin edici bulmadım. Bir mühendis söz gelimi göz göre göre frenleri tutmayan bir arabaya biner mi? 
 
KOZAĞAÇLI: Burada mesele birden fazla ve şu; mühendisler, gelir farklılaştırmasıyla işçi sınıfıyla bağlarını koparmış durumdalar. Onlar kendilerini işverenin ait olduğu sınıfa daha yakın hissediyorlar. Eğer sınıf atlamak istiyorlarsa, işverenlerin sınıfına atlamayı hayal ediyorlar. Mühendis yüksek ücretli bir beyaz yakalıdır. İşçi normalde.
 
SOYOĞUL: O sınıfa atlaması için, öncelikle yaşaması lazım ama değil mi?    
 
KOZAĞAÇLI: Tam buraya geleceğiz. İlk önce böyle bağlantıları yok. İkincisi, ben bilgilerinin/eğitimlerinin ve kaygılanma düzeylerinin maden mühendislerinin elverişli olmadıkları kanaatindeyim. Bilgi donanım eksiğiyle çalışıyorlar, farkında değiller çok sürecin. Üçüncüsü belki, en başta mühendisler inanılmaz bir üretim baskısı karşısındalar. Üretimi durduracak bir mühendis müdahalesi ister denetimci olun, teknik olun, ne olursanız olun; burada üretimi yavaşlatacak bir uyarıda bulunan, müdahalede bulunan bir kişinin burada çalışması mümkün değil! Dolayısıyla burada çalışmaya devam edenler zaten bunu kabul etmiş kişiler. Mühendisler de kendi yaşamlarıyla ödenecek bir çarkın içindeler ve buna yapacak bir şey yok. Oda’nın belki bu konuda çalışması gerekir. Ama bu savcının şu politikasını haklı çıkarmıyor; hiçbir yasal sorumluyla ilgilenmeyin, hiçbir kurumsal sorumluyla ilgilenmeyin, 5 tane, 10 tane, 5’i ölmüş mühendisi bu işin sorumlusu ilan edip bu işi kapatayım havası; tabi haklı olarak maden mühendislerini, geride ve TMMOB’u. O yüzden biraz da savunuyorlar, haklılar da yani; bir sorumluluk silsilesi yapılacaksa denetim mühendisleri 10’uncu sırada gelir. Önce bir gerçek sorumlulara ulaşalım elbet ki mühendislerin sorumlulukları da var, o da konuşulsun ve hesabı sorulsun. Onlar çok büyük bir tablonun parçası sadece.
 
SOYOĞUL: Peki, şu ana kadar yapılan 8 tutuklama, cezaevine gönderilenler için ne diyorsunuz?
 
KOZAĞAÇLI: Şundan emin değilim; eğer yeterince güçlü avukatlar, komite ve Soma halkı yeterince güçlü ve bütün Türkiye tepki göstermeseydi; şüpheli tutuklatma seviyesine getirebilir miydik emin değilim. 6’ncı gün geç bir zaman bu tip bir soruşturma için ama haksızlık da etmek istemiyorum; şu aşamaya kadar rutin işlerini yapıyorlar. Yani bütün tanıkların ifadelerini almaya çalışıyorlar, madene bilirkişi indirdiler ön rapor aldılar, kesin rapor bekliyorlar. İfadeleri takip ederek şüpheli gözüken şüphe atfı, suç atfı yapılan herkesi peyderpey alıp sorguluyorlar, tutuklanması gerektiğini düşündüklerini tutuklatıyorlar. Hani savcılık soruşturması çok kötü gidiyor, çok büyük usulsüzlükler var demem gerekir mi? Hayır. Savcılık soruşturması rutinde böyle yürür. Büyük bir eksen hatası var; yukarı doğru değil aşağı doğru soruşturma yürütmek. Olası kasıttan değil, taksirden soruşturma yürütmek gibi eksen hataları var ama her ne olursa olsun savcılığın yapacağı iş, üç aşağı beş yukarı belli bir iş. Nedir? Meseleyle ilgili herkesin ifadesine başvuracaksınız, teknik raporlar alacaksınız, sonra da meseleyi derleyip toplayıp ortaya bir iddianame koyacaksınız. Bunun için çalışıyorlar.
 
