RÖPORTAJLAR
29 Ekim 2011 Cumartesi

İzmir yanlış pozisyon aldı

Gönül Soyoğul eski ESİAD Başkanı Sıtkı Şükürer'le İzmir'in siyasi ve ekonomik durumu üzerine konuştu...

İzmir yanlış pozisyon aldı

Gönül Soyoğul/Egedesonsöz - İzmir ekonomisinin yüzde 70’ini oluşturan şirketlerin üye olduğu Ege Sanayici ve İşadamları Derneği ESİAD’ın başkanlığını 7 ay önce Bülent Akgerman’a devreden Sıtkı Şükürer, İzmir için bugüne dek hiç karamsar konuşmayan;
Konuşanlara da ‘işkembeyi kübradan sallıyorlar. Rakam gösterin bana’ diye seslenen biri. 
 ‘İzmir’in geri kaldığı’ söylemlerine ‘bir şehir efsanesi’ olarak bakan, yorumları her zaman farklı/cesur ve ezber bozucu olan Sıtkı Şükürer, bu söyleşide de böyleydi.
Sorularımı yanıtlarken, İzmir’i yorumlamaya önce dünya ve Türkiye’den başladı; bu izdüşümlerin İzmir’de nasıl karşılık bulduğuna getirdi ve en geç 10 yıl içinde nasıl bir İzmir bulacağımızla sonlandırdı.
Her zamanki gibi yine ezber bozan, vurucu, şaşırtıcı, düşündürücü, kah kızdıran, kah acıtan, kah gülümseten cümlelerden oluştu sözcükleri.
Sanırım bu uzun söyleşiyi okurken de… Cevapları; bu duyguların hemen hepsini yaşatacak sizlere…
 

Fotoğraflar: Haggay Baysel

GÖNÜL SOYOĞUL: Bu kadar tartışılan bir kent; yani ne olması gerektiğiyle, ne olacağı ile ilgili, siyasi duruşuyla ilgili Türkiye’de, böyle İzmir örneği başka bir kent daha var mı?
 
SITKI ŞÜKÜRER: Yani tabi o kentlerde yaşamıyorsak herkes kendi bulunduğu noktadan o noktayı dünyanın merkezi olarak kabul edip oradan hareketle çıkarsamalar yapıyor. Biz İzmir’deyiz. Sanki bu sorunuzun yanıtı olarak baktığımızda, herhalde yok diyoruz ama muhtemelen bir Kayserili bu yaklaşımımıza pek itibar etmeyecektir. Diyarbakırlı veya Samsunlu da. Herkes için kendi kenti. son derece önemli.
 
SOYOĞUL:Ama diğer kentlerdeki durum farklı. Çünkü oralarda olan tartışma veya konuşmalar, İzmir gibi Türkiye’ye yansımıyor. Türkiye’nin hangi kenti İzmir modeli ya da örneği diye tartışılıyor ki?
 
ŞÜKÜRER: Doğru. Şimdi tabii İzmir’in şu ayırıcı özelliği var. Diğer kentler Türkiye’deki ekonomik ve sosyal gelişmelere, hatta siyasal gelişmelere paralel bir eğilim gösterdiler. Yani o yapıya, o trende eklemlendiler. Özellikle Orta Anadolu kentleri, güneydeki kentlerimiz, Güneydoğu Anadolu kentleri, Karadeniz’in tamamı böyle. İzmir biraz ayrıksı bir tavır içerisine girdi. Dolayısıyla, Türkiye’den farklı bir tutum aldı özellikle Türkiye’deki siyasi trendlere. Bu bir yönü itibariyle çok enteresan geldi Türk halkına, Türk insanına. Hatta İzmirli bu ayrıksı durum nedeniyle farklı olmaktan kaynaklanan bir ekstra morallenme içerisine girdi. Ama realiteler açısından baktığımızda, bu İzmir yönünden bir yönü itibariyle rüzgara karşı tavır almak anlamına geldi ve bunun da bedellerini öder hale geldi.
Ha, şimdi İzmir hep doğru mu yapmıştır? Hadiseye, Türkün Türk’e propagandası gibi İzmirlinin İzmirliye propagandası gibi bakarak ‘İzmir her zaman çağdaştır, her zaman özgürlükten yanadır, İzmir işte yetmiş beş milyonluk Türkiye’nin yüzde doksanının fark etmediği bazı hadiselere karşı çok demokrat tavır koymuştur’ falan şeklinde hadiseyi süsleyerek yaklaştığımızda… Bu olay İzmirlinin İzmirliye propagandasından öteye geçmez. Bence İzmirlinin bu konuda çok sıkı bir özeleştiriye ihtiyacı var.
 
SOYOĞUL: Ama İzmir’in pek çok belirleyici özelliği olmuştur. Mesela 12 Eylül’den sonra siyasi yasakların kaldırılması, İzmir ve Ege’den gelen oylarla mümkün olmuştur. Pek çok siyasi partinin Türkiye genelindeki kaderini, yine İzmir/Ege oyları belirlemiştir. İzmir farklılığı, tümüyle kof, boş bir durum değildir.
 
