RÖPORTAJLAR
17 Ekim 2011 Pazartesi

Kadın ölümü, terörden 4 kat fazla!

Devletin resmi verilerine göre 2002-2009 arasında terör olaylarında kaybedilen insan sayısı 1004 iken uğradığı şiddet sonucu hayatını kaybeden kadın sayısının 4063 olduğunu vurgulayan Erda, ‘Bu rakamlar da gösteriyor ki kadına yönelik şiddette varılan nokta en az terör kadar vahim’ dedi.

Kadın ölümü, terörden 4 kat fazla!

BAŞLARKEN…
 
Her gün, sistematik olarak kadınlar öldürülüyor bu ülkede.
Bazen kuytu/karanlık bir yerde, bazen güpegündüz tanıklar arasında. Çocuklarının, annelerinin babalarının önünde delik deşik ediliyor kadınlar.
Tecavüze uğruyorlar, dayak yiyorlar, ruhsal ve bedensel şiddete maruz kalıyorlar.
Kaçmak/kurtulmak istedikçe, can veriyorlar.
Öylesine tırmanan bir şiddet ki, artık gazetelerin 3. sayfalarından, 1. sayfalarına, manşetlerine taşınıyorlar.
Vahşet diyoruz, cinnet diyoruz, öfkeli koca, zalim baba diyoruz.
Biz diyoruz, onlar öldürüyor; biz yazıyoruz onlar dövüyor, tecavüz ediyor…
Bir gün… Önce bir gazetenin 9 sütundan bağırdığı, bağırsakları deşilmiş, iki çocuk annesi bir kadının kanlı fotoğrafıyla dehşete düşüp (ölen kadını bırakıp) medyayı tartışıyoruz;
Ardından başka bir gün de, yine bir gazetenin manşetten duyurduğu ‘Dayağa Dayanma Kılavuzu’ haberini.
Kimileri bıyık üzerinden, kimileri bıyık altından gülüyor Kılavuza.
Kadınlar böyle mi kurtulacak diyor birileri.
“Durum bu kadar mı vahim” demiyor ama kimileri…
*
“Dayak anında cenin pozisyonu alın/Çıkışı olmayan banyo ya da tehlikeli aletlerin bulunduğu mutfaktan uzak durun’ gibi uyarıların yer aldığı İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin web sitesinin, bir anda en çok tıklanan ve de tartışılan konu haline gelmesi; üstelik bu konuda kadın örgütlerinin bile ikiye ayrılması, kendi adıma şaşırtıcıydı.
Elif Şafak’ın da Habertürk’teki köşesinde yazdığı gibi, “bu olay bu kadar basite alınacak”, hele hele dalga geçilecek bir konu muydu?
Öylece uzaktan bakıp da küçümsenecek bir liste miydi?
Belediye kadına şiddet konusunda hiçbir şey yapmamış, yemeyip içmeyip böyle bir liste mi hazırlamıştı?
Bula bula bulduğu, bu muydu?
“Her gün dayak yiyen kadınların bari cinayete kurban gitmemeleri, bir günü daha sağ salim çıkarabilmeleri için düşünülmüş bir dizi tedbir. Okurken insanın içi acıyor” diyen Elif Şafak gibi üzüntüyle okuduğum o tedbir listesini yaratan koşullar neydi?
Böylece uzayıp giden sorulara karşı,
Bunu anlamanın/öğrenmenin tek yolu vardı; İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Kadın Danışma Merkezi’nin, daha doğrusu Kadın Danışma Merkezi sorumlusu avukat Pelin Erda’nın kapısını çalmak.
Öyle de yaptım.
1995’te Türkiye’de “insan hakları alanında verilen mücadelenin simgesi” olan Manisalı gençler davasında yargılanan 16 gençten birinin ablası olan ve davayı kamuoyu gündemine taşımakla kalmayıp dönemin CHP milletvekillerinden Sabri Ergül’le birlikte uzun bir hukuk mücadelesi verirken tanıdığım avukat Pelin Erda’ya sorular yönelttim.
Tanıdığım en birikimli/mücadeleci kadınlardan; Manisalı gençler davasında hem gençleri beraat ettirip hem de işkenceci polislerin toplam 85 yıl ceza almasını sağlayan hukukçulardan biri olan Avukat Pelin Erda, şimdi de kadına yönelik şiddetin ‘bir insan hakları ihlali, bir insanlık sorunu’ olduğunu anlatmaya; sorumlusu olduğu merkezde, yüzlerce kadına yardımcı olmaya çalışıyor.
 
 
GÖNÜL SOYOĞUL: Sizi kimliğinizle, kişiliğinizle tanıyorum; bu yüzden çeşitli yayın organlarında ‘dayaktan korunma kılavuzu’ olarak yer bulan bilgilere, doğrusu şüpheyle baktım ve işin aslını/doğrusunu sizden öğrenebilirim diye buraya geldim. Böyle bir kılavuzun mutlaka bir nedeni vardır diye düşündüm.
 
 
PELİN ERDA: Bizim web sitemizde pek çok bilgiyle birlikte ‘şiddete maruz kaldığınızda neler yapabilirsiniz’ diye bir başlık var kadınlara yönelik. Web sitemiz de 8 Mart 2011’de yayına girdi. Ama bu bilgiler bizim böyle oturup kılavuz diye ürettiğimiz çalışma değil. Bu bilgiler, kadınların yıllarca edindikleri deneyim sonucu ortaya çıkan, birçok kadın örgütünün kullandığı/önerdiği, uluslar arası ölçekte de kadın danışma merkezi, sığınma evi hizmeti veren birçok kurumun da önerdiği şeyler. Bunlar çok uzun yıllardır var olan şeyler.
 
SOYOĞUL: Yeni bir keşif değil; bazı basın kuruluşlarında ‘alay konusu’ olan bu kılavuz, uluslar arası kadın örgütlerinde de var yani?
 
ERDA: Tabiî ki var. Bizler de onlardan öğreniyoruz. Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Sığınma Evi’ni açmadan önce biz Mor Çatı’yla da Avusturya deneyimi, Hollanda deneyimi yani uluslar arası deneyimleri de alarak bu yapılandırmayı oluşturduk. Biz bunu (şiddete maruz kalındığında neler yapılabilir) neden yazıyoruz? İşte bu kısmı önemliydi. Çünkü bunu web sitemizden görüp gelen muhabir arkadaş muhakkak ki iyi niyetlidir ama niyet sorgulamıyorum tabiî ki; bu bilgilerin üzerinde çok durdu. Ben bu bilgilerle ilgili hemen hemen hiç konuşmadım. Sadece şunu söyledim. Dedim ki; ‘bunu herkes alabilir web sitesinden; ancak, neden kadınlara bu bilgileri vermek zorunda kaldığımız kısmı çok önemli.’
 
