RÖPORTAJLAR
18 Şubat 2014 Salı

Atatürkçülüğümü, bu adamlara test ettirecek insan değilim!

CHP'den Konak adayı olan Eski Baro Başkanı ile hakkındaki eleştiriler, kafasındaki başkanlık modeli ve gündem hakkında her şey...

Atatürkçülüğümü, bu adamlara test ettirecek insan değilim!

Sahaya aylar öncesinden indirilen, havaya aylar öncesinden sokulan CHP aday adayları, yarışı önce kendi aralarında yapınca…
Siyasi hayatta gördüğümüz en esef verici süreçlerden biri daha yaşandı.
En rezil iddialar/iftiralar, akıllara ziyan senaryolar, bel altı vuruşlar nedeniyle, aday adayları adeta iki cephede birden savaş verdi.
Ağza alınmayacak, burada yazılamayacak kadar pespaye suçlamalar/karalamalar, CHP aday adayları arasında ayyuka çıktı. Adliye koridorları, soluğu savcılıklarda alanlarla doldu. Bu süreçte duyduklarımız, şahit olduklarımız; ‘Söz konusu CHP’yse düşman gerekmez, kendi kendilerini haklarlar, haklıyorlar da…’ dedirtti.
E haliyle bu paçoz ortamda, üstelik bir de Konak aday adayı olmuş Sema Pekdaş’ın da payına düşen olacaktı… Oldu da!
İzmir’in hassasiyetlerini gözetenlerce(!) payına, ‘Atatürk düşmanlığı’ layık görüldü...
Daha aday olacağının sinyallerinin gelmesiyle başlayan propaganda, adaylığının PM’den çıkmasıyla ‘organize işlere’ dönüştürüldü.
Bundan 18 yıl önce "Manisalı Gençler" davasında ‘Atatürk’ün Bursa Nutkunu’ referans alarak yaptığı, hala hatırımdaki savunmayı bilmesem…
Yargıdaki hukuk ihlallerine karşı tutarlı duruşunu izlemesem,
Gezi sürecinde dişe diş hukuk mücadelesi verdiğine, gençlere kol kanat germek için arkadaşlarıyla Baro’da sabahladığına şahit olmasam… Hani neredeyse ben bile inanacağım; ‘Sen neymişsin be Sema Hanım’ diyeceğim!
Oysa ki…
Ağzından din iman eksik olmayanların, nasıl kul hakkı yediğine şahit olmuşluğumuz varsa… Ağzından Atatürk’ü düşürmeyip onun mezarında kemiklerini sızlatanları da görmüşlüğümüz var bu piyasada. Ve Sema Pekdaş’ın yerinin bu piyasa olmadığını bilmişliğimiz…
 
Hukukta ‘demir leblebi’ diye tanımlanan avukatlardan biri madem ki...
‘Söz savunmanın’ deyip aradan çekilmeli…
Atatürk adını dillerine pelesenk edenlerin ondan öğrenecekleri çok şey var, tabii niyetleri varsa ve okuma zahmetine katlanırlarsa notunu düşerek…

 
GÖNÜL SOYOĞUL: 102. yılında, İzmir Baro tarihinin ilk kadın başkanı olmuştunuz ve sizinle ilk kez o zaman röportaj yapmıştım. O sohbete şöyle bir göz attım ve o gün sorulması gereken sorulardan birini sormadığımı fark ettim. Hukuk özel bir alan ve niye bu alanı seçtiğinizi merak etmemişim mesela o gün. Bugün sorsam?
 
SEMA PEKDAŞ: Belediye başkan aday adayı olduktun sonra, arkadaşlar kendinizi ifade eden bir yazı hazırlayın dedi. O yazıyı hazırlarken farkında olmadan bir iç yolculuk yaptım, hani derler ya, hayatımı film şeridi gibi gözümün önünden geçirdim. Kısa bir yazı yazayım derken, 6 sayfayı bulan bir öykü yazdım kendimle ilgili.
 
SOYOĞUL: Ne diyor o film şeridi?
 