ŞÜKÜRER: Değil. Şüphesiz. Bakın, yani her sosyal olayda kesinlikle bu böyledir yaklaşımı dediğiniz duruma katılıyorum. Yani her dediğiniz bir yönü itibariyle doğru olabilir ama olayın tamamını açıklamaya izah etmez. Gerçeğin bir yönüdür ama gerçeğin yani bir prizma gibi pek çok yönü, pek çok cephesi vardır ama genel çerçevede siz hadiseyi ana omurgası itibariyle doğru okudunuz mu okumadınız mı; bunu on yıllık periyotlarla yaptığınız gözlemlerde görebilirsiniz. Benim hadiseyi değerlendirmem Türkiye ve dünyadaki gelişmeleri İzmir seçmeninin yeterince okuyamadığı şeklindedir. Bu, pek çok İzmirlinin hoşuna gitmez ama ben hadiseyi böyle görüyorum. Bana göre böyle.
 


SOYOĞUL: Peki, Türkiye ve İzmir’deki gelişmeleri İzmir seçmeninin yeterince okuyamaması derken, son 10 yıllık dönemi mi kastediyorsunuz?
 
ŞÜKÜRER: Tabi 2002’den sonraki gelişmeler. Yani o sizin bahsettiğiniz siyasi yasaklarda tavır koyma hadisesi. O zaten, bakın yani Türkiye’nin kritik tarihinde 1980 çok önemlidir. Onun simgesi Turgut Özal’dır. Turgut Özal ilk defa bu ülkeyi dışa açmıştır. Dışa açmanın tetiklediği birtakım sorunlar Türkiye’ye demokrasiyi dayatmıştır, vesaire. Böyle bir misyonun adamının, temel hak ve özgürlükler kapsamında seçme-seçilme hakkını bir oy vesilesi haline getirip bunu referanduma götürmesi, onun kendi kişisel serüveni yönünden, zaten bir tarihi lekedir. Özal’ın bin bir artısı içinde çok önemli bir eksidir. Bizatihi Özal’ın ortaya koyduğu felsefenin çelişkisidir.
O ortam içerisinde, tabiî ki Türkiye’nin pek çok yerinde yüzde elli küsur, elli nokta küsur bir oyla ucu ucuna bu hadise reddedilmiştir. İzmirliler de bu konuda çok doğru bir tavır koymuştur. O koydukları tavır, o anın, gerçeklerin çok ötesinde evrensel bir tavırdır. Yani o tavır yirmi yıl sonra da aynı durum olursa konulması gereken tavırdır; otuz yıl önce olsa da konulması gereken tavırdı. İzmirli üzerine düşeni yapmıştır. Mesele o değil.
Tabiî ki neticede İzmir’e baktığımız vakit, İzmir demokratik kaliteleri itibariyle, eğitim seviyesi itibariyle, gelişmiş dünyaya yakınlığı ve teması itibariyle bireysel kaliteleriyle Türkiye’nin diğer bölgelerine görece en fazla yüksek kesim. Dolayısıyla bu tip insanlardan çok daha çağdaş, çok daha evrensel değerlere yakın tutumlar almasını hep beklersiniz. Ama 2002’den sonraki süreçte, ben bu konuda ciddi bir hayal kırıklığı içerisindeyim. Ha, bu Ak Parti’ye destek olmak vesaire falan anlamında değil.
Daha doğrusu hadiseye biraz şöyle bakalım. Bu dediklerim kopuk kopuk oluyor çünkü.
 
SOYOĞUL: Nasıl bakalım?
 