SOYOĞUL: Benim merakım da bu noktada işte. İlk bakıldığında deprem yönetmeliği gibi geliyor ama size ve model aldığınız uluslar arası kadın örgütlerine bu kılavuzu yazdıran ne?
 
ERDA: Ben uzun uzun gazeteci arkadaşımıza buna anlattım. Çünkü bizim üç yılı aşan bir süredir, Kadın Danışma Merkezi’miz ve sığınma evimiz var. Biz ciddi bir kurumuz ve burada emek sarf eden birçok arkadaşımız var. Hep birlikte gönüllü gibi çalışıyoruz. Gerek danışma merkezinde, gerek sığınma evinde. Sorun; kadınlar niye evden kaçıp sığınma evine sığınıyor ve sonra da neden eve dönmek zorunda kalıyor? Neden kendilerine yaşam kuramıyorlar? Bütün bunların nedenlerini tek başına sığınma evleri, danışma merkezleri çözemez. Bu bir devlet politikası olarak, hükmet de demiyorum devlet politikası olarak tüm siyasetçilerin takip etmesi gereken bir konu. Çünkü biz en azla üç ay, kadının sığınma evinde can güvenliğini sağlayabiliyoruz. Ona güçlendirme çalışmaları yapıyoruz. Bu üç ay boyunca tüm ihtiyaçlarıyla ilgili çalışmalar yapıyoruz. Ama kendi ayakları üzerinde duracak bir ortam olmuyor. Bunlar genellikle eğitimleri düşük olduğu için çok ucuz işler bulabiliyorlar. Bulaşıkçılık, garsonluk gibi. Çok az maaşla ev kirası vermek zorundalar. Ev kiraları çok yüksek. Dolayısıyla, kadınlara ucuz konut mu var? Çocukları oluyor, çocuklarına bakacak kimseleri olmuyor; bir ucuz kreş hizmetimiz mi var? Yanlarında diyelim ki yaşlıları oluyor. Yaygın bir yaşlı bakım hizmetimiz mi var? Meslekleri mi var ki para kazansınlar, kendilerine yaşam kursunlar? Bunları sağlasalar bile dul bir kadın olarak yaşam içerisinde o kadar tehlikelere, tehditlere açıklar ki. Ve bu çok zor oluyor. Çok zor olduğu için, sığınma evlerine sığınan kadınlardan bazıları, zaman zaman evlerine dönüyorlar. Bu konuda devletin bunu ele alarak bir politika üretmesi gerekiyor. Biz insanları sığınma evinde iki yıl-üç yıl tutsak da bu bir çözüm değil. Kaldı ki, üç aydan fazla kalması halinde bu doğru bir şey olmuyor.
 
SOYOĞUL: Neden 3 aydan fazla kalması doğru olmuyor?
 
ERDA: Çünkü kurum, bağımlılığı geliştiriyor. Kadın kurumun bağımlısı oluyor ve dışarı hiç adım atamıyor. Yani kendine hiç hayat kuramıyor. Biz onların güçlenmesini istiyoruz. Bu tür merkezlerin, sığınma evlerinin amacı da bu zaten. Dolayısıyla, eğer kadın sığınma evinden şiddet nedeniyle terk ettiği evine dönecekse, eğer kocası onu ikna etti ve barışacaksa, bu son çaresi. Biz ona yine seçenekler sunuyoruz. Bir sürü hizmet veriyoruz. Diyorsa ki ‘ben çaresizim’ ya da ‘ben inandım kocama döneceğim’; biz de o zaman diyoruz ki ‘bir daha başına gelirse bunlara bunlara dikkat et.’ Bunları söylüyoruz, ayrıca biz bunu dergimizde ve sitemizde de duyuruyoruz. Bize gelmeseler de bizden bilgi edinmeleri önemli. Belki toplum baskısıyla, belki farklı nedenlerle gelemiyor olabilirler ama bu bilgileri bilmeleri çok önemli. Ölsünler mi? Şimdi deprem yönetmeliği diye soruluyor. Ee, Türkiye deprem kuşağı. Yani buna ilişkin önlem almayalım mı? Türkiye’de de günde üç tane kadın öldürülüyor. Evet, biz buna tek başımıza çözüm bulamayız. Biz size can güvenliği için hizmet veriyoruz. İşte danışmanlık hizmeti veriyoruz, yasal haklarınızla ilgili bilgiler veriyoruz. Gece nöbetlerimiz var. Birçok hizmeti biz size sunuyoruz ama buna rağmen bizim yapamadığımız bir takım şeyler var. Hiç olmazsa kendinizi koruyun. Birçok kadın var başına darbe almış, kulakları duymayan. Birçok kadın var vücudunun çeşitli yerlerinde yaralı ve sakatlıkları olan. Bunlar hiçbir şekilde göz önüne alınmamış. Bu konuda hizmet veren tüm kurum ve kuruluşların dikkatli bakması lazım.
 
SOYOĞUL: Bu söylediklerinizin hepsini, gelen gazeteci arkadaşa anlattınız yani…
 
ERDA: Evet, bütün bunları anlattım. Hatta kendi aramızda arkadaşla konuştuk, ‘bu haberi böyle bu tarzda verirseniz yanılış bir şey olur, haberin özü bu değil, farklı nedenlerle bu böyle’ dedim. Muhabir arkadaşa da anlatabildiğimi sanıyorum. Ama gazeteciliğin şöyle bir sorunu var: Başlıkları belirleyen yerler başka yerler. O başka yerler haber yapmak peşinde değil, haber satmak peşinde. Ve o haberi satarken… Pelin Erda olarak insanlar beni elbette bilir. Ama benim satılmam da önemli değil. Ben bir kurumu temsil ediyorum. Üzerine gidilen, son dönemlerde uğraşılan bir kurumu temsil ediyorum. Benimle birlikte hem arkadaşlarımı, hem de kurumumu satmak peşindeler. Benim İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne ve birlikte çalıştığım arkadaşlarıma karşı çok ciddi sorumluluğum var. Bunun bende yarattığı üzüntü kadar, kurumumda ve arkadaşlarımda yarattığı üzüntüyü de ortaya koymak istiyorum. Dolayısıyla böyle bir şeye maruz kaldım. Bütün gün boyunca anlatmaya çalıştım. Ama bu tabii gazetecilik ticaret olduğu için; her birisi cenin pozisyonuna takılı bir şekilde haber yaptı. Keşke deprem talimatnamesi konusunda bu kadar haber yapılabilseydi!