PEKDAŞ: Ben ne kadar mutlu bir çocukluk geçirmişim dedim. Niye hukuk derseniz… Benim hukuk ve avukatlık gibi idealim olamadı çocukluğumda, ama hep haksızlığa karşı duruşum oldu. Siyasetin bolca konuşulduğu bir evde büyüdüm,.memleket meselesi hep tartışıldı bizim evimizde. Babam Bulgaristan göçmenidir. Teknik bir adamdır, Türkiye’de ulusal sanayinin kurulduğu dönemlerde Alpullu Şeker Fabrikasında çalışıyor, sonra Burdur’a geliyorlar Burdur Şeker Fabrikası’nı kuran teknik ekip içerisinde yer alıyor. Annem Burdurlu, orada annemle evleniyorlar. Orada doğuyorum, liseyi de Burdur’da bitirdim.
 
SOYOĞUL: Hangi izler var o mutlu çocukluk günlerinden?
 
PEKDAŞ: İl Halk Kütüphanelerini hatırladım mesela… Bizim çocukluğumuzda il halk kütüphaneleri ne kadar önemliydi. Benim Zeynep ablam vardı, onunla her hafta cumartesi gider kitapları alırdık halk kütüphanesinden, sonra birbirimizle değiştirirdik, bitirip her cumartesi yine kütüphanenin yolunu tutardık. Sürekli kitap okuyan kuşaktık, sorumlulukla büyüdük bizler. Hep sorumluluk, her şeye, millete, memlekete, kente, her şeye karşı sorumluluk duygusu verildi bize. Hep iyi insan olmak öğretildi, dürüst olmak öğretildi, çalışkan olmak öğretildi, öyle bir kuşaktan yetiştik.
Sonra Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın büyük bir grevi vardır onu hatırladım 4-5 gün falan sürmüştü, Fakir Baykurt da bulunmuştu orada. Onun bütün romanlarını okumuşumdur, duyarlılıklarını paylaşmışımdır. Aslında hep matematik ve teknik derslerde çok iyiydim. Sınıfta arkadaşlarıma ders verirdim, öğretirdim. Hala daha problem çözmeyi çok severim. Ve babamın şeker fabrikasında teknik eleman olması nedeniyle belki, kimya mühendisliğine yöneldim. Babam işçi statüsünde çalışıyordu; o dönem 12 Mart öncesi işçi grevlerinin olduğu, mitinglerin olduğu dönemler. Hepimizin politikleştiği dönemlerdi. Babamların fabrikasında grevler olurdu, ortaokul öğrencisiyim daha, 15-16 Haziran yürüyüşleri olmuştu. Bunlar bizim politik kimliğimizin oluşmasında taşların birikmesinde, üst üste konmasında önemli rol oynamıştır diye düşünüyorum. Evde gizli gizli Nazım Hikmet kitaplarının okunduğu bir ortam. Sonra 12 Mart’ın ilanı, Deniz Gezmişlerin idamı, Kızıldere’deki yargısız infaz… İşte bu ortamlarda ODTÜ kimya mühendisliğini kazandım, ODTÜ’ye gittim. ODTÜ tamamen siyasal kimliğimizin oluşmasında rol oynadı. Kimya mühendisliğini 1 yıl okuduktan sonra ekonomi okumak gerekir dedim ve hazırlıktan sonra yatay geçişle ekonomiye geçtim. Fakat bitirmedim, 12 Eylül günleri yaklaşmıştı, tam çalkantılı dönemlerdi, evliydim, ben okulu bıraktım.
 
SOYOĞUL: Eşiniz de mi ODTÜ’deydi ?
 
PEKDAŞ: Hayır, eşim İstanbul Hukuk’ta okuyordu ama bıraktı o okumadı, bitirmedi sonra da. 12 Eylül’ün acısını o benden çok daha fazla çekti. İdamla yargılandı, tutuklandı Mamak Cezaevine girdi eşim. Eşim cezaevine girdiğinde hamileydim, o cezaevindeyken kızımı doğurdum. Ve ben hukuk okumaya o tarihte karar verdim.
 
SOYOĞUL: Yani eşinizin uğradığı haksızlıklar nedeniyle mi?
 