ŞÜKÜRER: Bakın, bu memlekette 1920’nin dünya koşullarında bir yeniden yapılanma oldu. Esasında bunun ilk tohumları İttihat Terakki döneminden itibaren atılmıştı. Siz o dönem içerisinde tüm dünyada yükselen milliyetçilik/ulusalcılık akımlarına paralel olarak bir pozisyon aldınız. Bir imparatorluk bakiyesiydiniz. 1800’lü yıllarda Gerileme Dönemi içerisinde önce Hıristiyan nüfus ulusalcılık akımlarına uygun olarak sizden ayrıldı. O dönemlerde sonlara doğru Abdülhamit’in kucağında bir problem var. Kaybedilmiş Hıristiyan nüfusun yaşadığı topraklar. Ama Müslüman bir payda var. Bunlar içerinde Araplar dahil. Adam, o dönemin koşulları içerisinde ‘acaba bir Müslümanlık parantezinde bir yapı oluşturabilir miyim’ diye doğal olarak gayret içerisine girdi. Ama özellikle geçen yüzyılın başlarında, işte bu İngilizler ile Arapların ittifakları vesaire. Araplarla bu işin olamayacağı ortaya çıktı. Dolayısıyla olay İttihat Terakki ve Atatürk döneminin başlangıcına geldi.
O dönemin yöneticileri Atatürk de dahil olmak üzere baktılar, bu iş Hıristiyanlarla birlikte olmadı. Müslümanlık bir yapıştırıcı olarak yetmedi. Ama Müslümanlık önemli bir baz. ‘Ben bu yapının içerisine bir Türklük sosu katarak acaba tekrar bir yapılandırma yapabilir miyim?’ diye düşündüler. O esnada da dünyanın her yerinde benzer ulusalcı akımlar vardı. Ve o yaklaşıma uygun olarak elimizde kalan Anadolu topraklarında bir form oluşturdular. Bu formun en temel özelliği neydi? Evvela bu topraklar, tırnak içerisinde söylüyorum “gayri Müslim nüfustan bir tecrit edilsin”. Ermeni tehcirini böyle algılayabilirsiniz, 6-7 Eylül olaylarını böyle algılayabilirsiniz, Mübadeleyi tamamen böyle algılayabilirsiniz, Süryani tehcirini böyle algılayabilirsiniz… Varlık Vergisini böyle algılayabilirsiniz. Günün sonunda toz bulutu kalkıp indiğinde, yapı tamamen homojen bir Müslüman haline getirildi. Bu esasında bir sosyal mühendislik projesi. Ama bu insanlara Müslümanlık parantezinde bir ülkü, bir toplum modeli inşa ettirmek, tercih edilen bir yöntem değildi. Milliyetçilik çünkü, adı üzerinde ümmet kültürü yerine millet ideolojisini empoze eden bir yaklaşım. Malzemeye baktınız, elinizde kalan malzemeye. Malzeme Müslüman kaldı da otuz altı ayrı etnisit yapı var. Otuz altı. E bunların yani Çerkezi var, Bosnak’ı, şusu var busu var. Bunları hangi parantezde, nasıl toplayacaksınız? Bunlara bir milliyet aidiyeti giydirmeniz lazım. Türklük kimliği, biraz manipüle edildi. Yani neticede bu topraklarda bir çatı dili olarak Türkçe konuşuluyor. Ama etnistik anlamda Türk değil bu insanlar. Bir biçimde empozeyle ‘siz esasında Türksünüz’ bilinci/duygusu, aşılanmayla geldi. Esasında bu da bir imitasyon bir projeydi.
Ve bu yapılırken, Müslümanlık neticede 1500 yıllık bir kültür… Kendi içerisinde müthiş değerleri var; sosyal ve siyasal hedefleri, kurum ve kuralları olan bir organizasyon Müslümanlık dediğimiz hadise. Hem Müslümanlık, hem de millet ideolojisinin yönetim anlayışı bir arada olmayacağı için, buradan imitasyon Türk kimliği sisteme enjekte edilirken, diğer taraftan da Müslümanlık kendi içerisinde yeniden tariflendi. Dolayısıyla, hakim devlet o dönemde Atatürk’le başlayan devlet, Müslümanlığı da belirli bir formata soktu. O format da dediğim gibi sosyal ve siyasal talepleri olan bir din olan Müslümanlığı Allah’la- kul arasında yaşanan bir yapı biçiminde empoze etti: En iyi Müslümanlık budur! Bizim çocukluğumuzda hep empozelerle biz yetişmişizdir. Esasında öyle bir şey değil Müslümanlık, daha farklı bir hadise. Ve bağlı olarak bir takım enstrümanlarla Müslümanlığı kontrol altına aldı. Ne yaptı? Şimdi Diyanet denetimi nedir? Din organizasyonu kurdu. Medreseleri kapattı. Medreselerin kapatılması, esasında İlber Hoca’nın deyimiyle ‘dinin entelektüel yönünün dumura uğratılması, kesintiye uğratılması’ demek. Ve bu yapı içerisinde bir devlet formatı, bir millet formatı ortaya çıktı. Ve bununla ilgili de bir bürokratik yapı, kendi içerisinde kurum ve kurallarıyla birlikte devleti yönetmeye başladı.
Ama sosyalist pratiğin başına gelenler veya benzer dünyadaki örnekler gibi; bu, Cumhuriyetin de ister istemez başına gelmeye başladı. O ağır, bürokratik, hiyerarşik yapı, o Ankara yapılanması dediğimiz sistem; kendi içerisinde o Cumhuriyetin başlangıcında, kuruluşunda idealize eden değerleri eskiterek, kendi hükümranlığını kurar hale geldi. Bu da ülkeyi belirli bir noktadan sonra kitlemeye başladı. O bürokratik yapı kendi pozisyonunu idame ettirsin diye, ülkeye demokrasiyi esirgedi. Haklı olarak verdiği, esasında bir laiklik kalitesiydi. Onun da gerekçeleri çok tartışılır. Ama neticede cumhuriyet değerleriyle yetişmiş bizim gibi insanlar açısından hepimizin zihninde, laik olmanın çağdaş olmaya yeteceği kanaatiyle yetişen kuşaklar ortaya çıktı. Ama çağdaş olmak, esasında demokrasiyle ilgili bir kavramdır. Laiklik, bu işin olmazsa olmazıdır. Ama yeter şartı değildir. Sistem laik olalım, dışa kapalı olalım, kendi içerimizde hamaseti pompalayalım, demokrasi olmasın, demokrasi olmayınca refah olmasın, fakir ama onurlu olalım. Neticede 1980’lere kadar Türkiye böyle geldi. Bin – bin iki yüz doların altında bir milli gelirle yaşayan bir Türkiye.
İlk defa Özal ile birlikte sistem çok tıkanma noktasına gelince bir dışa açılma hareketi başladı. Ama özellikle askeri ve sivil bürokrasi olağanüstü güçlü olduğu için, demokrasiye geçiş noktasında ekonomik bir genişleme temin edilmiş olmasına rağmen, gönüllü olarak başarı sağlanamadı derken 2000’li yıllar geldi.
 
