RÖPORTAJLAR
9 Kasım 2015 Pazartesi

Dünya 0 ve 1 değil... Arada sonsuzluk var…

Psikiyatri uzmanı Doç. Dr. Zeki Yüncü ile ‘galip’lerin ve ‘mağlup’ların dünyasını konuştuk…

Dünya 0 ve 1 değil... Arada sonsuzluk var…

Zaten gergindik, zaten sinir katsayımız had safhadaydı burnumuzdan soluyorduk. Seçim üstüne seçim yaşamaktan, her seçim sonucunda kendimizi yenik hissetmekten yorulmuştuk. Ne zaman ki 7 Haziran sonuçları ortaya çıktı, uzun süre sonra ilk kez ‘oh be’ dedik. Surlarda açılan delik küçük bile olsa büyük sevinç yaşadık, ‘son’un yaklaştığına atfettik.
Çatışmalarla, ölümlerle, patlayan bombalar/katliamlarla, tepe aşağı giden ekonominin bünyelerimizde yarattığı hasarlarla 1 Kasım’a ulaştık. Anketler yine ‘oh be’ diyebileceğimizi vaat ediyordu, çok parlak siyasal bir sonuç gözükmüyor olsa da ‘gediğin’ kalıcı olduğu iyimserliğine sahiptik. Ama…

1 Kasım akşamı sandıklar açılmaya başlayınca, gördük ki yüzde 50 zafer naraları atıyor, yüzde 50 çökmüş! Korku, bıkkınlık, karamsarlık, keder, öfke, kızgınlık, kırgınlık gırla… Ülke sanki kapısı kapatılıp çıkılacak, terk edilecek bir şirket, bir evmiş gibi fiziken olmasa da ruhen terk edenlerin sıraya girdiği bir iklim.

O günden bu yana 9 gün geçti, hava nispeten sakinledi ama kıştan çıkmış değiliz, ufukta cemreler varsa da görmüyoruz. Her kafadan çıkan sesle, kafalarımız iyiden karışık.
Belki de bize iyi gelecek olan, o sesin dışında bir sestir diye… “Bize ne oldu, ne oldu da içimiz/kafamız bu kadar karıştı, bu karışıklıktan kafayı sıyırmadan sıyrılmanın bir yolu var mıdır” sorularıyla yola çıktım.

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Zeki Yüncü’de durdum.
 ‘Farklı bir bakış açısı, galibe de mağluba da iyi gelir belki’ diye umdum. Karar sizin…  


 
 
GÖNÜL SOYOĞUL: Bir seçim yaşadık. Hatta 5 ay içerisinde 2 seçim yaşadık. Duyguların hop oturup hop kalktığı bu ortam, size nasıl görünüyordu, bizi bize nasıl anlatabilirsiniz?
ZEKİ YÜNCÜ: Demokratik bir ülkede yaşıyorsak ve demokrasiye inanıyorsa seçim tabii ki vazgeçilmez unsurlardan bir tanesi. Fakat seçim tek unsuru da değil. Seçimi hazırlayan şartlar var. Seçimin aslında insanların tercihlerini etkilemesiyle ilgili bir unsuru söz konusu. Bizdeki seçim kavramları çok farklı. Ben 1988 yılından bu yana oy veriyorum, girdiğim her seçimde, her seçim derken, buna muhtarlık seçimi, sınıf başkanlığı seçimi de dahildir, şunu yaşadım: “Bu seçim çok önemli bir seçim! Bu seçimden daha önemli bir seçim yok! Ve mutlaka oy vermelisiniz, bu sizin yaşam tarzınızı etkileyecek.” Tamam mutlaka etkileyecek ama bir seçimle benim yaşam tarzım etkilenmeyecek. Ben etkilenmeyeceğim.

- Yani biz seçimi hayatımızın merkezine mi koyuyoruz?
YÜNCÜ: Aynen. Seçim bir tercih oluyor. Doğum ve ölüm gibi bir şey. Oysa seçim doğum da ölüm de değil. Seçim aradaki süreç. Bizim hayatımız için önemli. Önemsiz demiyorum ama bizim hayatımıza yön veren taşlardan bir tanesi. Biz bir seçimde hata yapmış olabiliriz, beş seçimde de hata yapmış olabiliriz…