SOYOĞUL: Maden sahibi Alp Gürkan için alınmayan kararlar bir kaygı yaratmalı mı? Bu aşamanın özelinde nöbetçi mahkemenin hiç gerek görmemesi?
 
KOZAĞAÇLI: Halka açık olmayan sermaye şirketlerinin tehlikeli sektörlerde uğraşırken sorumluluğun özellikle aile şirketlerinde, sermaye sahibi şirketin hissedarlarının tamamına ait olduğuna inanıyorum. Bunu sağlayabilecek hukuksal yollar var. Halka açık şirketler için böyle söyleyemeyiz. Herkes borsadan hisse alabiliyorsa, bütün hisse sahiplerini toplayalım dediğinizde komik bir şey olur. Ama halka açık olmayan şirketlerde sermaye sahiplerinin şirketin sevk ve idaresinde çok önemli rolleri var bunlar devredilebilir roller değil. Siz şirketin büyük hisse sahibi olarak yüksek üretim istiyorsunuz; yönetim yetkisini devrettiğiniz yönetim kurulu üyeleri ve şirket yöneticileri bunu sağlamaya çalışıyorlar. Bu kadar basit. Bu adamların işe alınmasında işten çıkarılmasında siz yetkili misiniz büyük hissedar olarak? Oy hakkınız var mı? Demek ki bu sorumluluktan kaçılamaz. Halka açık sermaye şirketleri bu gibi işlerle uğraşırken hissedarların tamamı şirket politikasının belirlenmesinde söz sahibidir. Üst düzey şirket yöneticilerinin atanmasında ve görevlerine son verilmesinde şirketin stratejik programının belirlenmesinde söz sahibidirler; o yüzden herkesin sorumluluğu var bence. Elbette ki baba hisse sahibinin de sorumluluğu var.
 
SOYOĞUL: ÇHD’nin de içinde yer aldığı ‘Soma için adalet komitesi’ kurdunuz. Neyi amaçlıyorsunuz burada ve ne yapacaksınız, ne kadar uzun soluklu olacak bu komitenin çalışmaları?     
 
KOZAĞAÇLI: Komitenin ilan ettiği ilkeler şöyle; bilgi kirliliğini ortadan kaldırmak için geldik ilk önce. Halkın gerçek bilgiye ulaşmasını sağlamaya çalışıyoruz.
İkincisi dayanışmaya geldik. Taziye ziyaretleri yapıyoruz, yoksulluğun, imkansızlığın, acının hem fotoğrafını çekiyoruz, hem elimizden geldiği kadar azaltmaya çalışıyoruz.
Üçüncüsü savcılık soruşturmasına müdahil olduk, bunun etkili biçimde yürütülmesini sağlamaya çalışıyoruz. Bir avukat çalışma grubu aracılığıyla.
Dördüncüsü, zarar gören halkın, katledilen işçi yakınlarının bütün ekonomik zararlarının en üst düzeyde tazmin edilmesi için Türkiye Barolar Birliği ve Manisa Barosu’yla birlikte ortak bir ücretsiz avukatlık hizmeti sağlamaya çalışıyoruz. Biz tazminat davalarıyla ilgilenmiyoruz, bizim geleneğimizde yok, ceza soruşturması için buradayız ama bunun avukatlık ücreti elde edilecek bir iş olmadığını, meslektaşlarımıza anlatmaya çalışıyoruz. Burada en kaliteli, en kapsamlı ve ücretsiz avukatlık hizmetinin; Türkiye Barolar Birliği’nin ve Manisa Barosu’nun açıklamaları da bu yönde olumlu buluyorum ve bunları bir arada tutarak halkın avukata erişimini kolaylaştırmaya çalışıyoruz.
Bir başka mesele, soruşturmanın Maden Mühendisleri, Elektrik Mühendisleri, Makine Mühendisleri gibi bizim zaten komitemizin bileşenleri olan TMMOB nedeniyle teknik bilirkişiler tarafından ama mağdur tarafın taleplerini dikkate alarak hazırlanmış raporlarla ortaya konmasını sağlamaya çalışıyoruz. Bu aynı zamanda savcılığın bilirkişilerini de desteklemek, yardımcı olmak ve yönlendirmek için yaptığımız bir çalışma. Ve tabi kriz bitecektir, son cenaze tespit edilip, acılar azalmaya başlandığında kriz masası faaliyetleri bitebilir ama komite bitmeyecektir. Soma işçi katliamı davası bitinceye kadar eğer hatalı kurgulanmış ve adalet elde edilememişse, adalete erişilinceye kadar komite çalışmasını sürdürecek. Davanın Akhisar Ağır Ceza Mahkemesinde görüleceği anlaşılıyor şimdilik, burası bir ağır ceza kenti değil. Bu davanın tamamını takip etmek ve her anlamda psikolojik, psikososyal, ekonomik, hukuksal desteği tek elden, merkezi olarak bu katliamın mağdurlarıyla paylaşmak için kurduk ve çalışıyoruz. Şimdi bir kriz masası faaliyeti öne çıktı doğru ama kriz geçtiğinde de komite çalışıyor olacak. Uzun yıllar çalışacak bir komitenin başındayız.
 