DÜNYAYI DEĞİŞTİREN ÜÇ ÖNEMLİ OLAY
 
2000’li yıllarda dünyada çok önemli üç tane değişiklik oldu. Birincisi; Berlin Duvarı yıkıldı. Berlin Duvarı’nın yıkılması, dolayısıyla o sosyalist aldatmacanın çökmesi ve Sovyetler Birliği’ne yakın ülkeler üzerindeki bu tehdidin ortadan kalkıyor olması, bir kere demokratik dünyayı veya o değerleri temsil eden ülkeler yönünden büyük bir ferahlamaya yol açtı. Yani sizin artık kapitalizmin tırnak içerisinde “Amerika adına ileri karakol ülkesi” olma ihtiyacınız ortadan kalktı. Bu birinci faktördü..
İkinci faktör; dünyada küreselleşme denen bir olgu devreye girdi. Bu da son yirmi- yirmi beş yılın problemi. Yani küreselleşme dünyada sermayenin serbestçe dolaşması esası üzerine işleyen bir sistem. Çok basit anlatırsak, Allahın Hollandalısı Türkiye’ye gelip kendi parasını koyacaksa veya kendi parasıyla ticaret yapacaksa, en azından kendi parasının esenliği yönünden tedirginlik duymak istemez. Bunu temin edecek olan nedir; hukuktur.
Hukukun işleyebileceği bir altyapı, hukukun bir güvence vereceği tedirginliği ortadan kaldıracağı bir unsur. Altyapı da ancak demokrasiyle mümkün. Bunun adına tırnak içinde “evrensel demokratik değerler” dediler. İnsanlık böyle bir noktaya geldi. Dolayısıyla, küreselleşme olgusu da bu topraklara tıpkı Berlin Duvarı’nın yıkılması gibi, ikinci bir koldan demokratikleşme baskısı yaptı.
Üçüncü bir gelişme, yine bu yirmi- yirmi beş yıllık gelişme içerisinde; dünya, bilgi toplumuna girdi. Bu müthiş bir şey. İnternet çağı vesaire falan. Dolayısıyla, iletişimin bu denli yoğun olduğu bir hadise, tabii bilgi toplumunun getirdiği teknolojiye yönelik getirdiği tetiklemeler, vesaireler şunlar bunlar. Bunlar uzun konular biliyorsun. Detayına girmeyeyim.
Bu üç olgunun etkisiyle bu yaşadığımız coğrafyaya, bu topraklara, adeta demokrasi dayatılır hale geldi. Ha, o esnada iktidarda Adalet ve Kalkınma Partisi vardı. Yani bu dönemde Adalet ve Kalkınma Partisi yerine başka bir parti olsaydı sonuç değişmeyecekti. Veya şöyle söyleyeyim; bu Adalet ve Kalkınma Partisi veya Recep Tayyip Erdoğan, 1960’larda eğer iktidara gelmiş olsaydı, sonu Menderes gibi olacaktı. 70’lerde 80’lerde başbakan olmuş olsaydı tıpkı Turgut Özal’a, Tansu Çiller’e Mesut Yılmaz’a ikide bir askerin ayar vererek hizaya sokulması tavrına O da muhatap olacaktı. Dolayısıyla, 2000’li yıllarla birlikte, değişen dünya ile birlikte yepyeni bir konjonktüre girdi ülke. Konumuza gelirsek, bu gelişmeyi İzmir doğru okudu mu? Problem orada.
 


SOYOĞUL: Ondan önce şunu soracağım. Dünya,/Türkiye tablosunu böyle uzun uzun anlatırken, bütün bu gelişmeler olurken, bahsettiğiniz yıllarda İzmir hangi süreçten geçiyordu? Ne yaşıyordu kent?
 
ŞÜKÜRER: Evet İzmir… Cumhuriyetle başlayan bu süreç içerisinde tabii 1700’lü, 1800’lü yıllarda burası dünyanın en önemli üç tane limanından bir tanesi.
Öteye gitmeyin. Bundan yüz yıl önce İzmir’in demokratik yapısına baktığımız vakit, Müslüman oranı yüzde otuz dört. Yüzde altmış altısı gayrimüslim olan bir yapı. Şimdi herhalde binde bir, yüzde bir veya işte o civarlarda bir hadise.
 
SOYOĞUL: Evet sembolik.
 