- Peki neden böyle? Niye biz olayı ölüm-kalım meselesi gibi görüyoruz?
YÜNCÜ: Planlanmış bir şey değildi, hatta şans eseri Amerika’da başkanlık seçimleri olduğunda ben de orayla iletişim halindeydim. İnsanlar seçim olup olmadığının farkında değiller. Ve sandığa gitme oranlarına baktığımızda, bizden düşük; orada yüzde 60’larda kalıyor, bizde yüzde 90’lara yakın. Bu iyi bir şey, tabii ki sandığa gidelim. Neden Türkiye’de böyle oluyor’a gelirsek… Çünkü aslında yönetici kitle seçimle bir şeyleri yapabilmenin yetkisini eline alıyor ve kendi bir şeyleri yapabilmenin hakkını görüyor. Oysaki seçim tercihte bulunma hakkı ve seçilen kişi her şeyi yapabilir olmaktan uzak. Çünkü demokrasi, sandıktan ibaret bir sistem değil. Demokrasi bir takım unsurların en son noktada ortaya çıkan oy verme süreciyle etkisi olan bir durum. Bunda sendikalar var sivil toplum örgütleri var, kurum ve kuruluşlar var, sosyal katmanlar var. Seçim aslında zaten gündelik hayatımızda da olan bir durum. Bizim gazete almamızdan ya da gazete alıp almamamızdan hangi gazeteyi alacağımıza hangi arabayı alacağımıza ya da hangi yaşam şartlarında yaşayacağımıza, çocuğumuzun hangi okula gidip gitmeyeceğine kadar, bir sürü durumda, bir takım tercihlerde bulunuyoruz. Bu tercihlerin hepsi bizim toplumsal yapımızı etkileyen bir takım şartlar. Demokrasiyi de ‘sadece sandığa gidip oy vermek’ olarak görürsek tabii ki buna verdiğimiz atıf çok yükselir. Tabii ki de insanlarda da ‘kaybettim, kaybetmedim’ gibi bir durum ortaya çıkar. Biz bilgisayar yazılımı yapmıyoruz. Bilgisayar yazılımında bir tane veri yazarsınız, o veri de doğruysa 0, değilse 1 dersiniz. Bilgisayar bunu böyle algılar. Biz seçimi 0 ya da 1 olarak algılarsak ‘kazandım’ ya da ‘kaybettim’ olarak algılarız. Ama böyle değil. Süreç böyle çalışmıyor. Aslında algı dediğimiz durumda, beynimize sınırsız veriler giriyor. Biz o verileri sentez ediyoruz. Ve 0 ya da 1 olarak çıkmıyor. 0 ya da 1 arasındaki sayamayacağız sonsuzluktaki bir takım verilerin sonuçlarını elde ediyoruz. Bize dayatılan şey de bizim algıladığımız durum, kazanan ya da kaybeden olarak bizim bir şeyi tercih ettiğimizde, yalnızca bizim dediğimiz olacak tarzındaki algının olması. Mutlak doğru diye bir şey söz konusu değil ki. Keşke böyle bir şey olsa. Dünya belki çok daha mutlu bir hale gelirdi. Sorun mutlak doğrudan hareket edilmediği için kimisi de bunu kabul edemediği için, sorun burada çıkıyor. Bir parti iktidara geliyor, tebrik etmek gerekir. Demek ki derslerini iyi çalışmışlar, halkla daha iyi iletişim kurmuşlar. Oylarda manipülasyon olmadığı da ortaya çıktı. Bu da önemli bir şey. İnsanlar tercihlerini bu yönde kullanmışlar. Bu doğrudur.

- Sonuçtan, zafer çığlıkları atanlar nasıl pay çıkarsın?
YÜNCÜ: Yönetici grubunun, iktidarı elinde bulunduran kişilerin de şunu algılaması gerekiyor. Klasik laf vardır ya ‘dünya Sultan Süleyman’a kalmadı, sana da kalmayacak’ diye… Kimseye kalmayacak. Hepimiz faniyiz sonuçta. Dünyaya yön veren şeyler aslında çok küçük küçük değişiklikler. Biz sınırlı gücümüzle doğanın gücüne karşı gelemeyiz. İnsan olarak bunu kabul edip yaşama başlamamız ve hayatta kalma mücadelemizi bu yönde sürdürmemiz gerekiyor. Mutlak iktidar diye bir şey söz konusu değil. Mutlak muhalefet diye bir şey de söz konusu değil. Aslında iktidarın gücünü belirleyen unsur, muhalefet. Muhalefet kendi görevini iyi yapamazsa o zaman iktidar da görevini iyi yapamaz. İktidardaki kişi adım atarken muhalefetin yaptıklarını hedef alarak bunu yapabiliyor. Muhalefetteki insanın hedefinin, iktidardaki kişi olmaması gerekiyor. Muhalefetin kendi doğrusunu yazıp o doğru yönünde hayatını programlaması gerekiyor. Burada sanki bir paradoks var. Bu iki kutuplu durum da insanlarda kazanma ve kaybetme unsurunu öne çıkartıyor. Bu da bizim hayatı algılamamızı olumsuz yönde etkiliyor. Dünya 0 ve 1 değil. Arada sonsuzluk var.