 
SOYOĞUL: Medyada kadın cinayetlerine karşı bir duyarlılık gelişti ama bence konunun ne kadar ciddi, -ölümlere rağmen- ölümcül olduğu henüz tam anlaşılamadı maalesef. Biz de köşe yazılarımızla ya da televizyonlarda bunu; olanla, olması gerekeni tartışıyoruz zaten.
 
ERDA: Magazin basını bunu yapabilir ama ciddi haber verenler? Yani bir ekonomi haberi, bir dış politika haberi ve kadınlarla ilgili haber böyle kaygıyla mı yapılmalı? Ben açık söylüyorum. Son dönemlerde Türkiye’de tartışılanlara bakıyorum, yaşadıklarıma bakıyorum ve ciddi bir yabancılaşma hissediyorum. Yani benim için o kadar çok kavramın içi boşaldı ki… Basın özgürlüğü kavramının da içi boşaldı. Yani nerede basın özgürlüğü? Haberin verilişiyle ilgili özgürlük nerede olmalı? Neredeyse toplumsal linç gibi, belediyemizin üzerine gelindi. Benim şahsımda İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne saldırmaları, ‘belediye bunları öğreteceğine şunları yapsın’ diye fikir yürütmeleri… Peki, yapmadığımızı mı düşünüyorlar?
 
SOYOĞUL: Haberi okuduğumda, kendimce empati yapmaya çalıştım. Dedim ki, ‘sen şimdi şiddet gören bir kadınsın ve kaçtın, sığınma evine gittin. Sonra çocukların için veya kendine bakacak güç bulamadığın için, yeniden eve dönmeye karar verdin. Ve görevliler sana diyorlar ki, ‘evine gittiğinde eşin seni dövmeye kalkarsa, kendini cenin pozisyonuyla korumaya çalış ya da kaç.Mutfağa kaçma, çünkü orada bıçak var.’ Şimdi ben bunları okuyunca ürküyorum. Kadınlara bu ihtimali, başlarına gelebilecek şiddeti söylediğinizde ürkmüyorlar mı? Yani bunları duyunca insan, o eve gitmekten vazgeçmez mi? Çünkü içindeki o korkuları, siz bir de yüzüne söylüyor, hatırlatıyorsunuz.
 
ERDA: Ürkmüyorlar. Çünkü bunu yaşayan kadına söylüyoruz. Gönül Hanım, çok zor durumda kadınlar. Öyle zor durumda kalıyorlar ki, bir yandan ekonomik sorunlar, çocuklar ve yeni yaşamı nasıl kuracaklarını bilememek bir yandan. Ve aileleri destek olmuyor. Bugün en büyük sorunumuz ailelerin destek göstermemeleri, kocalarıyla barıştırmaya çalışmaları. Şöyle söylüyor bazı aileler; “Çocuklarını bırak, sen tek başına gel” diyor. “Ben o çocuklara bakmak zorunda değilim” diyor. Kadın çocuklarından ayrılamıyor ve bu zor kararı veriyor ki, bu onun için ayrı bir kötü travma. Gerçekten çok kötü durum. Umut etmek istiyor, kocasının ona bir daha vurmayacağını umut etmek istiyor. Çıkışı yok.
(Derin bir nefes alıyor…) Tüm çıkışları sığınma evleri veremez. Devletin buna el atması gerekiyor. Bu İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin tek başına sorumluluğunda olan bir şey değil. İzmir Büyükşehir Belediyesi, kimse sığınma evi açmazken sığınma evi açarak o cesareti göstermiştir. Bunda Başkan’ın kararlılığı ve şiddete karşı duruşu da çok önemlidir. Eşinin bu konuya katkısı da çok önemlidir. Ve bunu yapmışken, biz böyle şiddetle mücadele ederken… Sadece bunu yapmıyoruz ki biz!
 
SOYOĞUL: Neler yapıyorsunuz Kadın Danışma Merkezi olarak?
 
ERDA: Biz kadınları bu konuda bilgilendirmek üzere sürekli eğitim çalışmaları yapıyoruz. Mahallelere gidiyoruz, kadın gruplarına ulaşıyoruz. Ve Büyükşehir olduğumuz için bütün ilçelere eşit ölçüde gitmeye gayret ediyoruz. Birçok ilçede kadın sığınma evi ve danışma merkezi açılması için lobicilik yapıyoruz. Bunu da başkanın eşiyle birlikte yapıyoruz. Hemen hemen her ilçeye Türkegül Hanım’la birlikte gittik, neden danışma merkezi ve sığınma evi açılması gerektiğiyle ilgili sunumlar yaptık. Yine kasım ayında bir ilçeye gideceğiz ve orada bunları aktaracağız. Ciddi anlamda İzmir geneline ilişkin sorumluluğumuzu yerine getiriyoruz. Özel bir KİEP (Kadının İnsan Hakları Eğitim Programı) eğitimi dediğimiz bir programımız var. İki eğiticimiz var. İki eğiticimiz yılda dört tane program açıyor. Ve biz yüzün üstünde kadına KİEP eğitimi verdik. İzmir’de 2500’ün üzerinde kadına ulaştık. Şimdi bütün bu çalışmalarımızı bırakmışız, sanki ‘bizim çaremiz yok, siz gidin evinizde dayak yiyin’ gibi bir şey algılandı. Ben de hayretler içinde kalıyorum ki, insanların danışma merkezinin, sığınma evi hizmetinin ne olduğunu bilmemesi… Basının, bunun ne olduğunu bilmemesi… Bununla ilgili bir şey yapacaklarsa, çünkü yine iddiayla söylüyorum sığınma evi, danışma merkezi olan hiçbir kurum, hangi yapıda olursa olsun çoğunu tanıyorum, hangi belediye açmış olursa olsun… İster AKP’li ister CHP’li, o işin içine girdiğiniz zaman,siyaset filan ortadan kalkıyor, aynı şeyi uyguluyorsunuz. Hiçbir sığınma merkezi ‘yapacak bir şeyim yok, evine git bu talimatı al’ demez. Bu, bizim belediyemiz için de, başka belediyeler için de geçerli. Ama bunu yeni keşfeden basın, bununla ilgili haber yapılacaksa biraz araştırmak gerekmiyor mu? Konunun uzmanlarından bilgi alınması gerekmiyor mu? Ben bir önceki gün şaşkındım. Eğitimli cahil insanlara neyi anlatabilirim? Bambaşka lisanlarla konuşuyoruz. Ben Türkçe söylüyorum, onlar Çince soruyor. Böyle hissettim… Öyle sorularla karşılaştım ki, buna cevap veremem. Buna ne cevap verebilirim?
Bundan dolayı çok üzüldüm yani…. O gün, sonra bütün gün boyunca da görüntülerde filan da öfkem, şaşkınlığım zaten ortaya çıkmıştır. Ve ben o hengame arasında, basına anlatmaya çalışırken, o gün üç tane hukuksal danışmanlık yaptım. Ve her biri de tanık oldu o gazetecilerin geliş gidişine. Kadınlara ‘bugün yoğun bir gün, başka gün gelin’ diyemezdim, erteleyemezdim çünkü o kadınların çok fazla yol parası yok. Birincisi cesaret bulmuş, yol parası bulmuş gelmiş, ben ona ‘bugün git işim var, seni sonra alırım’ diyemem. O kargaşanın içinde görüştüm onlarla. Akşamüstü konuştuğumuz bir kadın… Haklarının neler olduğunu bilgilendirdikten sonra kalktı, ‘iyi ki varsınız’ diye bana sarıldı. İşte o zaman, kendimi çok iyi hissettim ve şunu düşündüm: Kadınlar beni anlıyor. Benim asıl hedef kitlem kadınlar ve kadınların hem beni, hem de Büyükşehir Belediyesi’nin şiddete karşı duyarlılığını anladığını düşünüyorum.
 