ŞÜKÜRER: Ve İzmir, bu Türkiye’deki son yetmiş- seksen yıldaki gelişmelerden transformasyon anlamında en fazla tarumar olan bir yapı. Ne oldu? Bir takım insanlar gayrimüslimler gittiler. Ağırlıklı olarak Çerkez ya da Balkanlardan, Adalardan şuradan buradan birtakım insanlar geldiler.
Bu insanlar esas itibariyle Anadolu’nun diğer nüfusundan farklı olarak tamam Müslümandılar ama neticede bir Hataylıdan, bir Kayseriliden farklı olarak itirazsız bir şekilde Müslümanlığın sunni versiyonuna Vahabe etkileriyle biçimlenen o Arabik kültür empozesine dirençli insanlardı. Çünkü Müslümandılar ama Arap Kültürü’ne karşı mesafeli insanlardı. Dolayısıyla, onların, İzmirlinin bu yönünü teyid ediyor olmamız lazım. Yani Türkiye’de Müslümanlık, ılımlı İslam vesaire yükselen bir trend diye giderken, ılımlı islamın o sunni versiyonu, bu İzmirlinin kültürel kodlarına çok uyumlu değildi. O yönü itibariyle bir kere ayrıksı kaldı.
İkincisi; İzmir yapısı itibariyle ağırlıklı göçmenden oluştuğu için; bakın psikoloji çok basittir. Siz yeni bir cumhuriyet kuruyorsunuz. Bu cumhuriyetle alakalı cumhuriyetten bağımsız sebeplerle Çerkezce vesaire. Bir kısmı da cumhuriyetle ilintili sebeplerle dışarıdan insanları getiriyorsunuz.
Bir tane bir Çerkez vatandaş veya bir Boşnak vatandaş buraya geliyor. Bu esas itibariyle Müslüman. Ama Türk değil. Hatta Boşnak olduğu için etnist olarak mesela Sırp. Adamı zaten Miloş Miloş tipinden çok net algılıyorsunuz. Bu insanı bu topraklara kabul ederken o dönemdeki hakim otorite esasında şunu öneriyor: Kardeşim gel Müslümansın, buraya kabul ediyorum. Ama sen kendi etnik kimliğini çok fazla ön plana çıkartırsan bu yok. Bak sana burada ben hazır bir kimlik sunuyorum. Türk kimliği çatısı altında gönüllü olarak sen asimile ol.
Dolayısıyla, buraya gelen bir ortalama Boşnak vatandaş yönünden hadiseye baktığınız vakit; adam buraya geldi, yabancı toprakları vatan belledi. Ama kendi etnisitesiyle olan ilişkilerine bir biçimde tüm mekanizma kurum ve kurallarıyla ilkokuldan itibaren başlayarak ‘Türküm, doğruyum’dan başlayarak, televizyonuyla, programıyla şusuyla busuyla, polisiyle emniyetiyle vesaire ile mesafe koyuyor. Dolayısıyla, bu yönüyle bir travmatik durumdur.
İki; öyle veya böyle bu insan Müslüman, biraz önce bahsettiğim gerekçelerle Cumhuriyet, o toplum mühendisliği projesi içerisinde kendine özgü, kendi anladığı anlamda bir Müslümanlık anlayışını empoze ettiği için. Esasında bu insanlar, dini kimlikleri ile olan ilişkisini de mesafelendirmiş durumda. İzmir’e neden gavur İzmir diyorlar? Yani İzmir’de Allahınızı severseniz şu Alsancak’ta bir tane cami var. Yani neticede her birimizin ortalama İzmirli olarak, herhangi bir şekilde bir dinsel seremoniye iştirak oranlarımız, nerdeyse sıfıra yakın. Yani hatta oradan doğan boşluğu, mevzudan mevzuya atlıyoruz; yani neticede inanç, bir toplumun olmazsa olmaz temel ihtiyaçlarından bir tanesi. Adam Müslüman gibi Müslüman değil, ondan sonra kendi etnik kimliğini yaşamıyor. Arada boşluk var. Cumhuriyet değerleri empoze ediliyor. Pek çok kişinin zihninde o boşluk esasında, Atatürk’ün ve Cumhuriyetin kutsallaştırılmasıyla doldurulma noktasına gelmiştir bugün. Bugün bir prototip olarak İzmir’de bir ilkokul öğretmenini çekin. Anıtkabir’den bahsederken mesela 10 Kasım’da gözleri dolar. Atatürk’ten bahsederken O’nu adeta kutsar. Yani o öğretmenin günahı değil. Netice itibariyle inanç boşluğunu dolduruyor. Yani Atatürk ile dolduruyor. Hadise bu noktalara kadar esasında. Bu kötüdür/iyidir anlamında söylemiyorum.
 
SOYOĞUL: Anlıyorum, bir tespit olarak.
 