- Özellikle İzmir gibi her seçimde AKP’ye direnmiş bir kentte, bu seçim sonrasında yaşanan duygusal hezeyan çok daha belirgin. Müthiş bir hayal kırıklığı... Kendini kaybolmuş hissedenler, ya da öfkesini ‘bundan sonra biri yere düşse kaldırmaya çalışmam, üzerinden atlar geçip giderim’ cümleleriyle ifade edenler, vs… İnsanlar bu duyguların altından nasıl kalkacaklar?
YÜNCÜ: Kendi hayatımdan örnek vererek daha iyi anlatabileceğimi düşünüyorum. Zaman zaman hepimiz sınavlara giriyoruz çıkıyoruz. Bazen başarılı, bazen başarısız oluyoruz.   Her sınava çalışırken insanın aklından şöyle geçiyor, ‘ben çok çalışıyorum, azami performans gösteriyorum. Şu sınav bitsin, bir daha elime kitap alırsam ne olayım!’Sınav bitiyor. Başarılı oluyorsunuz ya da olmuyorsunuz. Başarısız olunca zaten tekrar çalışmanız gerekiyor. Başarılı olunca… Bir süre sonra kaşınmaya başlıyorsunuz. Dinlenme sürecinden sonra ‘benim şu alanda eksiğim var galiba. Ben şunu tamamlayayım. Bu alanda daha çok şey okuyayım, araştırmalarımı bu alana kaydırayım’ deyip ona yöneliyorsunuz. Ve bir süre sonra, kendinizi yeniden çalışırken görüyorsunuz. Bugüne dönersek… Seçimin yorgunluğunu çeken kişi halk. Halkın oyunu verdikten sonra dinlenmeye ihtiyacı var. Liderlerle, seçime giren kişilerle o kadar özdeşim yapıyoruz ki… Lider liderdir, biz de biziz. O aradaki ayrımı yapamadığımız için kazanan kişinin peşine takılıyoruz… Tabii ki de sevinmesi gerekiyor insanların. Ama bu başarı, sizin tercihinizin verdiği bir başarıdır ama bu sizin başarınız değildir. Bu, liderin başarısıdır. Fakat bizim ihtiyacımız olan liderle özdeşim yapmak, o narsistik yapıdan pay almak gibi bir isteğimiz olduğu için onunla ağlıyoruz, onunla gülüyoruz. Maçlarda ‘seninle ağlarım seninle gülerim/söyle senden başka kimim var benim’ tezahüratı var ya. Böyle bir şey. Bu yanlış bir şey. Biz birey olarak biriz, tekiz ve biriciğiz. Kendi içimizde bir sistemimiz var ve o sistem içinde varlığımızı sürdürmemiz gerekir.

“Kazanan liderdir sen değilsin ve kaybeden de liderdir sen değilsin… Sen sadece bir tercihte bulundun” mu demek istiyorsunuz?
YÜNCÜ: Aynen öyle. Tercihiniz zaten size şunu söylüyor. Sen hangi partiye oy vereceksin. Bir sürü parti içinde kendinize en yakın olanına… Oy vermeme hakkınız da var fakat Türkiye’de öyle bir şey oldu ki son zamanlarda, ‘sen oy vermek zorundasın. Kendine en yakın partiye oy vermek zorundasın.’ Böyle bir şey yok.

- Bu zorundalık insanda nasıl bir karşılık yaratıyor? Yani, oy vermek istiyorum ama bana yakın olan bir parti yok, ama kalabalık sana ‘zorundasın’ diyor. İnsan kendine mi ihanet ediyor bu noktada? Vermemek daha mı doğru?
YÜNCÜ: Kişi kendinden bilir işi. Ben de beni temsil etmeyen siyasi partiye oy vermek durumunda kaldığım oldu bu baskıdan dolayı.