SOYOĞUL: Türkiye’de davalar hak arama arayışı çok uzun süreyi gerektiriyor. Çok uzun soluklu bir adalet arayışı olacak belli ki… Peki şu ana kadar Soma’da size vekalet veren oldu mu? Kaç müvekkiliniz var?
 
KOZAĞAÇLI: Evet, düzenli bir vekalet akışı başladı. Biz şu ana kadar şimdilik birisinin vekaletiyle savcıya başvurduk, diğer vekaletleri toplu olarak ibraz edeceğiz. İnsanlar elbette ki komite çalışmalarına güveniyorlar, vekaletlerini veriyorlar ve onların avukatı olarak çalışmaya başladık.
 
SOYOĞUL: Ne istediler sizden?
 
KOZAĞAÇLI: Her şeyden önce adalet ama adalet çok üst bir kavram.
Ölenleri kimin öldürdüğünü bilmek istiyorlar, onların rahat uyumaları için hesaplarının sorulduğunu bilmek istiyorlar, geride kalanların ekonomik durumlarının güvence altına alınmasını istiyorlar. Bir kısmı artık madene inmek istemiyor bunun hukuki yolunu öğrenmek istiyor, bir kısmı bir süre madene inemeyecek ama madende çalışmak zorunda yardım istiyor. Bir kısmı bu havzada meydana gelmiş iş kazaları sakatlıklar için hukuki destek istiyor; çok çeşitli talepler ve başvurular var. Hepsini sistemli bir şeklide tasnif ediyoruz. Yapabileceğimiz her şeyi doğru yapacak insanlarla yapmak istiyoruz.
 
SOYOĞUL: Söylediğiniz hizmetler için belli bir para gerekiyor. Üstelik davalar Türkiye’de çok uzun sürüyor. Şubat 2011’de Elbistan Afşin’de toprağa gömülen 9 işçinin davasında 3 yıl geçti, daha 3 yıl sürecek gibi görünüyor. Bu kadar uzun soluklu davalarda avukatlar kimbilir kaç kez mahkemelere gidip gelecek… Dava açma parası, dosya parası, harç parası, pul parası… Bi ton para lazım adalet aramak için. Ve bu komite en başından itibaren para talep etmediği gibi, bir hesap numarası açılmayacağını da ilan etti. Türkiye Barolar Birliği’nin hesap numarası verdiğini biliyoruz. Siz masrafları nasıl karşılayacaksınız, nasıl bir yol izlenecek?
 