 
PEKDAŞ: Hem o, hem ülkenin hukuksuzluğu… Evet hukuk okumak gerekiyor, hukuku bilmek gerekiyor diye düşündüm. Zaten okulum yarım kalmıştı, bu görevde yapabileceğim en büyük şey hukuk okumak… Biz bir hukuk devletiydik ama 3 ay gözaltılar vardı. 3 ay çık gir, tekrar yakalandı bir 3 ay daha! 1 sene gözaltında insanlar kaldı, işkencede arkadaşlarımız öldü, yol ortalarında arkadaşlarımız öldürüldü. Bu koşullar bende hukuk gerekliliğini ve hukuk mücadelesi verilmesi bilincini yarattı. Üniversite sınavını kazanabileceğim konusunda kendime güveniyordum, matematik ve fen bilgisindeki bilgim, rahat sınav kazanmamı sağlayabilirdi. Babam başka türlü bir adamdı; benim bütün lise defterlerimi ve kitaplarımı kolileyip kaldırmış. Eşim tutuklu olduğu için anne-baba evine gittim. Bir açtım ki kitaplar ders kitaplarım, defterlerim, notlarım her şey önümde! Ben bu sınavı kazanırım dedim. Kazandım da… Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdim ve 3’üncülükle bitirdim. Kızım büyüyordu ve eşim hapisteydi…
 
SOYOĞUL: Eşiniz cezaevinde, siz hukuku kazanıyorsunuz, bitiriyorsunuz, bir çocuk büyütüyorsunuz… Bu arada İzmir-Ankara Mamak Cezaevi arasında mekik dokuyorsunuz sanırım…
 

PEKDAŞ: Evet öyle yapıyordum. Koşullar öyleydi, ailemin desteği büyüktü tabii. Sonra eşim tahliye oldu okulu bitirmeye yakındı ama yine polisin baskısına maruz kaldığımız süreç de oldu. O koşullarda bile ben hukuk fakültesini 3’üncülükle bitirdim. Ama nasıl oldu, onu da bilmiyorum! Sonra büromu açtım, ruhsatımı aldım, İzmir’e yerleştim. Ama damarlarımda bir kan dolaşıyor hak mücadelesi, insan hakları… Kadın sorunları… Ki, 12 Eylül öncesi dönemde de Ankara’da bir kadın hareketinin temelleri atılmıştı aslında. Kendi aramızda ‘kadın sorunu diye bir şey var aslında, biz tamam ülkenin sorunları üzerine eğiliyoruz da, burada eksik bırakılan bir şeyler var; kendimize ait şeyleri de konuşmuyoruz’u konuşuyorduk. Kadın hareketi bilincinin temelleri atıldı o dönem. 12 Eylülden sonra kadın hareketi de ciddi bir atak yaptı. Kadının kendi kimliği olması gerektiği, ekonomik bağımsızlık, kadının özgürlüğü, kadının insan hakları gibi sorunlar.
Yine ben stajımı yaparken farkına vardığım şeyler oldu. Şirket kuruluşları yapılırken, işte en az 5 kişi mutlaka ticaret mahkemesi onayıyla kuruluyor, belgeler getirtiliyor. O belgelere bakarken ‘bu dosya eksik’ dedim. Şirket kurucuları arasında kadınlar da var ama kadının ikametgahı yok. ‘Eksik değil, kadının ikametgahı kocasının ikametgahıdır, kocanın belgesi yeterlidir, kadın için bir belge aramayız’ dediler. Böyle tuhaflıklar… Sonra yine kadının çalışması kocasının iznine bağlıydı o dönem, öyle bir yasamız vardı bizim. Kadının şirket kuruluşunda kocanın muvafakati gerekiyordu. Bunlarla yüzleştiğim yeni bir dönem oldu stajım. Ben vergi levhamı asıyorum, vergi levhası eşimin adına. Büro benim adıma, vergi levhası eşimin adına. Bunları düşününce yol aldığınızı da görüyorsunuz aslında. O ticaret mahkemesinde staj yaptığım dönem ticaret şirketinin kuruluş dosyasını hiç unutmam mesela. Kadının çalışması için kocanın verdiği muvafakatları görmem çok etkilemişti beni. Yaşadığınız olumsuzluk var kadına yönelik ama dosyalarda bunu görüyorsunuz, bizzat yaşıyorsunuz, farklı bir şeyler çakıyor kafanızda.
12 Eylül’ün o acı günleri devam ediyordu, cezaevlerinde insanlar vardı, işkenceler oluyordu, gözaltı süreleri çok uzundu, devlet güvenlik mahkemeleri kurulmuştu. Ciddi hukuk mücadelesi vardı önümüzde; ben zaten bu nedenle hukuk okumuştum. İnsan hakları derneğinin ilk kurucularından oldum, yönetim kurulu üyeliği yaptım. 1990-1992 arasında kadın meselesiyle hep ilgilendim İzmir kadın platformunu kurmuştuk biz Meryem Koray, Şenay Aksu… Burada rahmetle anıyorum Şenay Aksu’yu da… İzmirlilerin bildiği önemli bir değerdir, Meryem Koray da çok ciddi emek sarf etti. Biz ‘Medeni kanun değişmelidir’ diye imzalar topladık, etkinlikler yaptık, Anayasa değişiklikleri olmalıdır dedik. Ceza kanununda ayrımcı maddeler vardı, ceza indirimi vardı, hep kadınların aleyhine yasal mevzuat vardı; onların değişmesi için yasal mücadele ettik. Bu arada 1992’de belediye meclis üyesi seçildim Balçova’dan.
 