- Rahatsızlık hissettiniz mi?
YÜNCÜ: Tabii ki. En yakın olan düşünceye oy vermek zorundasınız ama Türkiye’de belli sistemler var. O sistemler aslında özdeşim yaptığımız liderlerin çok da değiştirmek istemediği sistemler. Baraj hikayesini anlatmaya çalışıyorum. Ben yüzde yarımlık oy hakkı olan bir partiye de oy verebilmeliyim. 550 kişilik millet meclisinde 1 kişi bile olsa temsil hakkı olmalı. Eğer biz bunu temsil edemezsek bundan bahsedemeyiz. Bu seçim olmaz. Bu, toplumun genel tercihlerini göz önüne alarak bir takım anket firmalarının ürettiği datalara bakarak ki onların ne olduğunu gördük, kendimize yakın olan siyasi yelpazedeki herhangi bir partiye oy vermek durumunda kalırız ki… Bu asıl yanlışlardan bir tanesi. Sen hangi partiye oy verdin? Ya sana ne, hangi partiye oy verdiysem verdim! Ben insanım. İnsan haklarına saygı duyan, insanların özgür olmasına inanan, eşit ücrete eşit hakka sahip olmasına inanan, sağlıktan, eğitimden özgürce ve parasızca yararlanmasını düşünen bir kişiyim dersiniz. Bu da baktığınızda bütün siyasi partilerin söylediği şey. Temelde insanlar oy tercihleri sırasında herkesin ortak görüşü olan ama bunu daha yüksek, daha şık söyleyen siyasi partilerin liderlerine oy vermiş oluyorlar. Sonucu da görüyoruz. Bu uygulanıyor mu uygulanmıyor mu, muhalefet gelse ne olacak, iktidar gelse ne olacak? Bu tartışmalı bir konu. Bu bağlamda düşünmemiz gerekiyor. O yüzden de yılgınlık doğal bir şey, çünkü tansiyon çok yükseldi. Türkiye’nin molaya ihtiyacı var. Çok yüksek bir başarı elde ettikten sonra insanın o başarıyı hazmetmesi gerekir ya da insan büyük bir kayıp yaşadıktan sonra o kaybı da sindirmesi gerekir. Bir yakınımızı kaybettiğimizde yas tutuyoruz. Bu bizim hakkımız. Yas tutmadığımızda bu ilerleyen dönemlerde bizim önümüze sürekli olarak gelmeye başlıyor. O acıyı yaşıyoruz. Yas tutarsak acıyı yaşamış oluyoruz. Bitiyor, sindiriyoruz, olumlu taraflarını alıyoruz ve devam ediyoruz. Kazanan için de kaybeden için de bir molaya ihtiyaç var. Tamamen dinlenme, her şeyden soyutlanma anlamında söylemiyorum ama bir ihtiyaç var. Biz, ülkemizde 80’lerden bu yana böyle bir şey yaşamadık. Biz aslında siyasetin o kısırlığı içerisinde yoğrularak kendimizi geliştirecek yatırımlara yönelemiyoruz. Bilime, felsefeye, sanata yatırım yapamıyoruz. Bir süre sonra yozlaştırmaya başlıyor ve kısır döngü içinde kavrulmaya devam ediyoruz. Hangi parti sanat dedi bu seçimlerde? Sorun burada aslında. Hangi parti kültür dedi? Sadece kutuplaşma, terör, bomba, işsizlik, para bunlar konuşuldu. Bunlar insani değerler değil ki. Bunlar aslında toplumu yozlaştıracak değerler. Bunun farkına varmamız gerekir. Seçmen kitlesi olarak bunların farkına varmamız gerekiyor. O kadar büyük bir sıkışıklık içerisindeyiz ki biz yaşamımızı devam ettirebilmek için bunlara ihtiyaç duyuyoruz. Bunlar bizim temel ihtiyaçlarımız. Bunların karşılanması gerekiyor. Bunların ötesinde de bir yaşamın olduğunun farkına varmamız gerekiyor. Sıkıntı burada bence…
 