ŞÜKÜRER: Tespit anlamında söylüyorum. Hepimiz böyleyiz. Benim annem böyle, siz böylesiniz, kız kardeşim böyle, ihtimal çocuklarım böyle, biz böyleyiz vesaireyiz falan filan. Dolayısıyla, şuraya gelmek istiyorum; İzmirlinin oluşturduğu o kültür harmanı içerisinde bu 1990’lar 2000’li yıllarda başlayan olağanüstü değişime adapte olma konusunda bir uygun kişilik profili yok. Yani kendi dini ve etnisitesi ile ilişkisi son derece zayıflatılmış, dolayısıyla bağlı olarak, kendisiyle hesaplaşmadı. Daha böyle satıhta, laylaylom, hayata dönük bir kişilik profili gösteren, ama özünde köksüzlüğün sınırında ve kendisinin farkında olmadığı sıkıntıları yaşayan, kendi kökleri ile irtibatını azalttığı için özgüven problemi yaşayan bir kitledir İzmirli.
Bakın, tüm dünyada final hedef, toplumsal anonim kişiliği aşarak birey kalitesine ulaşmaktır. Bir toplumun kalitesini belirleyen hadise o. Birey olabilmenin ön koşulu, sosyal psikolojinin ana ilkesi, hazmedilmiş kimlikler üzerinden yeşeren bir kalite olduğunu, bireyselliğin ayırdında olmaktan geçer. Eğer siz, kendi otantik kimliklerinizle ilişkilerinizi sorunsuz yaşar, onu korumanız gereken bir kalite olarak içinize sindirir, bunu hazmederseniz, belli bir noktadan sonra sizin o olgunluğunuz, o hoşgörünüz, o kendinizle barışık olma hali, diğer sizin gibi olmayanlara hoşgörüyü, empatiyi getirir. Oradan hareketle yumuşayan kişilik bir üst evreye evrilerek bireysellik kalitesine, yani Türk kimliği yerine, Boşnak kimliği yerine, insan üst kimliği paydasında diğer alt kimlikleri sevecen bir şekilde, oralardan gelen beslenmelere açık ve fakat insan üst kimliği paydasında sizi dünyaya getirir, anons ettirir. Şimdi bu böyle olmadı. Hazmedilmiş kimlikler problemi var İzmirlinin. Tarumar edilmiş, yok.
Beri yandan 2000’li yıllarda yani önlenemez bir şekilde Türkiye demokrasiye doğru evriliyor biraz önce bahsettiğim sebeplerden. Kim hazır demokrasiye? Türkiye’de mesela şöyle tepeden baktığınız vakit; muhafazakarlar İzmirliden daha hazır. Neden daha hazır? Çünkü adam, en azından kendi dini kimliği ile olan ilişkisini Cumhuriyet Dönemi’nde daha az örseletmiş. Yani o hazmedilmiş kimlik anlamında. Dolayısıyla, en azından o kimlikle olan bağlantısı, ortalama İzmirliye göre çok daha yakın olduğu için, o yönü itibariyle daha özgüvenli. Kim daha hazır? Kürtler. Neden? Öyle veya böyle, Cumhuriyet kendi içerisinde herkesi Türklük paydası altında kontrol etmeye gayret ederken, Kürtler buna direndiler.
Vaka, mübadele. Ermeni Tehciri. 6- 7 Eylül olaylarından sonra o dönemdeki sosyal mühendislik projesini yürütenler yani 1950’lerin 60’ların iktidarları, orada şöyle bir makro karar verdiler: Yeterince burada çarşıyı düzenledik ama orada, dışarıdan gelmeyen, üç bin yıldır o topraklarda oturan, Türk olmayan, Türkçe konuşmayan, Kürtçe konuşan, Kürt kültürünün insanları var. Bizim projede herkes esas itibariyle, Türklük üst çatısı altında olacaktır. Anayasaya koydular ya işte. Ne mutlu Türküm diyene lafı, işte esasında etnisite ifade ediyor. Yani külahıma anlat pozisyonu. 1960’lardan itibaren Batı’nın yeterince kıvama geldiği kanaati ile Doğudan Batıya göçü teşvik etmeye başladılar. Dikkat ederseniz İzmir’e, İstanbul’a vesaireye. Oradaki amaç şu idi: Burada yeterince olgunlaşmış bir kıvam var. Onlar da buraya gelirse, bu çorbanın içinde asimile olurlar, erirler ederler…
Kısmi olarak bu projede başarı var mıdır? Kısmi olarak vardır. Ama netice itibari ile bir kısım nüve de orada kalmıştır.
Onlar Diyarbakır’da, Siirt’te şurada burada, yine Kürt olarak kalmışlardır. Kürkçe konuşarak kalmışlardır, vesairedir. Ve bunların kendi kimliklerini, kendilerini ifade etmeleri yönündeki en büyük engel de o askeri- bürokratik yapılanmadır. 2000’li yıllarda bu da esnemeye başlayınca tıpkı muhafazakarlar gibi demokrasi eğer gündeme gelmiş ise ortalama İzmirliye göre bu insanlar, size göre daha azdır. Çünkü onlar da temel kimlik ile olan ilişkileri bırakın örseletmeyi, kopartmamışlardır. Kürt kimliklerini koruyorlardır. Hadise demokrasi olunca hazmedilmiş kimliği ile ortaya çıkmaya başladı.
Baktığınız vakit Türkiye fotoğrafına, Kürtler yani propaganda şu bu PKK terör merör onları o detayları kenara koyun; demokratik talepler konusunda çok daha cesur, çok daha evrensel demokratik değerleri savunan insanlar nezrinde anlaşılır olarak Türkiye platformunda/ Anadolu platformunda öne çıktılar. Ve onlar da bu gelişimi iyi okudular. Ha, onlar kendi içlerinde Kürt meselesi, PKK evrilmesi, terör merörle birtakım yanlış mecralara sapmış olabilir. O olayın bahsi diğer kısım. Ama denizler durmaz dalgalanmadan. O normal bir seyrine mutlaka girecektir. O ayrı konu. Ama muhafazakarlar, muhafazakarların öyle terör merör gibi bir problemi yoktu. Özgüven vardı. Demokrasi geliyordu. Üzerlerindeki baskı kalkıyordu. Ve anında örgütlendiler. Adalet ve Kalkınma Partisi bunun, o esnadaki 2000’li yılların başlarındaki yansımasıdır. Ve dış dünyanın da desteğini almak sureti ile demokratik değerleri savunmak suretiyle… bakın söylem bazında böyledir. Askeri ve bürokratik elite karşı, bir siyasi mücadeleye girdiler.
 