SOYOĞUL: Şimdi oraya geleceğim, siz hukuki anlamda Türkiye’de kötüye giden bir durum olduğunu hissedip ya da bizzat yaşayıp hukuk okumaya karar verdiniz. Peki siyasete giriş nedeniniz neydi o günlerde?
 
PEKDAŞ: Biraz da yaşam biçimi aslında. Ben avukat olduktan kısa bir süre sonra o dönem SHP’ye üye oldum. Yaşam, siyasetin tam da kendisi zaten.Yediğimiz ekmeğin fiyatının belirlenmesinden, suyun fiyatının belirlenmesinden, soluduğumuz havanın kirli hava, temiz hava olmasına kadar her şey, siyaset tarafından belirlenen, siyaset tarafından çözülen şeyler.. Dolayısıyla belediyecilik de sadece hizmet yeri değildir, hizmetin niteliği, hizmetin yapılış şekli, hangi kesimlere nasıl hizmet veriyorsunuz? Bu tam da siyasetin kendisi, hayatın kendisi siyaset, zaten siyasete ilişkin benim böyle tanımlamalarım, değerlendirmelerim mevcuttu. Hele yerel siyasette, insanın gezdiği sokakların, bindiği otobüsün, ödediği su parasının, tam da siyasetin kendisi olduğunu bildiğimden; her zaman bir yerel siyasete yerel yönetim siyasetine duyarlılığım olmuştur. Siyaset buralardan başlamalı, ülkedeki bazı şeyler de yerel dokunuşlarla değişerek genelleştirilebilir düşüncemiz vardı. Bunu hep konuşuyorduk zaten. 1992’de Balçova ilçe oldu, o sırada Balçova Belediyesi oluşuyor; bana da sen gel, bu kadar ilgilisin, konuşuyorsun, icraatına yardımcı ol dediler. Ben o zaman sağlık turizmini söyleyen bir insandım. İnciraltı bölgesinin bu yönde gelişebileceğini söylüyordum. Dünya nüfusu yaşlanıyor, parası olan yaşlıların sayısı çok Avrupa’da, onları buraya çekmenin planını oluşturmalıyız gibi bir sürü şey söylüyordum. Gel yap dediler, tamam deyip girdim siyasete.
Belediye meclis üyesi adayıyım dedim, en temelden başlayalım diye. Sağ olsunlar beni 1. sıradan yazmışlar arkadaşlar ve böylece Büyükşehir’e de gittim. Yüksel Çakmur döneminde 2 yıl belediye meclis üyeliğim var. O dönemde 20-21 yıl öncesinden bahsediyorum Başkan’a vekalet etmenin sorumluluğu ayrıydı, keyfi, onuru başkaydı. Arkadaşlar ben gruba girdiğim zaman beni Meclis Başkanvekili seçtiler, Büyükşehir belediyesinde meclis yönettim. Bunlar benim için güzel deneyimlerdi. Zaten 2 yıldı. 