Bu mola nasıl geçirilebilir? Önce bir sessizlik, televizyon kanallarından biraz uzak durmak mesela… Ne yapmamız gerekiyor?
YÜNCÜ: Bence şu anda insanlar algısını kendi gündelik hayatına ve kendine yatırıma döndürmem durumunda. Siz apartman yöneticisiniz. Yöneticilik seçimini yapıyorsunuz, apartman yöneticiliği bıraktıktan sonra, ne yapıyorsanız onu yapın. Yöneticilik seçimi olduktan sonra şuradan üç kuruş-beş kuruş kaçmış diye hesap etmiyorsunuz. Duruyorsunuz diyorsunuz ki ‘benim işim var gücüm var, ailem var, çocuğum var ilgilendiğim hobilerim var. Kusura bakmayın ben onlara döneceğim.’ Oradan hayatına devam ediyorsunuz. Bu da öyle bir şey. Basit mi bilmiyorum ama hayatı komplike düşünmek ama basit uygulamak gerekiyor. Çünkü hayatın kuralları doğanın kuralları karmaşık değil. Bir arkadaşımın kuş merakı var. Fotoğraf çekiyor. Bir bölümünü videoya çekmiş. Ön tarafta kuş var. Kuşa bakıyorsun arkada başka bir sahne var, ‘şimdi siz kuşa baktınız değil mi?’ dedi. Birçok kişi vardı ‘evet’ dendi, ‘Durun. Bir daha bakın. Ama şimdi oraya değil. Arka sahneye bakın’ dedi. Arka sahnede kaplan bir canlıyı avlıyor. O sahne var. Biz bir sahneye odaklandığımızda kaçırdığımız bir sürü şey vardır. Hayatın asıl zenginliği arka planlarda saklı. Bize gösterilen ön planın dışındaki yerlere bakmalıyız ki zenginleşebilelim, beynimiz rahatlayabilsin ve ileriye dönük yatırımlar yapabilelim. Ne yazık ki bize dayatılan o fotoğraf. O fotoğrafı görüyoruz hep. Arka planını görmüyoruz. Ona bakmak bence bizi rahatlatacak ve kendimize getirecek şeydir. Dinlenmek böyle bir şey aslında.

- Bu kişinin kendinin bulabileceği bir şey mi? Reçete kişisel mi?
YÜNCÜ: Benim hayatımda bana sorulan bir soru bu. ‘İşte hocam böyle böyle bir durumla karşı karşıya kaldık, ne yapalım?’ Ben de hep şunu derim, ‘keşke şöyle sihirli bir kelime olsa da onu yapın desem, onu yapsanız ve siz de rahat etseniz…’ bu o kadar kolay bir şey değil. Bu herkesin kendi içinde olan dinamiklerle değerlendirilmesi gereken bir unsur. Herkesin de böyle bir ilgi alakası var. Dede torununu parka getirmekten hoşlanır, kimisi köpeğini alır dışarı çıkarır, kimi kuş avlamaya gider. Herkesin kendine ait bir takım unsurları var. Biz aslında çok zengin bir kültüre sahip olan çok zengin özelliklere sahip olan… Zengin de bir toplumuz aslında. En azından gönlümüz zengin. Böyle özellikleri olan bir toplumuz. Bizim çok zengin bir edebiyatımız var. Çok zengin bir kültür birikimimiz var. Biz bir sürü toplumla ilişki içinde yaşamışız. Bunların bize getirdiği bir takım özellikler var. Bizim sadece dönüp kendi değerlerimize sahip çıkmamız aslında yeterli olacaktır diye düşünüyorum. Başka yerlerden reçeteye ihtiyacımız yok ki.

- Sosyal medya hem güzel, hem fena bir şey bence. Bir yandan sizin gibi hissedenlerle buluşuyorsunuz, bir yandan da ‘millete koyun dediler, onlar da koydu’ diyen yazarla karşılaşıyorsunuz. Haliyle sinirleriniz zıplıyor. Ne öneriyorsunuz?
YÜNCÜ: Siz bunu söylerken ben gayri ihtiyari olarak güldüm. Komik bir espri aslında.

- Bu gülme efekti, kaybeden kişi için bir boğma efekti yaratıyor ama…
YÜNCÜ: Ama burada boğma efekti yaratan kişilerin gülme efektine dönerek karşıdakini nötralize etmesi gerekiyor. Bunu yapmak da kolay değil. Biraz çaba ve sabır gerekiyor. Karşı tarafı hiçe saymasını gösteriyor bu. Ama bir taraftan da şunu gösteriyor. O kadar ezilmiş ki o kişi, orada aslında ezilmişliğinin yansımasını çıkarıyor.

- Aslında o kişiye acımamız mı gerekiyor?
YÜNCÜ: Gülmek o kişiyi biraz da şey gibi ‘ben sana hak veriyorum bunu yazmakta haklısın çünkü biraz senin burada kendini ifade edemediğini, kendini ifade etmekte zorlandığını görüyorum. Seçimi de kazandınız. Benim oy verdiğim ya da tercihte bulunduğum siyasi parti seçimi kaybetti ama ben kaybetmedim’ diyerek aslında bir miktar sineye çekmemiz gerekiyor. Fenerbahçe-Galatasaray maç yaptığı zaman diğerleri maç yaptığı zaman birileri kaybediyor. Onlar da sineye çekiyorlar. Ama diğer hafta tersi bir sonuç ortaya çıkabiliyor. Bu sefer de onlar dalga geçiyor. Gülüyorlar, eğleniyorlar falan. Ama bazıları da silah çekiyor, patlatıyor. O noktada da şiddeti, şiddet içeren sözleri affedemezsiniz. Burada aslında kazanan kişinin vakur duruşu, kaybedene saygı gösteren, onu kapsayacak bir tutum içinde olması, toplumu bir arada tutacak şeydir.