SOYOĞUL: Kadın Danışma Merkezi’nde kaç kişi görev alıyor ve kaç kadına hizmet verildi/veriliyor?
 
ERDA: 2008 yılının Mart ayında Kadın Danışma Merkezi, 2009’un Ocak ayında da kadın sığınma evi hizmete girdi. Hem merkezin sorumluluğunu yürütüyorum, hem de hukuk danışmanlığı yapıyorum. Merkezimizde sosyolog, psikolog, anaokulu öğretmeni ve diğer uzman arkadaşlarımız mevcut. Keza, sığınma evimizde de öyle; güvenlik dahil toplam personelimiz 20’nin üzerinde. Kapasitemiz 28 ve açıldığımızdan bugüne biz 800’ün üstünde başvuru almıştık, yine 300’ün üzerinde kadın, sığınma evi hizmetimizden yararlandı. 190 civarında çocuk annesiyle kaldı. Çocukları da ayrı bir birey olarak kabul ediyoruz ve birçok sığınma evinde olduğu gibi, onlara yönelik de hizmetlerimiz var. Bu şekilde 2500 civarında kadına ulaşmışız 2008’den bu yana.
Bunun dışında kadın muhtarlarla ilgili danışma merkezi danışmanlık hizmeti verirken bir yandan da belli konularda birtakım veriler, birikimler elde etmek için çalışıyor. Kadın muhtarlarla kadın muhtarların sorunları üzerine bir çalıştay yaptık. Belediyemizin ve mimar mühendis odalarının da ilgili birimleriyle, ‘şehircilik ve kadın’ üzerine bir çalışma yaptık. Bütün bu çıktıları da ilgili birimlere gönderiyoruz. Son dönemde Hollanda ile Hollanda’dan gelen konuklarımızla bir proje ortaklığımız vardı. Hizmet kalitesinin arttırılması açısından bir çalıştay düzenledik. Ege bölgesinde sığınma evi ve danışma merkezi hizmeti veren bütün yetkililerle, kurumlarla bir arada sorunlarımızı nasıl çözeriz üzerine bir çalışma yaptık. Onu da yayınlayacağız. Umarım bizim o ‘şiddete maruz kaldığınızda neler yapabilirsiniz’e gösterdikleri ilgiyi, basın ona da gösterir.
 
SOYOĞUL: Sığınma evinin kapasitesi nedir? Ve bunu artırmak her ne kadar kesin çözüm değilse de gerekiyor mu? Hedefleriniz arasında neler var?
 
 
ERDA: Çok doğru, haklısınız katılıyorum ama ben şunu söylemek istiyorum: Bu konuda da bütün toplumda ve özellikle de basında… Basına da yükleniyor gibi de olmak istemem sakın böyle düşünülmesin; ciddi bir cehalet var. Hiçbir sığınma evi 30’un üstünde olamaz. 30’un üstünde olduğu zaman sağlıklı hizmet veremez. Rehabilitasyon, travma yaşamış insanlar söz konusu burada. Çocuk yuvaları artık sevgi evleri oluyor dikkatinizi çekerim. Böyle depo anlayışından çıktı dünya.
 
SOYOĞUL: Uluslar arası standartlar böyle mi?
 
ERDA: Elbette. Sosyal hizmetler neden çocukları artık evlere taşıyor? Artık o koğuş sistemleri yok, adı üzerinde sığınma evi. Tabiî ki İzmir’de daha çok sığınma evi açılmalı. Belki Büyükşehir belediyesinin yer sıkıntısı var. Gayrı menkul ya da arsa sıkıntısı var. Dolayısıyla belki ikincisi açılır. Keşke, böyle 20-30 kapasiteli sığınma evi, çeşitli yerlerde çok sayıda olsa. Tabiî ki yatak sayısını arttırmak lazım ama İzmir gibi bir yerde sosyal hizmetlerin Karşıyaka, Aliağa, Buca, Büyükşehir, Ödemiş belediyelerinin sığınma evleri var, ayrıca  Bornova belediyesi açıyor şimdi. Böyle 7 tane sığınma evinin olduğu bir yerde de bunun sıkça telaffuz edilmesi beni de şaşırtıyor.

 
SOYOĞUL: Bu talep ya da beklenti diyelim, kadına şiddette bir patlama yaşanmasından da kaynaklanıyor. Sevgili İlknur Denizli’nin tabiriyle, resmen kadın soykırımı yaşanıyor memlekette. Doğal olarak insan keşke daha çok sığınma evi olsun diye düşünüyor.
 
ERDA: Kadın olduğu için ölüyorlar çünkü. Yani hadi biri yemek yapmadı, öteki bulaşık yıkamadı, öteki çamaşır yıkamadı, öteki geç geldi… Hayır, sorun o değil; kadınlara yönelik toplumsal cinsiyet eşitsizliği o kadar yoğun ki!
 
SOYOĞUL: Niye patlama yaptı kadın cinayetleri? Ne oldu da erkekler satıra, bıçağa, silaha sarıldı?
 