1994’de de bunu yeniden denemeliyim dedim. O zaman İzmir Balçova’da ön seçim yapılmıştı. Eğilim yoklaması bütün üyelerle olmuştu, insanlarla ilişkilerime güveniyorum, sağlam bir bağ kurma yeteneğim olduğuna da inanıyorum, epey açık ara farkla 1. olmuştum o seçimlerde. Yine belediye meclis üyeliğine devam ettim. Bu sefer belediye başkanı Burhan Özfatura’ydı. Çok güzel bir meclisti, parti gruplarının eşit dağıldığı DSP, ANAP, DYP ve SHP’nin olduğu bir meclis. SHP’ydik, 1994 birleşmesinden sonra CHP olduk. Eşit sayıda vardık. Rahmetli Piriştina o zaman DSP grup sözcüsüydü, Necip Kalkan DYP grubunun sözcülüğünü yapıyordu, bu anlamıyla zengin bir siyaset geçmişim oldu, İzmir siyasetinin önemli insanlarıyla birlikte çalışma şansına sahip oldum. Bu da benim için büyük bir deneyimdi, 5 yıl onlarla birlikte çalıştım. Ama bu arada tabi meclis üyeliği gönüllü yapılan bir iş neredeyse, avukatlık mesleğimiz, kendi faaliyetlerimiz devam ediyor. Hem yerel yönetimde meclis üyeliğime devam ettim, hem avukat olarak insan hakları alanındaki çalışmalarıma, bir parçası olarak kadın hakları çalışmasına devam ettim.
Yerel yönetimler görevini kapatayım, meclis belediye meclis üyesi oldum yeni arkadaşlar gelmeli, belediye başkanlığına aday olayım dedim.1999’da ben Balçova’dan belediye başkan aday adaylığı başvurusunda bulundum. Ön seçimini kaybettim.. O zaman DSP rüzgarının olduğu bir dönemdi, rahmetli Piriştina Büyükşehir belediye başkanı oldu DSP’den. CHP’nin baraj altı kaldığı dönemdi; o dönem hem belediye seçimi, hem milletvekili seçimi bir arada yapılmıştı. Balçova’dan Ali İhsan Ülker DSP’den seçildi.
 

SOYOĞUL: Ve o dönemi kapattınız…
 
PEKDAŞ: Evet, belediyecilik dönemim böylelikle kapatıldı. Ama yoğun olarak kadın hakları, insan haklarında çalıştığım dönemdi. Gözaltına alınan, işkence gören 16 genç, kamuoyunda Manisalı Gençler davası olarak bilinen dosyayla çok yakından çalıştığım, devam ettiğim dönemdi.
 
SOYOĞUL: Belediyecilik dönemini kapattım dedikten sonra Baro Başkanlığınız döneminde yeniden belediye başkanlığının, yerel siyasetin gündeme gelmesi sizde nasıl bir heyecan yarattı ki kabul ettiniz? Ki Baro’da başarılı çalışmalar yapıyordunuz. Nasıl geldi başkan adaylığı teklifi?
 