SOYOĞUL: İzmirli bu noktada ne yaptı?
 
ŞÜKÜRER: İzmirli, işte tarihi hatayı burada yaptı. İzmirli bu gelişmeleri, bu fotoğrafı okuyamayıp geçen yüzyılın artık yüzde yüz tasfiye olması gereken modelinin yanında saf tuttu. Laiklik adına yaptı bunu, çağdaşlık adına yaptı bunu, esasında geçmişi evrensel demokratik değerlere mesafesi koyanı, giderek Ergenekon’u bilmem neyi falan filan savunur hale geldi. Durmadan bu yapının siyasi uzantısı olan Cumhuriyet Halk Parti’sini anlamsız şekilde sahiplenerek, ki İzmir’in öyle köklerinde Cumhuriyet Halk Parti’si falan filan yok yani. Demokrat İzmir vesaire falan denilerek. Garip, ters bir makasa girerek, garip bir patolojik ruh haliyle sepelek bir şekilde (gülümsüyor) yanlış bir pozisyonda kendini konumlandırdı.(DEVAM EDECEK)

YARIN: İZMİR’İN GELECEĞİNDE NE VAR?

 
Kadın ölümü, terörden 4 kat fazla!
 
Koptu gidiyor kent, engellenemez
YORUMLAR
Toplam 18 yorum var, 10 adet görüntüleniyor. Onay bekleyen yorum yok.

Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır.
Neleri kabul ediyorum: IP adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle paylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
 
rose 25 Kasım 2011 Cuma 11:39

'özgüven problemi yaşayan bir kitledir İzmirli'kendi kendisine propaganda yapar ve son olarakda insan üst kimliği paydasında buluşmak.izmir de yaşayıp bunları söyleyebilmek için cok cesur olmak gerekir.Agzınıza saglık yazınızı büyük bir keyifle okudum.gerçeklikleriyle yüzleşemeyen insanlar mahalle baskısı ile karşı düşünceleri susturmak isterler İzmir in bir sorunuda bu.by747 ye katılıyorum söyleyene ve söyletene teşekkürler.

Yorumu oyla      11      4  
ali 18 Kasım 2011 Cuma 01:26

helal olsun. sizinle ilgili bütün düşüncelerim değişti. izmir'in cesur seslere ihtiyacı var.

Yorumu oyla      12      5  
by747 15 Kasım 2011 Salı 12:40

"İnsan üst kimliği paydasında buluşmak" söyleyene de söyletene de teşekkürler...

Yorumu oyla      12      2  
simurg221147 13 Kasım 2011 Pazar 21:24

Beyefendi (Ama realiteler açısından baktığımızda, bu İzmir yönünden bir yönü itibariyle rüzgara karşı tavır almak anlamına geldi ve bunun da bedellerini öder hale geldi) demekle oportünizm bize öğütlemekte. Rüzgarın önünde eğil. Senin politik görüşün bu olmalı ki sermaye sınıfı daha fazla rant almalı demeye getiriyor. Aslında haklı asıl olması gereken sermayenin daha çok kazanması, laiklik, çağdaşlık ne ki yenilmez içilmez. Ama para kazanılır. Kazanmak için iktidardan yana olmak gerekir.İyi ders

Yorumu oyla      12      6  
inci 11 Kasım 2011 Cuma 00:05

Gönül hanım, sabırla sonuna kadar okudum röportajınızı.Sanki bir ders verilmiş,çalışılmış,sunulmuş izleniminde.Taraf olmak değil aksine hertaraf olunmuş.Sıtkı Bey'i tanıma fırsatı bulduk.Teşekkür ederiz

Yorumu oyla      10      6  
Ustaca 30 Ekim 2011 Pazar 22:28

Siz, en azından Türkiye'deki gelişmeleri doğru okumuşsunuz. Sakalınızdan bu belli usta?

Yorumu oyla      13      7  
İlhan Pınar 30 Ekim 2011 Pazar 11:33

İzmir'de birileri öcü gösterilerek siyasetin çözüm aracı olmaktan çıkarılması ve kördöğüşü haline getirilmesi olarak karşımıza çıkıyor. Kenti ve yönetenleri anlamak ve algilamak zorlaşıyor. Düşünce üretecek tartışma ortamı doğmuyor. Bugünkü yapı karar vericilerin niteliğini de sorgulamayı engelliyor ve hatta perdeliyor. Kente ilişkin bilgisi olmayan işkembe-i kübradan konuşuyor. Düşünmek ve tartışmak için veri gerekir kente dair! Bir tartışma ve tanışma yaratması açısından verimli bir söyleşi!