- Fakat siyasi sahnede ön planda olan kişiler, liderler bunu ne derecede yapıyorlar?
YÜNCÜ: Bu tabii çok tartışılabilir bir şey. Sonuçta her iki düşünceye saygı gösterip, onları kapsayacak bir şey üretmek gerekiyor. Biz sonuçta öyle ya da böyle aynı gemide seyahat eden insanlarız. Birimiz şu anda çarkçıbaşıdır, öbürümüz gemi kaptanıdır. Yarın ne olacağı belli olmaz. Saygı göstermek zorundayız birbirimize. Sonuçta o gemide yolcular var. çocuklarımız var. biz aslında hepimiz kendi adımıza, çocuklarımızı en güvenli, en iyi bakımı veren limana ulaştırmak zorundayız ki bir sonraki nesil bizi saygıyla ansın. Eğer biz bunu yapamazsak şöyle bir şey çıkabilir. Fetret devri dediğimizde aklımıza ne geliyor? Kazanan var mıydı o devirde? Bu da onun gibi bir şey.

- Bu sağduyuyu gösteremeyenler, ‘koyun’ diyene gülüp geçemeyenler varsa, uzak mı dursunlar?
YÜNCÜ: Kendimizi korumamız gerekiyor. İzole etmekten söz etmiyorum ama korumamız gerekiyor. Orada bunu zaman zaman değişik gruplar da yapar aslında. Eğer bir tartışmaya girdiğinizde karşınızdaki kişiyi ikna edemeyeceğinizi düşünüyorsanız boşu boşuna tartışmanın da bir anlamı yoktur. Orada susmak, ona hak vermek anlamına da gelmez. O kişi de ‘ben nasıl susturdum’ diye düşünmez. O da susar siz de susarsınız. Pasif agresyonu kastetmiyorum; ‘ben senin düşündüğüne katılmıyorum ama bunu tartışmak istemiyorum çünkü seni ikna edemeyeceğim’ diyebilirsiniz. Daha fazla bloklaşmak, tartışmak… bunu zaten tartışma programlarında görüyoruz. Bunu yaptıkça kutuplaşma artıyor. 


- Meslektaşımız Yılmaz Özdil çok da paylaşılan bir yazısında ‘Tamam kardeşin sen bir tercih yaptın iktidar partisini seçtin ama bundan sonra yalnızsın. İstediğin kadar işsizlikten konuş, inşaatın altından kal. Sana bombalar patlasın, ben yokum kardeşim. Ne halin varsa gör’ diyordu. Ben aynı kanıda değilim ama çevremdeki pek çok insanın Yılmaz’daki duygunun aynısını taşıdığını görüyorum. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?
YÜNCÜ: Yılmaz Özdil’in dedikleriyle benim dediklerim paralellik göstermiyor aslında. Fakat o yazıyı okudum. Beğendim o yazısını, bana itici gelmedi. O yazıyı aslında ‘nekahat dönemindeyim, şu anda benim dinlenmeye ihtiyacım var. Ben senin için çok çalıştım ama ne yazık ki söylediklerimi sana ulaştıramadım. Ben bir süre kendime dönüyorum ve kendim için çalışacağım. Kendimi güncelleyeceğim’ gibi okudum. Böyle düşündüm.

- Sosyal medyadaki yazılar aksini söylüyor. ‘Bundan sonra değil 100, bin insan ölsün dönüp bakmam’ diyenler hiç de az sayıda değilmiş gibi duruyor.
YÜNCÜ: Öfkeyle söylenen bir şey. Ben buna da hak veriyorum. Ama bu kalıcı olan bir şey değil diye düşünüyorum.