ERDA: Tek başına bir neden söylemek mümkün değil. Ama birincisi toplumsal cinsiyet eşitsizliği. Yani güç ve otoritenin erkekler elinde olması, kadınların o otoriteye tabi kişiler olmasını gerektiren o anlayış; ciddi anlamda şiddeti besleyen anlayış. Otoritenin olduğu yerde olur şiddet. Eşit ilişkilerin olduğu yerde şiddet olmaz. Birincisi bu. Bu kuşaktan kuşağa ciddi bir şekilde aktarılıyor. İki, şiddetle iç içe yaşayan kuşaklar yetiştiriyoruz. Şiddeti içselleştirmiş kuşaklar yetiştiriyoruz. Çocuk şiddeti öğreniyor. Şiddetin bir yöntem olduğunu öğreniyor. Ne oluyor, gidiyor önce maçlarda fanatik oluyor. Futbol camiası bu fanatizmi ne oluyor diye araştırıyor, bir sürü şey buluyor ama bir türlü ev içi şiddetin bunda ne kadar payı olduğunu bulamıyor. Çünkü bunu araştıranlar, bu gözle bakmıyor. Trafik magandaları çıkıyor; bunlar neden çıktı diye bakmıyor. Bu insanları biz başka ülkelerden getirmiyoruz, bizim ailelerimizde yetişiyor. Yine işte milletvekili olduklarında, polis olduklarında, birbirlerine yumruk atıp şiddet uyguladıklarında, ‘neden böyle şiddet eğilimliler’ diye sorgulamıyoruz.
Bu yapılanların önlenebilmesi için yapılan kurumsallaşma…. İşte adliye mekanizmaları, adli tıp uzmanları, polislerin, bu kurumların daha önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü polisler savcılara bağlı çalışıyorlar. Bu yapılarda, bakış açısı yok şiddeti önlemeye yönelik. İki erkek birbiriyle kavga edince nasıl doktora sevk edip rapor alacağını bilen jandarma, aile içi şiddet veya bir tecavüz olgusuna karşı jinekolojik muayenede ben bunu nasıl yapacağım diye bana soruyor. Yani onun için inanılmaz şaşkınlık içindeyim ama…
 
SOYOĞUL: Röportajın başında o yüzden mi ‘kadına şiddetin önlenmesi hükümet değil devlet meselesidir’ dediniz?
 
 ERDA: Elbette. Ayrıca, Türkiye’de son dönemde ciddi bir gerilim var ve ben Türkiye’yi temsil eden ya da bizi temsil eden kişilerin gerilimli üslup üzerinden konuşma ve tartışmalarının, toplumda gerilimin yükseltilmesinin bedelini kadınların ödediğini düşünüyorum.
Ciddi bir ayrımcılık var Türkiye’de. Ayrımcılık ayrımcılığı körükler. Bugün Romanlara, Ermenilere, Kürtlere, Çerkezlere ayrımcılık yaparsanız, homoseksüellere ayrımcılık yaparsanız, kadınlara da yapıyorsunuz. Yani çok ciddi önyargılar var Türkiye’de ve bütün bunların altında kalan kadınlar oluyor. Dolayısıyla kadınlarla birlikte çocuklar oluyor. Ve giderek daha muhafazakar bakış açısı gelişiyor. Kadından sorumlu devlet bakanlığı iken aile ve sosyal politikalar bakanlığı şekline dönüşmesi de bu bakışın sonucu. Ben çocuğun yetiştiği aileyi çok önemsiyorum ama ‘sağlıklı aile’ olmalı. Aile olacak diye kadın şiddetin içinde yaşamamalı, çocuk şiddeti öğrenerek büyümemeli, eşit ilişkilere dayalı aile olmalı. Kadını sadece ailenin bir parçası olarak gördüğünüz zaman, eğitim politikanızı, bilmem ne politikanızı buna uygun yaptığınız zaman, kadın onun içinde yok olur. Görünmüyor, birey olmuyor, siz de yok olan bir kişiye karşı, bir şey istediği zaman ‘senin ne hakkın var, sen bunu nasıl yaparsın’ deyip gücünüzü, otoritenizi gösteriyorsunuz. Aile içi şiddet sadece kadınların sorunu değil; aile içi şiddet, erkeklerin de kadınların da sorunu. Erkekler de bundan nasibini alıyorlar ama farkında değiller. ‘Sarışın, esmer, kumral fark etmez/Piyadeler affetmez!” E şimdi askerlikte böyle, basında spor haberlerinde kullanılan deyimler, ibareler inanılmaz kötü. İşte ‘ne olacak ki bunlardan’ falan deniliyor, oysa toplumu derece derece etkiliyor.
 
SOYOĞUL: Sizin uzmanlık alanınız hukuk. Avukatsınız. Yasaların kadına bakış açısı nasıl? Eksiklikleri, yanlışları, artılarıyla… Kadının yeri ne hukukta?
 
ERDA: Kadın lehine düzenlenmiş çok yasal mevzuat var. Ben 28 yıllık bir avukat olarak şunu söylemek isterim ki; en kötü düzenleme bile, hiç düzenleme olmamasından daha iyidir. Bizim ülkemizde CMK kanunu birçok ülkeninkinden daha iyi iken işkenceler yapılmıştır. Tıpkı bunun gibi, kadın lehine birçok düzenleme olmasına rağmen, kadın bunu yaşamaktadır. Hukuk değil, burada uygulayıcılar önemli. Hukukta elbette revizyon gerekiyor, elbette düzenlemeler yapmak gerekiyor ama mevcutlar üzerinden bile niyet olsa, bu niyetle hareket edilse, kadınlar en azından koruma istediklerinde cevap verilebilse…
 
SOYOĞUL: Mesele, uygulayıcıların kafasının değişmesi, çağdaşlaşması diyorsunuz…
 
ERDA: Bunu bir örnekle somutlaştırırsak… Buraya danışmaya gelen bir kadın, eski kocası tarafından tecavüze uğramış bir kadın; öyküsünü anlattı. Ben de cevap verecektim ki, benim cevabımı beklemeden dedi ki ‘Beni savcılığa filan göndermeyin!’ Neden dedim, benim gönderebileceğim tek yer orası, oraya müracaat etmek gerekiyor. Dedi ki, ‘ben oraya gittim, tecavüze uğradığımı anlattım ama savcı ‘ne var bunda, eski kocan seni özlemiş!’ diye konuştu bana. Ben güvenmiyorum bu kuruma….’
Polis adliye mekanizmasında, mutlaka ve mutlaka bu konuda eğitim alması gereken görevli var. Yargıç, yazı işleri savcısı, Avrupa’daki bu aileyle ilgili birtakım sözleşmeleri imzalayıp iç hukuk normu haline getirmiş olmamız çok göz önündeyken bunu uygulayıp birçok karar verebilecekken, sadece resmi nikahlı mı, imam nikahlı mı, şu mudur bu mudur diye birtakım şeylerle kadınlar için ayrım yaparak karar vermiyorlar. Resmi nikahın yok. E şöyle bir anlayış oluyor, nikahlanıp gelirsen böyle bir hak elde edersin. Kadın nikah kıymaya gittiğinde bir daha dayak yiyor. Şimdi ben buraya gelene, ‘sen resmi nikahlı mısın imam nikahlı mısın’ diyerek böyle bir ayrım yapamam. Olmaz zaten böyle bir ayrım kadınlar arasında. Eğer ona nikah yapılmadıysa bu kadının suçu değil. Ve biz bütün bunları kapsamasını istiyoruz. Boşanıp da eski kocası tarafından tecavüze uğrayan yığınlarca kadın var Gönül Hanım.
 