PEKDAŞ: Çoğu insan biliyor yerel yönetim geçmişim olduğunu, önce bunu söyleyeyim. Baro başkanlığı yaptığımız dönemde siyasi kimliklerimiz yoktu tamam ama söylemlerimiz siyasiydi. Devletin hukuk sistemini eleştiren sözler söylüyorduk. Demin de söylediğim gibi insan ilişkilerime güvenirim. Yerel yönetimler ise insanla çok iç içe olan birimler; insana dokunmanız gereken, sorunları çözmeniz gereken birimler. Yerel sorunların tespiti, çözümü, insanla birlikte olur. İnsan önemlidir, insana saygı duyarım, birlikte çalışma kültürüm vardır, herkesle birlikte üretirim. Pek çok arkadaşımdan teklifler geldi; Genel Merkez’den MYK’dan, PM’den, milletvekillerimizden, Aziz Kocaoğlu’ndan… CHP İl Başkanımız Ali Engin bizim baroyu ziyaret etti birkaç kez, ‘sizi CHP’ye yeniden kayıt ettirelim gelin’ diye tekliflerde bulundular. Ama ben görevim devam ediyor diye bu teklifleri kabul etmedim. Son zamanlara doğru yerel yönetim takvimi sıkıştığı dönemde bu teklifler daha sıklaştı. Çok düşündüğüm günler oldu, günlerce uykusuz kaldığım oldu. Evet, ben barodaki arkadaşlarıma çok güveniyordum, onlar bu işi layıkıyla yaparlar dedim. Biz zaten yönetimde hep beraber çalışırdık, birlikte götürüyorduk, o arkadaşlarım benim ihtiyacımı hissettirmeden devam edecek kapasitede arkadaşlarımdır. Gözüm arkada kalmayacaktı. Ha, baroyu, avukatlık mesleğini seviyorum, hukuk mücadelesini seviyorum. Türkiye’de bu anlamda bir hukuk sorunu da var ama ben görevimi ekim ayında bitiriyordum. Bu yeni bir sayfaydı ve bu 8-10 aylık süre, tolere edilebilir bir dönemdi; çünkü burada yeni bir sayfa açılıyordu. Risk almaksa evet risk almaya değerdi, çünkü yerel yönetimler benim ilk göz ağrılarımdan sayılabilirdi. İnsanla bir arada olmayı seviyorum ben.
 
SOYOĞUL: Baro seçimlerinde sizi destekleyen Çağdaş Grup’un, adaylık nedeniyle Baro Başkanlığı’ndan ayrılmanızı eleştirdiğini biliyoruz. Bu tepkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
PEKDAŞ: Bir kısmını ben çok iyi niyetli olarak… Bırakıp gitmek etik değil diye düşündüklerini zannetmiyorum, beni sevdiklerini… Bu nedenle böyle hissediyorum, çünkü bir kısım arkadaşlar ‘biz kendimizi öksüz yetim hissediyoruz’ dediler. Böyle bir bağ kurmuştum onlarla; bu anlamda, bu bağ nedeniyle de zorlandım. Bizde reel politika çok itham edildi, reel politika tu kaka görülüyor, Real siyasete bulaştığınız zaman kirlenirsiniz duyguları da var, haksız değiller. Ama maalesef biz böyle de düşünsek, hayat devam ediyor. Böyle düşünen arkadaşlarımıza rağmen hayat devam ediyor. Yerel yönetimler reel politika çerçevesinde belirleniyor, genel siyaset de böyle biçimleniyor. Sonuçta böyle düşünmekte haksız olmasalar da sorumluluk almak gerektiğini biliyorduk. Olmadığını göstermek, belki başka türlü olurlar göstermek, yol açmak, denemek lazım. İtiraz eden arkadaşların bir kısmı reel siyasetin kötülüğü üzerinden girmemem gerektiğini söylediler. Bir kısmı da sıçrama tahtası yaptığımı düşünüyorlar.
 
SOYOĞUL: Yaptınız mı? 
 
PEKDAŞ: Yapmadım. Çağdaş Avukatlar Grubu yönetimde olmadığı dönemde, ben Çağdaş Avukatlar Grubu başkan adayıydım. Yani, ‘bu baro başkanlığına geleyim oradan bir yere giderim’ pozisyonum yoktu. Ben Çağdaş Avukatlar Grubu başkan adayı olarak seçime girdiğimde Cumhuriyetçi Avukatlar Grubu iktidardaydı. Ben seçimi kazanmak için favori bile değildim! Dolayısıyla baro başkanlığını basamak olarak kullanmama yönelik bir zemin bile yoktu.
 