- Ya kalıcı olursa?
YÜNCÜ: İnşallah değildir. Eğer bu kalıcı bir duygu olursa toplum için iyi olmaz. Geminin batmasına neden olur. Bunu ne kazanan, ne de kaybeden ister. Ben de istemem. Ben de bu ülkede yaşamak isteyen vatandaşım. Bu hepimizin kaybı olur. Bu dönemlerde siz toplumu seçimlerde bu kadar gererseniz, bu tür yazılar çıkar. Bunlar sonuçtur. Anadolu coğrafyası çok eski tarihe sahip, çok büyük kayıplar yaşamış, çok ciddi fikir insanları üretmiş toplum. Fikir insanları da bu coğrafyada büyük acılardan sonra ortaya çıkmış. Dolayısıyla Türkiye bu kavgaları geçmişte çokça vermiş bir coğrafya. Bizim genetik kodlarımız bu tür olumsuzluklara izin vermeyecek şekilde yoğrulmuş durumdadır. Ama yöneticilerin çok dikkatli olması gerekiyor. Mesajlar iyi alınmazsa herkes kaybeder. Yüzde 95 ile iktidara gelmiş değilsiniz. Yüzde 5 bile önemlidir. Sonuçta yüzde 50, size oy vermemiş. Bu çok ciddi bir şey. Burada iktidar sahibine iş düşüyor. Toplumu yumuşatmak iktidarın işi. Çünkü tercihte bulunmuşuz. Eleştirmek bize, bizi dinginlemek sana. Toplumun isteklerini yerine getirmek, kutuplaştırmamak, onları bir arada tutma becerisini göstermek önemli bir şey. Bunun üzerinden biz-sen ayrımına gitmeye başlarsak, bu yanlış bir şey olur. Hepimiz batarız. Türkiye için bu ciddi bir tehlike. Değerli yazar Yılmaz Özdil’in yazısını bu bağlamda kutuplaşmaya karşı bir kutuplaştırma olarak görürsek yanlış bir şey olur. Burada eleştiri konusu olması gereken Yılmaz Özdil değil. Yılmaz Özdil hangi psikoloji ile bu yazıyı kaleme aldı? Ona dikkat etmek gerekiyor. İktidara burada büyük bir iş düşüyor. Yılmaz Özdil muhalif bir yazar. Yazması da gerekir. Muhalefet eleştirir. Hangi partiye de oy verdiğini bilmiyoruz onun. Yılmaz Özdil aslında şunu söylüyor. ‘Ama ben yarın öbür gün CHP de iktidara gelse onu da eleştireceğim’ diyor. Eleştiriyor da zaten.




- Sadece bu seçimde de değil, daha öncesinde de karşı tarafı aptallıkla suçlamak, bu suçlamaya sonuçlar çıktıktan sonra da devam etmek sürüyor. Mesela şu dendi, ‘sandığına giderken beyninizi de yanınızda götürünüz.’ Bu duygu karşıdaki insana ne hissettirir? Siz bana oyumu vermeden ‘aptallık etme’ derseniz, oyumu verdikten sonra ‘aptalsın işte. Gittin her şeye rağmen ona oy verdin’ derseniz ne hissederim?
YÜNCÜ: Burada bir takım kalıp düşünceler beynimize düşüyor. 100 kişiye sorsak, ‘bana aptal dedi’ diyecek insanlar. Burada eleştirilmesi gereken şey, neden aptal olduğunu düşündüğün şeklinde bir algı sende hakim oluyor. Bu ‘kalbinin yerine, geleceğine yönelik tasarımlarını düşün. Kayıplarını ve kazanımlarını hesap et ve ona göre oy ver’ demek. Fakat insanların çoğunda ‘beynini yanında götür, aptal’ oluyor. Neden bunu bu şekilde yorumluyorsun? Sosyolojik bir şekilde bakmak gerekiyor. Demokratik bir ülkede, bireysel yeteneklerin ön plana çıktığı bir ülkede olabiliyor olsa muhtemelen ne bu söz söylenebilir, ne de söz bu şekilde algılanabilir. ‘Bana aptal dedi, bana aptal demedi’ değil de bunu hazırlayan faktörler neler? Demek ki biz bazı insanların etkisi altına o kadar çok girmişiz ki, kendi özgür irademizle karar veremiyoruz. Ben iki tercihten ya da üç tercihten birisine oy vermek durumunda mıyım? Ben binde birlik partiye de oy verebilirim ve aslında ben asalak olduğumdan değil de çok akıllı olduğum için o partiye oy vermiş olabilirim. Burada Atatürk’ü rahmetle ve minnetle anıyorum, ‘Türk zekidir, çalışkandır, akıllıdır’ demiş. İmparatorluk ve sultanlıkla yönetilen bir ülkede, bireyin ne kadar değerli olduğuna vurgu yapmak için bu sözü söylemiş. Bu siyasi konjoktürde bize dayatılan liderler ve onların fikirleriyle özdeşim yaparak yola devam etmek durumunda kalıyoruz ki bu da kendi bireysel gücümüzü bir şekilde ikinci plana atmamıza neden oluyor. Eşim ‘aptalsın beynini yanına al’ dediğinde ona ‘haklısın. Düşünmem lazım. Doğru söylüyorsun’ derim. Söz söyleyen kişiyi bağlar ama onu nasıl algıladığımızla ilgilidir. Sanki orada şöyle bir şey söyleniyor o zaman. Söylendiği ifade edilen gruba, aslında birileri onlara ‘siz aptalsınız’ deniliyor. Ama bunu söyleyen karşı grup değil. Ona da dikkat etmek gerekiyor. Ezen kim, ezilen kim ve bizim özgüvenimizi kim örseliyor? Ona dikkat etmek gerekiyor. Liderle aşırı özdeşim yapmanın bu tür sonuçları olabilir. Bu aslında ciddi bir sıkıntı.