KOZAĞAÇLI: Bizim bu konuda 40 yıllık bir geleneğimiz var. Önce öz kaynaklar. Çağdaş Hukukçular Derneği proje yapmaz. Hükümet arası kuruluşlardan, vakıflardan fon almaz. Biz önce öz kaynak toplarız. Yani üyelerimiz bir araya gelir, ücretsiz emek verirler, bağışta bulunurlar ve kendi ağımız içinde yürütürüz bunu. Komite bileşenli kurumlar destekleme sözü verdiler; komite bileşeni kurumlar da benzer yöntemlerle kaynak aktaracaktır. Zaten son derce mütevazı koşullarda çalışıyoruz. Buradaki en değerli parça insan emeğidir. Bir gönüllü listesi astık. 1 aylık bir kriz masası nöbeti için. İnsanlar buraya isimlerini yazdırıyorlar, inanılmaz mutlu oluyoruz. Tanımadığımız bilmediğimiz hekimler, avukatlar, psikologlar, sosyologlar gelip burada nöbet tutuyorlar. Sabah onlara kısacık bir komite eğitimi veriyoruz. Komite telefonunu teslim ediyoruz, taziye ziyaretleri ve alan çalışması için gidecekleri yerleri tarif ediyoruz. Sabah yola çıkıyor bir kısmı, bir kısmı komitede çalışıyor bilgileri tasnif ediyor, bilgisayara giriyor. Her gün saat 16.00’da savcılığa gidip o gün savcılığın ürettiği evrakın bir örneğini alıp getiriyoruz, işliyoruz. Burada en kıymetli olan insan emeği aslında; parayla yaptırmaya kalksanız en pahalı olan şey insan emeği. Burada insanlar gönüllü biçimde bir araya geldikten sonra hiç sorun yok. Konaklama için onlarca Somalı bize evini açmış durumda, onların evinde kalıyoruz. Bizim için çok mutluluk verici bir sahiplenme, bu acının üzerine, bu saldırının üzerine… Yine otel ihtiyacı olan bileşenler kendileri karşılıyor bunu. Yani paraya evet ihtiyaç var ama kendi aramızdaki dayanışmayla, gönüllüler olarak bunu çözüyoruz. Tabi yardımlara da açığız ama açık bir çağrı yapmaya gerek yok bunun için.
 
SOYOĞUL: Tam da onu diyorum, diyelim ki size güvenen, sizin kanalınızla yardım yapmak isteyenler için nasıl bir yol gösteriyorsunuz?
 
KOZAĞAÇLI: İkiye ayırayım; komite çalışmaları için her zaman destek alıyoruz alırız ama halka ulaştırılacak destek için doğru aracı biz değiliz. Bu şekilde ‘ben mağdur olan ailelere yardım etmek istiyorum’ diyen ailelerin telefonlarını adreslerini verip doğrudan ilişkilendiriyoruz ve nasıl uygun görüyorlarsa yapsınlar. Dolayısıyla yardım toplamıyoruz ne nakdi, ne ayni, ne malzeme, ne para. Biz yapmıyoruz, yapan bir kurum olup olmadığını da bilmiyorum. Biz bize başvuran herkese elimizdeki ailelerin, yoksul insanların mağdurların telefonlarını veriyoruz doğrudan ilişkiye geçip istedikleri yardımı yapabilsinler diye. Bu konudaki katkımız bu. Komite çalışmaları da dediğim gibi gönüllü destekle yürüyor. Bunun için özel açık çağrı yapmaya gerek yok. 

 
SOYOĞUL: Daha ilk gün provokasyon görüntülerinden sonra Öğretmen Evinde yaptığınız açıklamayı dinlemiştim. Orada devletin sorumlu olduğu felaket hallerinde gösterdiği klasik refleksi çok net özetlemiştiniz. ‘Şehit ilan etmeyle başlar, hakkının çok azı ile ikna süreci devam eder ve gün gelir kadere inanma halini yüklenir ve genelde de başarılı olur bu topraklarda’ydı özeti… Bu mücadelenin önünde bir zorluk mu bu devletin tutumu, yoksa bu tutuma karşı bir mücadele mi bu?
 