SOYOĞUL: Evliyken, sevişmek istemeyip tecavüze uğrayanlar var. Dayakla cinsel ilişkiye zorlanan eşler var. Karakola gitse, ‘kocandır, sever de döver de’ deyip eve gönderecekleri, hatta kadına kızacakları garanti!
 
ERDA: Tabiî ki. Cinselliği bir görev olarak dayatan anlayışın olduğu yerde şiddet kaçınılmazdır. Bunun için de eşitlik mekanizmaları çok önemli. Belediyelerde, valiliklerde, parlamentoda kamunun başka birimlerinde kurulacak kadın-erkek eşitliği mekanizmaları şiddeti önlemenin önemli bir basamağıdır.
 
SOYOĞUL: Aile ve Sosyal Sorumluluk Bakanı Fatma Şahin, muhafazakar bir partide bir şeyler yapmaya çalışan ve enerji harcayan bir insan. Herkesin ama özellikle de biz kadınların destek vermesi gerekiyor. Şu anda bazı yasa tasarıları hazırlanıyor, yakında Meclis’e gelecek. Ne diyorsunuz bu hazırlıklarla ilgili?
 
ERDA: Bakanın iyi niyetli çabaları var, ne derece sonuçlanacak bilmiyorum ama ben bunu bir ulusal mesele haline getirip tüm siyasi görüşlerin bu yasa düzenlemesini ittifakla çıkarması gerektiğini, kadınların sesini dinleyerek çıkarması gerektiğine inanıyorum. Konuşmanın başında da söyledim; kadınların ölümleri parlamentoda olan x partisinin, y partisinin, yok o onu böyle istiyor, bu böyle istiyor deyip geçiştirecekleri bir mesele değil. Bu çok ciddi bir mesele, bunda ittifakla uzlaşarak, tüm sivil toplumun da düşüncelerini alarak hayata geçirilmeli. Çünkü yukarıdan oturarak bir şey göremezsiniz. Yaşayan çok önemli. Ben o medya sürecini yaşarken, birçok kadından şöyle telefon geldi ‘onlara şunu soracaktık, telefonla bağlanmak istedik, kendileri hiç dayak yemişler mi acaba bu haberi yapanların diye.’ Bunu yaşayanla konuşacaksınız. Biz önerilerimizi kadınlarının deneyimlerinden yola çıkarak dile getiriyoruz. Bu açıdan bir dizi toplantılar yaptılar. O bir dizi toplantılarda da kadınlar ve kadın örgütleri birçok öneride bulundu. Bu önerilerin de dikkate alınması çok önemli. ‘Yok, bu bizim partimiz böyle düşünüyor, bizim istediğimiz gibi geçsin; ‘hayır biz çoğunluğuz ya da biz muhalefetiz, şurasına muhalefet edelim’ diye olmamalı. Burada bir konsensüs sağlanmalı. Bu, ciddi anlamda kadınlara yönelik neredeyse bir terör. Her gün üç kadın ölüyorsa bu herkesin sorumluluğudur. Bunu görmemezlikten gelemeyiz. Bunu, işte Ayşe öldü, Fatma öldü’ haberleriyle, bu tarzda geçiştirmeyiz. Basın Düzce’de deprem olunca nasıl veriyor haberi? Düzce’de deprem oldu deyip geçmiyor, değil mi? Hemen depremin arkasından işte kamu binalarının hali, jeolojik etüt yapılmamış, müteahhit çimentodan çalmış vs. ayrıntılar yazıyor. Peki kadın ölümlerini nasıl veriyor? Ayşe öldü, Fatma öldü! Ya da dayağa dayanma kılavuzu, bu kadar geçiştirilecek gayrı ciddi magazin meselesi mi bu? Aynı ciddilikte, ‘neden ölüyor, neden bunlar böyle’ diye vermesi gerekiyor. Tıpkı diğer afetlerde olduğu gibi.
 
SOYOĞUL: Şiddete en çok hangi bölgede rastlanıyor, bu konuda yapılmış araştırmalar var mı? Son dönemlerde öldürülen kadınların çoğunun Ege Bölgesi ve İzmir’den olduğunu görüyoruz. Kadın Danışma Merkezi olarak sizin yaptığınız araştırmalar var mı?
 
ERDA: Bu tür araştırmalar var, bizim de sığınma evinde kalan kadınlara yönelik onların üzerinden yaptığımız başka bir araştırma oldu, onu da yayınlayacağız. Şiddet nedenleri, olgular üzerine yaptığımız bir araştırma. Yayınlarımız var, zaten web sitemizde başka yerler tıklanırsa onlar da görülebilecek. Büyükşehir Belediyesi yayını olan ‘Kadın Bakışı’ dergisinde de yayımladık. Kadın cinayetlerinin 7 yılda yüzde 1400 oranında arttığını Adalet Bakanlığı verileri gösteriyor. 2002-2009 yılları arasındaki 7 yıllık süreçte öldürülen kadın sayısı 4063; aynı yıllar içinde terör olaylarında hayatını kaybeden insan sayısı 1004. Bu tablo, durumun vahimliğini anlatıyor.
Şiddette nüfus yoğunluğunun baz alınıp alınmadığını bilmiyorum ama Marmara önde. Ege bölgesi de ikinci üçüncü sırada. Şiddet ayrım gözetmeksizin her yerde var. Bize şiddeti uygulayanların, göçle gelenler, Doğu’dan Güneydoğu’dan göç etmiş kişilerin olup olmadığı soruluyor. Hayır. Tabiî ki oradan göç etmiş kişiler de var ama yarısı da İzmirlidir. Yani Torbalı’dan da var, İzmir’in yerlisi Eşrefpaşa’dan da var, İzmir’in yerlisi Alsancak’tan da var. Şimdi, bu kadınların şöyle bir sorunu var: Bu kadınların çoğunluğunun eğitim durumu düşük. Ama neden? Eğitim durumu yüksek kadınlar evi terk edebiliyorlar, kendilerine yeni hayat kurabiliyorlar, ekonomik güçleri maaşları olabiliyor, aileleri daha farklı oluyor, parası olduğu için onlara destek veriyor. Öğretmense gidiyor öğretmen evinde kalıyor. Gidiyor evinden uzaklaşabiliyor. İlkokul mezunu, mesleği olmayan, az geliri olan parasız kadınlar açısından baktığımızda, bu öyle gelişmiyor. Ve onlar yeterli sosyal desteği sağlayamıyorlar. O sosyal destek yoksunluğu karşısında bize de düşen görev, onların can güvenliğini sağlamak, onları güçlendirmek. Biz de bunu yapıyoruz sığınma evleriyle..