SOYOĞUL: Şöyle bir realite de var; insanlar sivil toplum örgütlerinde, derneklerde çalışıyorlar. Burada deneyim kazanırım, adımı duyururum, ilerde de reel siyasette yer alırım diye düşünenler, hatta açıkça diyenler de var. Sizce bu ayıp bir şey mi?
 
PEKDAŞ: Diyebilirler. Bunu doğru buluyorum. Çünkü siyaset böyle zenginleşebilir. Siz farklı alanlardaki tecrübelerinizi de siyasete getirirsiniz. Farklı alanlardaki birikimlerinizi de getirirsiniz. Siyasetin zenginleşmesi de nitelik kazanması da böyle olur. Doğrudan parti içinde siyaset önemlidir tabii ama partinin sürekli dışa açılması, genişlemesi farklı kanallardan kendisini de beslemesi lazım. Benim 3 yıllık baro başkanlığında ciddi birikimlerim oldu, çok şey öğrendim, yöneticiliği öğrendim, hukuk adına söz söylemeyi öğrendim, pek çok yasayı nasıl yorumlamak gerektiğini öğrendim, diğer barolarla ilişkileri öğrendim, diğer kurumlarla ilişkileri öğrendim… O kurumlarla ilişki yürütme becerisi, baro üyesi arkadaşlarımla ilişki yürütme becerisi, kendilerini tamamen baroya ait hissetmeleri için çalışmak… Bütün bunlar bir kazanım, bir birikim, bütün bu birikimlerimi benim yine bir başka alanda kullanmam başka bir alanın hizmetine de sunmam lazım. Ben kazandım bitti işim demem mümkün de değildir, doğru da değil. Diğer sivil toplum örgütlerinde çalışarak belki siyasetin stajını yapıyor arkadaşlar da. Siyasetin zenginleşmesini sağlıyor. Bir stajdır bu. Bu anlamıyla ben mutlaka bir yere gelirim duygularıyla hareket etmedim. Ama yaptığınız işler, çalışma şekliniz, söylediğiniz sözler sizi bir yere taşıyabilir; bu da normaldir, hayat böyle bir şeydir. Benim bu konuda gönlüm çok rahat. Girdiğim her 2 seçim de benim adıma kayıp seçimlerdi. 2 seçimi de hele ilk seçimde kesinlikle favori gösterilmeyen; üçüncü, dördüncü olabileceği düşünülen insanken seçim kazandım.
İkinci seçimimde de rakiplerim birleşmişti; birleşmeye rağmen kazanamaz diye gözükürken, Çağdaş Avukatlar Grubu oylarımızı yüzde 70 oranında arttırarak seçimi kazandık. Dolayısıyla benim oradaki çalışmalarımın hepsi İzmir Barosu seçimlerini kazanmaya yönelik çalışmalardı. Ha öyle şeyler oldu ki, biz bir haziran geçirdik, Gezi süreci geçirdik. Gezi sürecinin arkasından hükümetin tavrı, dili, argümanları, bakanları, milletvekilleri tüm Türkiye’yi zapt edilmesi gereken bir kale olarak gördüler. Muhalefetin hiçbir şekline tahammül edemeyen bir iktidar vardı. Muhalefeti yok sayan, muhalefetin sözlerini söyleyecek alanları ortadan kaldırmayı planlayan ve böyle hareket eden bir iktidar vardı. O zaman siyasal iktidarın bu baskıcı tavrına karşı siyasi söz söyleyecek siyasi kanalları daha çok açmamız gerekiyordu. Madem bana başka bir alanda ihtiyaç varsa, o alanın sorumluluğunu almalıyım diye düşündüm. Bakanıyla, milletvekiliyle tüm iktidar partisinin şehre girdiği bir noktada, biz şehrin odaları, sendikaları, sivil toplum örgütleri olarak iktidarın baskısına karşı kentimize sahip çıkıyoruz. Bu kentte yaşayan insanlar olarak kendi kaderimizle ilgisi sözü biz söyleyeceğiz, bize dayatmalar olmamalı! Bunu yaparken bana bir sorumluluk düşüyorsa, ben bu sorumluluğu almalıyım diyerek bu yola çıktım.
Evet, bu anlamıyla yerel yönetime aday olma kararım bu nedenleydi. Hukuki birikimim, 3 yıllık Baro birikimim, Gezi sürecinin bana öğrettikleri, bize öğrettikleri, başka türlü bir yerel yönetim ihtiyacı… Artık siyasetin de başka türlü yapılması lazım. Gezi’nin sorumluluğu da var üstümüzde. ‘Ben karar verdim bu böyle olmalı! Ben karar verdim oldu! Ben karar verdim olacak!” türü bir yönetici yerine, tüm insanları dinleyen, tüm kurumları dinleyen, birlikte karar alma süreçlerini işleten bir yöneticiye gerek var. Benim Baro yöneticiliğim böyle bir süreçti. ‘Yerel yönetimde böyle bir modeli hayata geçirebilir miyim’ heyecanını yaşadığım için bu işe kalktım. Gezi’nin bana yüklediği bir sorumluluk olarak baktım…
 