KOZAĞAÇLI: Saldırıya uğramaya devam edeceğiz. Burada artık hükümet bir kısa devre yapmış durumda. Çevik kuvvet polisini, doğrudan sermaye şirketinin silahlı adamları gibi kullanıyor şehirde. Yani devlet buraya çevik kuvvet polisi getirmeseydi de sermaye şirketi ‘maaş veriyorum herkes tornadan sopa çıkarsın sokakta gördüğünüz avukatları dövün’ deseydi aynı işi yapıyor olacaklardı yani klasik devlet teorisi kısa devre yapmış durumda. Normalde sermayeler baskıyı ya da şiddeti halkı üzerinde sermaye grupları ve burjuvazi hükümetler aracılığıyla kullanır. Burada artık kısa devre yapmış durumda, polis direkt olarak sermaye şirketinin adamları gibi sokaklarda saldırıyor insanlara. Bu devam edecektir, şimdilik durdurduk ama bitmez. Hükümet hakkımızda kötü kötü konuşmaya devam edecektir böyle bir huyu var zaten. Onlara karşı bir iş yaptığımızı düşünüyorlar, biz hiçbir siyasal pozisyonla bunu yapmıyoruz, biz halkın yanındayız. Halkın karşısındaysanız size karşı yapıyoruz demektir. Halk düşmanıysanız size karşı yapıyoruz demektir ama size karşı olduğumuz için değil, halkın yanında olduğumuz içindir.
Şimdi evet bu insanların askerlikleri ertelenmesin mi? Ertelensin. Vergi, sigorta, banka borçları ertelenmesin mi? Ertelensin. Aile bireylerine iş bulunmasın mı? Bulunsun. Hızla tazminat avansı verilmesin mi bu zor günleri atlatmaları için? Verilsin. Bütün ülke düzeyinde AFAD yardım topluyor, bu yardımlar insanlara ulaştırılmasın mı? Ulaştırılsın.
 
SOYOĞUL: Sorun ne o halde?
 