 
SOYOĞUL: Şöyle bir yorum var, katılır mısınız? Bu kadar çok kadına yönelik şiddetin ön plana çıkmasının en önemli nedenlerinden biri, Türkiye’nin kabuk değiştirmesi. Kadınlar artık yaşam alanına daha çok girdikçe, haklarının olduğunu fark ediyorlar, başka hayatlar olduğunu görüyorlar, erkeğe karşı koyması gerektiğini düşünüyorlar ve erkek bunu hazmedemiyor. Eşitleme isteğini erkek hazmedemiyor ve öldürüyor. Katılıyor musunuz?
 
ERDA: Bilmiyorum, ben sosyolog değilim, buna ilişkin bir araştırma okumadım ama bu tabii makul ve mantıklı geliyor. Fransa’daki kadın hareketi anlatılırken, hakların tescil edilmeye başladığı yıllarda şiddetin arttığı bildiriliyor. Şimdi siz bunu söylediğiniz için hatırladım. Tabiî ki bu da bir neden olabilir. Tek bir nedene bağlamak mümkün değil şiddetin artmasını. Önemli olan şu Gönül Hanım; bunun üzerine araştırma yapmak, bunun verilerini toplamak. Eğer siz sorunun ne olduğunu ortaya koyarsanız çözüm öyle üretilir. Ama siz o sorunu yok sayarsanız, görmezden gelirseniz, o zaman çözüm üretmeniz mümkün değil.
 
SOYOĞUL: En azından gündeme geldi. Gündeme geldi derken bazen yanlış tartışıyoruz, birçok yerini eksik bırakıyoruz, bazen cahillik ediyoruz ama bir farkındalık oluştu sanki. Kadınların ölümü pahasına…
 
ERDA: Söylediğinizde haklısınız. Bu tek başına olmadı elbet, kadın hareketlerinin buna çok katkısı oldu. Sivil toplum örgütleri şiddete karşı bir araya geldiler İzmir’de örneğin Şiddete Karşı Kadın Koordinasyonu diye bir yapılanma oluşturdular, birçok kadın derneği de oraya temsilci gönderdi. Bir yapılanma İzmir’de şiddet araştırması yapıyor. Keza İstanbul, Ankara Diyarbakır gibi bir çok yerde de böyle. Bunların medyada görünür olmasına çok katkıları oldu. Bunun yanı sıra medyada duyarlı arkadaşların yazdığı ya da verdiği bilgilerin önemi oldu. Tereddütlerim olsa da yinede umut ediyorum ki iyi bir noktaya geleceğiz.
 
SOYOĞUL: Yaşadığımız kente dönersek… Sivil toplum örgütlerinden, meslek odalarından ne ölçüde destek görüyorsunuz? Ya da ne ölçüde destek isterseniz bu konuda?
 
ERDA: Eğer danışmanlık hizmeti veriyorsanız, sığınma evi hizmeti veriyorsanız profesyonel vermek zorundasınız. Tek başına gönüllülükle yürütülemez.
 
SOYOĞUL: Merkez burası ama..
 
ERDA: Tabii ki onların desteğine çok ihtiyacımız var. En azından sığınma evi hizmetinin danışma merkezi hizmetinin ne olduğunu kamuoyuna aktarabilecek, bu alanda farkındalık yaratabilecek, bu kadınları doğru adreslere yönlendirebilecek hatta zaman zaman bizleri denetleyebilecek mekanizmalar içerisinde olmalarını çok önemsiyoruz. Açıkçası ben profesyonel hizmet verilsin ama sivil toplum da denetleme mekanizmasını kullansın istiyorum kurumlarda, biz kurum olmamıza rağmen. Ola ki biz hizmetin içinde bir şey atlayabiliriz, bir şey kaçırabiliriz, onlarla bu anlamda iletişim içindeyiz. Mesela bizim çalışan arkadaşlarımız onlarla da çalışıyorlar. Ben aynı zamanda Kent Konseyi Kadın Meclis Başkanı’yım ve birçok sivil toplum örgütüyle bu alanda birlikte oluyorum. Birçok kurumun çalışmalarına elimden geldiğince, arkadaşlarımla katkı koymaya çalışıyoruz. Onlarla bu birlikteliği önemsiyoruz. Sivil toplumu önemsiyoruz. Eğer Türkiye’de bugün bunlar tartışılabiliyorsa, tek başına İzmir Büyükşehir Belediyesi Kadın Danışma Merkezi bunu sağlayamaz. Sosyal Hizmetler bunu sağlayamaz, o sivil toplum kuruluşları sağlıyor.
Ama buna şöyle bakmak lazım. Kadınları önce kendimiz ayırmamamız gerekiyor. Yani dindar ya da dindar olmayan, laik ya da laik olmayan, başörtülü ya da başörtüsüz, Kürt-Türk-Roman-Ermeni gibi… Ayrımı biz kadınlara kendimiz yapmaya başladığımızdan itibaren, orada bir mesele çıkıyor kadın örgütleri arasında. Dün bu haberler içerisinden aldığım tepkilerden şunu anladım. Eşit yaklaşım içerisinde olan, hani daha feminist bakan kadın örgütleri, en azından kendileri de bu işi yaptıkları için beni anlayabildiler ama daha statükocu örgütlerden tepki aldım. Sanki hiçbir şey yapmıyoruz da bunları söylüyormuşuz gibi. Bu olayı bilmemekle ilgili. Artık kızmıyorum da sadece üzülüyorum. Kadın derneği olup da bu hizmetin ne manaya geldiğini bilmemek, hakikaten onlar adına üzücü bir şey.
 
SOYOĞUL: Diyelim ki şiddet gören bir kadın var ve boşanmayı düşünüyor. Kendisine nasıl yeni hayat kurabileceğini bilmiyor, destek arıyor. Ne yapmalı?
 
ERDA: Bize, 293 4 293 nolu telefondan, mesai saatleri içinde ulaşabilir. Bu mesai saatleri dışında ise telefonla 183’ü arayacak. 183 sosyal hizmetlerin hattıdır. Sosyal hizmetlerin orada çalışan tüm personeli eğitimlidir, gerekli yönlendirmeleri yapar.
Biz neden mesai saatleri içinde çalışıyoruz? Şunu aktarmak istiyorum. Biz zaten ikincil travma yaşıyoruz. Ben dört senedir öykü dinliyorum. Travmatik öyküler dinliyorum. Neler dinlediğimizi, ne hayatlar olduğunu size anlatamam. Şimdi dolayısıyla ne oluyor? Ben de, bu merkezde, sığınma evimizde çalışanlar da dolaylı olarak travmaya maruz kalıyoruz. Ben bunu çok önemsiyorum; İzmir Büyükşehir Belediyesi kendi personeline travma görenlerin bakımıyla ilgili, ‘bakım verenlerin bakımı’ adı altında hizmet satın alıyor. Süpervizörümüz var, bize bu travmaları sağıltacak çeşitli çalışmalar yaptırıyor.
 