 
İzmir inşaatın yıldızı olacak
 
Nasıl Uğur Yüce oldu?
YORUMLAR
Toplam 1 yorum var, 1 adet görüntüleniyor. Onay bekleyen yorum yok.

Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır.
Neleri kabul ediyorum: IP adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle paylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
 
İbrahim Yüncü 9 Kasım 2015 Pazartesi 19:59

Bu yazıdan çıkarılacak dersler var. Gönül hanım , hocanın damarına basıp böyle güzel bir reportaj ortaya çıkınca şöyle bir fikir sahibi oldum. Zeki hocam, yazmaya başladığı kitabı için toplum bilimci Gönül Soyoğul'dan sorular almalı...

Yorumu oyla      9      4  
FACEBOOK YORUM
Yorumlarınızı Facebook hesabınız üzerinden yapın hemen onaylansın...
KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER
İzmir inşaatın yıldızı olacak
Hanzade Ünuz Ege’de Sonsöz için sordu, Müteahhitler Federasyonu Başkanı Necip Nasır yanıtladı…
Umudun adresi CHP
Hanzade Ünuz Ege’de SonSöz için sordu... CHP Genel Başkan yardımcısı ve ...
Sevmek yetmez, oy verin
Hanzade Ünuz, Ege’de SonSöz için sordu... MHP İzmir 1. Bölge milletvekili ...
 
Numunelik kadın kontenjanı!
EGİAD Başkanı Seda Kaya ülke ve kent gündemine dair soruları yanıtladı.
Normal bir vekillik istiyorum…
Gönül Soyoğul sordu, Zeynep Altıok yanıtladı...
Biz dikme çiçek değiliz
Ege’de Sonsöz Sohbetleri’ne konuk olan CHP İzmir 2. Bölge milletvekili ...
 
Mutabakata kararlıyız
Ege’de SonSöz Sohbetleri’ne konuk olan MHP Grup Başkan Vekili, İzmir 1. ...
AKP'nin 1 Kasım'da İzmir'deki oyu...
Egedesonsöz Genel Yayın Yönetmeni Fatih Yapar sordu, Büyükşehir Belediye ...
Hayatım İzmir, hayalim İzmir
AK Parti İzmir 1. Bölge milletvekili adayı Binali Yıldırım, Ege’de SonSöz ...
 
Nedim ATİLLA
Nedim ATİLLA
Veda zamanı geldiğinde…
Ayda ÖZEREN
Ayda ÖZEREN
Bir Başkadır Artistik Kanıtlar
Mehmet KARABEL
Mehmet KARABEL
Sarışın fettan efsane!
Harun ÖZDEMİR
Harun ÖZDEMİR
Yalanın gücü
Kemal ANADOL
Kemal ANADOL
Al sana mücbir sebep!
Metin ÖNEY
Metin ÖNEY
Derdim bir olsaydı ağlamak kolaydı
Filiz SEZER
Filiz SEZER
Yalnızlık senfonisi
Engin ÖNEN
Engin ÖNEN
Çevreyi, Çevre Bakanlığı’ndan korumak!
Tayfun MARO
Tayfun MARO
Vazgeçmenin zamanı
Cumhur BULUT
Cumhur BULUT
Tombaladan başkan!
ÇOK OKUNANLAR
ÇOK YORUMLANANLAR
GAZETE EGE'DE SONSÖZ
KünyeKünye İletişimİletişim FacebookFacebook TwitterTwitter Google+Google+ RSSRSS Sitene EkleSitene Ekle Günün HaberleriGünün Haberleri
Maxiva