KOZAĞAÇLI: Burada sorun şu; bunlar zaten dayanışma işleri. Bunlar zaten yapmak zorunda olduğumuz işler. Siz bunun dışında bu insanların katliamdan kaynaklanan manevi zararlarını tazmin edecek misiniz, etmeyecek misiniz? Mahkemelerinizi çalıştıracak mısınız, çalıştırmayacak mısınız? Van’daki gibi bu toplanan yardımları başka işlerde kullanmak fon kaydırmak, kalem kaydırmak, zaten biz o yardım paralarından ödüyoruz bunları deyip devletin yardım paraları mahsup etmek bu gibi işler yapacakları mı? Bunları engellemeye çalışıyoruz. Yoksa elbette ki halk buraya dayanışmak için milyonlarca lira gönderecektir. Bunları toplasın dağıtsın ama bunları yapmıyorlar. Burada biriken fonları anlamsız işlere kaydırıp kullanıyorlar. Mesela Van’da yol yaptılar, ondan sonra da diyorlar ki biz kendi tazminatlarımızdan düşeceğiz. Bu yardımları da biz dağıttık tazmin paralarını da biz ödüyoruz, ondan onu mahsup edeceğiz diyorlar. Böyle işler olmaz. Devlet kendi görevini yerine getirsin. Halk dayanışması bunun üstünde bir şeydir. Biz fazlasını vermeye çalışıyoruz. Siz ilk önce kendi yükümlülüğünüzü yerine getirin. Manevi tazminatlarını tespit edin ve ödeyin. İş hukukundan kaynaklı tazminatları tespit edin ve ödeyin hızla. Sosyal güvenlik haklarından kaynaklı tazminatları tespit edin ve ödeyin. Ondan sonra halkın dayanıştığı paralar buna ek olsun. Siz kendi yükümlülüğünüzü halka yaptırmaya çalışmayın. Böylece de yardımın miktarını düşürmeyin. İnsanların gerçekte alacağı yardımın miktarını azaltmayın. Yoksa yapılması gerekenlerin hepsini yapsınlar bir sorun yok. Böyle bir politika izlendiğinde insanların acısı hafifliyor, hafifleyince adalet istekleri azalıyor mu? Göreceğiz. Bence azalmaz ama bastırılıyor, sindiriliyor, ikinci plana itiliyor.
Biz bu kentte yerel halkının istemediği hiçbir eylem ve etkinlikte bulunmayız. Biz buraya yürüyüş yapmaya, protesto yapmaya gelmedik. Bu kentin insanı bunu yapmak istiyorsa elbette yanlarındayız; istemiyorlarsa, onların kendi bilecekleri iş. Öncelikle esas meseleyi şöyle düşünmek gerekiyor; ne istiyorlarsa, hesap sormak, yaralarını sarmak, zararlarını tazmin ettirmek… her ne istiyorlarsa biz bunun hukuksal yolunu, tıbbi yolunu, psikososyal yolunu kolaylaştırabilmek için buradayız. Yoksa halkın istemediği hiçbir şeyi halka yaptıramazsınız. Yarın seçim var, yüzde 50 AKP’ye mi oy vermek istiyorlar? Verecekler, burada buna yapacağımız bir şey yok. Aksi yönde bir iddiamız da olmaz, hiç işimiz olmaz. Halk kendisi görecek, düşünecek, yaşayacak, örgütlenecek, ne yapmak istiyorsa yapacak. Biz de yardım etmek için buradayız. 

 
SOYOĞUL: Soma, Kınık, Savaştepe üçgeni, acı üçgeni oluştu. Soma bu felaketin merkezi olduğu için ilgi/destek sanki buraya yönlenmiş gibi. Cenazelerin gittiği diğer iki ilçenin ihmal edildiğini düşünüyor musunuz?
 
KOZAĞAÇLI: Sıkça söylendi. Adını koyalım. Daha yoksul daha dağlık yerlerde yaşayan ya da Alevi nüfusun daha ağırlık olan yerlere devlet ilgisi daha az, AKP oyu çıkmayan yerlere devletin ilgisi daha az. Bende açıkça bu yöndeki görüşleri teyit edecek kadar çok verim yok ama benim de gördüğüm budur. Bizim açımızdan söyleyeyim ben… Biz hiç ayırmadan en uzaktaki dağ köyünden en yakındaki mahalleye kadar herkese ulaşmaya çalışıyoruz, ulaşıyoruz, gayret ediyoruz. Devletin de inanılmaz ulaşma çabası var her kanalıyla. Belgeler imzalatılmaya çalışılıyor, itidal telkin ediliyor kader, kaza ayetleri dağıtılıyor, herkes sakinleştirilmeye çalışılıyor. Bunu anlamak mümkün değil. Benim anladığım kadarıyla kriz masası ya da devletin kriz diye tabir ettiği şey, siyasal iktidara karşı ayaklanma ihtimali. Bunu kriz olarak kabul ediyorlar. Kriz buysa ‘bir felaket oldu aman bir ayaklanma çıkmasın’ diye bir kriz tarifi yaparsanız, böyle kriz faaliyetleri yürütürsünüz. Ama kriz burada işçi katliamı oldu ve yenileri olabilir diye düşünüyorsanız, bizim çalıştığımız şekilde bir kriz faaliyeti yürütürsünüz. Yani belki de devletin yürüttüğü çalışmayla bizim yürüttüğümüz çalışma arasındaki en temel fark bu.
 
SOYOĞUL: Başka ne eklemek istersiniz?
 