SOYOĞUL: Siz de bir anlamda tedavi görüyorsunuz yani?
 
ERDA: Tabii ki. Yani bu kadar hassas bir belediyeye yapıldığı için beni üzüyor… İzmir model bir ildir; Ankara’ya sorduğunuzda size söyleyeceklerdir. O medyadaki arkadaşlara da bunu öneriyorum. İzmir’de 183 nöbetlerinde alınan bütün ihbarlar tek bir merkeze yönlendirilir. İlk adım diye. Orada psikolog, sosyal hizmet uzmanı ve uzman personel tarafından gece, bayram tatili ve hafta sonu dahil, konuk edilir. Ondan sonra ertesi gün o kadının koşullarına İzmir’deki hangi sığınma evi uygun, eğer can güvenliği sorunu varsa hangi ile göndermek gerekiyorsa oradan göndermeler yapılır. Bu değil ki, biz sadece oradan alıyoruz. Gün içerisinde buraya gelenleri de alıyoruz, gün içerisinde karakola yönlendirilenleri de alıyoruz. Ama diyelim ki İzmir dışından aranıyoruz, onları da kabul ediyoruz. Hepimiz şu anda doluyuz, tıklım tıklım doluyuz nerdeyse. Tabiî ki yeni yataklara ihtiyacımız var. Ama birçok belediyenin bu hizmeti vermesi gerekiyor. Çünkü belediyeler en azından bu işi yapan belediyeler için söylüyorum; kadrosuzluğa, bu işe ayrılmış bütçesizliğe rağmen bu işi yapıyorlar. Oradan buradan aktarımla. Ki şimdi yeni bir düzenleme oldu, buna ilişkin kadrolar/bütçeler oluştu. Bütün belediyelerin de bu sorumluluğu alması gerekiyor bizim aldığımız gibi.  Ankara’da da buna ‘İzmir modeli’ diyorlar. Ve biz her ay sığınma evi çalışanları İzmir’de oturuyoruz, hepimizde ortak kalmış bir iki kadın üzerinden vaka toplantısı yapıyoruz. ‘Biz ne hizmetler sunduk, daha başka neler yapabilirdik’ üzerinde konuşuyoruz. Bunun üzerinden kendi hizmet kapasitemizi geliştiriyoruz.
 
SOYOĞUL: Bu belki özel bir soru olacak ama merak ettim. Bu kadar çok öykü dinliyorsunuz, öyle canınız yanıyor ki, bunlarla baş edebilmek için destek alıyorsunuz. Peki, bunca acı öykü, sizde erkeklere karşı genel bir öfke/acıma/nefret hissi oluşturmuyor mu?
 
ERDA: Hayır, hiç oluşmuyor. Ben bunu erkeklere de söylüyorum. Yani bir sistem var; o sistemin içinde Aliler, Ahmetler, Mehmetler gibi gelmiyor bana, genel sisteme yönelik tepkim var. Sistemin kendisine yönelik tepkim var. Ama şu olabiliyor tabii… Bu sistemi ısrarlı savunan bir erkek olursa sinirleniyorum. Aynen, bu sistemi ısrarla savunan bir kadına sinirlendiğim gibi. Böyle erkeğe yönelik bir düşmanlık yaratmıyor bende yaşananlar ya da yaşatılanlar…

 
Türkiye’nin temellerini atan neslin hikayesi…
 
İzmir yanlış pozisyon aldı
YORUMLAR
 Onay bekleyen yorum yok.

Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır.
Neleri kabul ediyorum: IP adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle paylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
 

Bu haber henüz yorumlanmamış...

FACEBOOK YORUM
Yorumlarınızı Facebook hesabınız üzerinden yapın hemen onaylansın...
KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER
Türkiye’nin temellerini atan neslin hikayesi…
İzmirli Gece Vardiyası Film Yapım tarafından izleyiciye sunulan “Kıvılcımdan ...
'Kocaoğlu'nu istemedim, Tartan için yalvardım'
2009 yerel seçimleri öncesinde CHP İzmir İl Başkanlığı koltuğunda oturan ...
Sakin Şehir’den bir başarı öyküsü
Seferihisarlı yatırımcı Özer Türer küçükbaş hayvancılıkta geleceği gördü, ...
 
'İzmir, artık Büyükşehir’i bize vermeye hazır'
AK Parti İl Başkanı Ömer Cihat Akay, Gönül Soyoğul’a konuştu. Akay, İzmir'e ...
Gıda teröristine dikkat, kadınlardan özür!
Dede mesleği lokantacılığını sürdürürken Türkiye Lokantacılar Federasyonu ...
'Ceza İzmirlilere kesiliyor'
Ömür Şanlı. O Kordon İşadamları Derneği’nin başkanı. Son iki yıldır İzmir ...
 
'Balbay yazdıklarıyla hesaplaşmak zorunda'
Gazeteci yazar Gönül Soyoğul, hukukçu gazeteci Fikret İlkiz’e ‘medya ve ...
'İzmir'in milletvekiliyim'
Yemin ederek meclise adım atan AK Parti’nin çiçeği burnunda İzmir Milletvekili ...
2015-2020 yılları çok kritik
Türkiye’de dünya dışı varlıklarla ilgili bir takım önyargıları kıran, ...
 
Mehmet KARABEL
Mehmet KARABEL
Başkanım melek misin sen?
Metin ÖNEY
Metin ÖNEY
Küçük bir mukayese
Nedim ATİLLA
Nedim ATİLLA
Satın sahte balları yılbaşına kadar…
Engin ÖNEN
Engin ÖNEN
Eğri zamanda doğru yerde durmak!
Tayfun MARO
Tayfun MARO
Zenginler yarımada sever
Kemal ARI
Kemal ARI
Atatürk’ün mal varlığı!
Neşe ÖNEN
Neşe ÖNEN
Cennetin tapusu
Erkan SEVİNÇ
Erkan SEVİNÇ
Kekelemeden!
Aylin AKDOĞAN
Aylin AKDOĞAN
İzmir-İN
Cumhur BULUT
Cumhur BULUT
Ama Olmadı Sayın Soyer!
ÇOK OKUNANLAR
ÇOK YORUMLANANLAR
GAZETE EGE'DE SONSÖZ
KünyeKünye İletişimİletişim FacebookFacebook TwitterTwitter Google+Google+ RSSRSS Sitene EkleSitene Ekle Günün HaberleriGünün Haberleri
Maxiva