Yorumu oyla      14      5  
İLYAS 29 Ekim 2011 Cumartesi 23:35

Sn,SOYOĞUL...Dikkatlice anlıyarak,analiz ederek okudum."SEBATAY SEVİ'yi" kendi hayatına adapte etmiş gibi,Onun TEORİSİNDE Toplumu kurtarabilme gücüne sahip olduğu konusu var,Bu arkadaşdada İZMİR' ve İZMİR'liyi kurtarma hayali gibi,Tam bir SEBAYİST gibi anlatmış.saygılar.

Yorumu oyla      20      9  
İLYAS 29 Ekim 2011 Cumartesi 23:13

1-Ne Mutlu TÜRKÜM Diyene,yi ATATÜRK söylemiş, 2-İzmir'i ve İZMİR'DE yaşayan hiçbir grupla ne oturmuş ne yakından tanımış biri değil.anlatımlari açık, 3-anlattıkları kesinlikle başkalarından okuduğu SÖZCÜKLER, 4-Anlatım şekli,sıralı bir anlatıma dayalı değil,karıştırmış, 5-Ekonomik yapısı iyi olmalıkı,kendi seviyesinde olmayanlara karşı"NARSİSİT KİŞİLİK"Yapısına sahip biri 6-Biraz DERS çalışmış,anlattıklarımı ÖVGÜ yaptıklarımdan birileri okurda ANKARA dakilerine anlatır diye bir DÜŞÜNCE içinde,

Yorumu oyla      23      10  
Bekri Dayı 29 Ekim 2011 Cumartesi 20:17

Helal olsun, Sıtkı bey e bu kadar yansız bir İzmir ve Turkiye tespiti hem de 100 yılı içeren. Entellektüel seviyesi çok iyi. Kendisi ile tanışmak isterim...

Yorumu oyla      16      14  
FACEBOOK YORUM
Yorumlarınızı Facebook hesabınız üzerinden yapın hemen onaylansın...
KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER
Kadın ölümü, terörden 4 kat fazla!
Devletin resmi verilerine göre 2002-2009 arasında terör olaylarında kaybedilen ...
Türkiye’nin temellerini atan neslin hikayesi…
İzmirli Gece Vardiyası Film Yapım tarafından izleyiciye sunulan “Kıvılcımdan ...
'Kocaoğlu'nu istemedim, Tartan için yalvardım'
2009 yerel seçimleri öncesinde CHP İzmir İl Başkanlığı koltuğunda oturan ...
 
Sakin Şehir’den bir başarı öyküsü
Seferihisarlı yatırımcı Özer Türer küçükbaş hayvancılıkta geleceği gördü, ...
'İzmir, artık Büyükşehir’i bize vermeye hazır'
AK Parti İl Başkanı Ömer Cihat Akay, Gönül Soyoğul’a konuştu. Akay, İzmir'e ...
Gıda teröristine dikkat, kadınlardan özür!
Dede mesleği lokantacılığını sürdürürken Türkiye Lokantacılar Federasyonu ...
 
'Ceza İzmirlilere kesiliyor'
Ömür Şanlı. O Kordon İşadamları Derneği’nin başkanı. Son iki yıldır İzmir ...
'Balbay yazdıklarıyla hesaplaşmak zorunda'
Gazeteci yazar Gönül Soyoğul, hukukçu gazeteci Fikret İlkiz’e ‘medya ve ...
'İzmir'in milletvekiliyim'
Yemin ederek meclise adım atan AK Parti’nin çiçeği burnunda İzmir Milletvekili ...
 
Engin ÖNEN
Engin ÖNEN
Karantina günlerinde ve akis odalarında
Mehmet KARABEL
Mehmet KARABEL
Maske ve Eldiven’le yaşayacağınız aklınıza gelir miydi?
Nedim ATİLLA
Nedim ATİLLA
Yemek inceliktir, zarafettir
Rifat ÖZER
Rifat ÖZER
Belalar
Ayda ÖZEREN
Ayda ÖZEREN
Global mapus
Tayfun MARO
Tayfun MARO
Değişimi yanlış okumak
Işıl Öztürk BULUT
Işıl Öztürk BULUT
Bu filmi izlemiş miydik?
Ahmet Aydın AKANSU
Ahmet Aydın AKANSU
Evde ülken ve dünya için yapacakların da var
Serdar DEĞİRMENCİ
Serdar DEĞİRMENCİ
Korona’nın ilacı: Rekonstrüksiyon
Metin ÖNEY
Metin ÖNEY
Şeffaflık ve hızlı olmak
ÇOK OKUNANLAR
ÇOK YORUMLANANLAR
GAZETE EGE'DE SONSÖZ
KünyeKünye İletişimİletişim FacebookFacebook TwitterTwitter Google+Google+ RSSRSS Sitene EkleSitene Ekle Günün HaberleriGünün Haberleri
Maxiva