KOZAĞAÇLI: Ekleyeceğim şey şu; ‘Soma İçin Adalet Komitesi’ durağan bir komite değil. Kurumsal düzeyde Soma’da çalışmak istiyorum diyen herkesi bekliyoruz. Biz onlara yol gösterebilecek durumdayız. Bilgi veririz, yönlendiririz, bizimle birlikte çalışmalarını sağlarız. Telefonlara bakarlar, bilgileri girerler, burada en küçük bir kapalılık olmadığını herkesin bilmesini istiyorum. Uzun soluklu bir iş, lütfen takip etsinler. 

 
Bakanlığın hazırladığı taslak, avukatlığı bitirir!
 
Buca’nın gönlü rahat olsun, kenti emin ellerde
YORUMLAR
 Onay bekleyen yorum yok.

Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır.
Neleri kabul ediyorum: IP adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle paylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
 

Bu haber henüz yorumlanmamış...

FACEBOOK YORUM
Yorumlarınızı Facebook hesabınız üzerinden yapın hemen onaylansın...
KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER
Bakanlığın hazırladığı taslak, avukatlığı bitirir!
İdam cezasından twitter yasağına, Pekdaş’ın Konak adaylığından yeni avukatlık ...
Yargıya asla güvenmeyin, asla!
DHKP/C'ye operasyon iddiasıyla 14 ay tutuklu kalan ÇHD Genel Başkanı Selçuk ...
Hukuk devletini savunmak Haşim Kılıç’a kalmışsa…
Gönül Soyoğul'la hukuk söyleşilerinin ilk konuğu Yargıçlar Sendikası Başkanı ...
 
Binali Bey’le yarışmak benim için büyük bir zevkti…
Başkan Kocaoğlu seçimlerin ardından ilk büyük değerlendirmeyi Egedesonsöz’e yaptı.
Adalet için siyaset yapmak istiyorum…
CHP'nin genç Bornova Belediye Başkan Adayı vizyonunu anlattı...
Kendimize değil, partimize oy istiyoruz…
HDP İzmir'in Eş Büyükşehir Belediye Başkan Adayları partinin kent vizyonunu anlattı.
 
'İnanılmaz heyecanlıyım'
Karşımızda iddialı bir Başkan var. Vizyoner bakış açısını Alaçatı'da Türkiye'ye ...
Siyasette hiç dayım olmadı, örgüt emekçiyim ben!
Gönül Soyoğul, CHP Karşıyaka'nın örgüt emekçisi genç adayı Hüseyin Mutlu ...
Atatürkçülüğümü, bu adamlara test ettirecek insan değilim!
CHP'den Konak adayı olan Eski Baro Başkanı ile hakkındaki eleştiriler, ...
 
Nedim ATİLLA
Nedim ATİLLA
Kelle Paça, 5Geyik, enformasyon, dezenformasyon
Mehmet KARABEL
Mehmet KARABEL
‘Evinizin sınırlarını kapatın!’
Kemal ARI
Kemal ARI
Tarihe not düşelim, camiler yine kapalı!
Aylin AKDOĞAN
Aylin AKDOĞAN
İzmir-İN
Erkan SEVİNÇ
Erkan SEVİNÇ
Siz bizimle dalga mı geçiyorsunuz?
Metin ÖNEY
Metin ÖNEY
Korona'nın sonuçları
Cumhur BULUT
Cumhur BULUT
Mutasyon
Tayfun MARO
Tayfun MARO
Neler oluyor?
Muhittin AKBEL
Muhittin AKBEL
Turizmde sezon başlamadan bitti
Neşe ÖNEN
Neşe ÖNEN
Amerika’dan Koronavirüs günlüğü-2/Morale ihtiyacımız var 
ÇOK OKUNANLAR
ÇOK YORUMLANANLAR
GAZETE EGE'DE SONSÖZ
KünyeKünye İletişimİletişim FacebookFacebook TwitterTwitter Google+Google+ RSSRSS Sitene EkleSitene Ekle Günün HaberleriGünün Haberleri
Maxiva