SOYOĞUL: Gezi süreci demişken… Sizin o süreçte İzmir Barosu yönetimi olarak nasıl bir sorumluluk üstlendiğinizi, en iyi bizler, basın biliyor. İzmir sokaklarında eli sopalı dolaşan, Türkiye gündemine gelen, sonradan sivili polis oldukları itiraf edilen kişileri, İzmir’in duyarlı insanları ve basın ortaya çıkardı. Siz de Baro yönetimi, avukatlar olarak üzerine gittiniz, Türkiye’de gündem oldu. Sabahlara kadar gözaltındaki gençlere hukuk desteği verdiniz. O süreçte ne sonuç aldınız?
 
PEKDAŞ: Hala devam ediyor soruşturmalar. Gerçekten İzmir’de o zaman bir dayanışma yaşadık. Odalar, sendikalar, basın çalışanları, medya, Baro; herkes birleşti. O yüzden İzmir dayanışması Gezi’de önemli rol oynadı ve İzmir’de ölümler olmadıysa, İzmir’de Gezi sürecinde polis baskısı erkenden bittiyse; bu dayanışmanın eseridir. Ben Ali İsmail Korkmaz’la ilgili kaseti, onun öldürülmesiyle ilgili kaseti izlediğimde fark ettim bu işin ne kadar önemli bir iş olduğunu! İzmir dayanışmasının neyi başardığını, neyi önlediğini o zaman öğrendim! Çünkü iyi ki biz o günlerde gece gündüz Baro’da yatmışız, iyi ki her yere koşmuşuz, iyi ki sokaklarda dolaşarak eli sopalı insanları gördüğümüzü bağıra bağıra her yerde söylemişiz! Böylece bu insanlar geri çekildi. Biz gördük diye bağırdık. Ben gece 3’lerde savcıları uyandırdım, Vali’yi uyandırdım, bunlar var dedim. Ve medya çalışanları Vali’ye bunu sordu, biz sendikalar, odalar olarak Valiye gittik, konuştuk; bu nedenledir ki İzmir’de polisin yurttaşa karşı saldırgan tutumu çok çabuk bitti. Ama ne oldu? Sonrasında en çok gözaltı İzmir’de oldu. 

 
 
SOYOĞUL: Şu an tutuklu kalmadı ama değil mi?
 
PEKDAŞ: Evet o zaman çok tutuklanan oldu ama şu an kalmadı hiç. Bu nedenle bu dayanışmanın çok değerli olduğunu gördük; demokrat kamuoyu bir arada olmalı. O baskı, o dayanışma ölümleri engelledi, gençlerin dayak yemesini engelledi, biber gazı kullanılmasını engelledi. İşte bu düşünce, bu sahiplenme, bu heyecanlardır benim yerel yönetime aday olmam. Bu dayanışmayı göstermek için yerel yönetime aday oldum. Yerel yönetimlerde de bunları deneyerek başka şeyler yapabilirim diye düşündüm.
 
 
SOYOĞUL: Az önce sizin aday gösterilmenizi isteyen/destekleyen birçok isim saydınız, CHP Genel Merkezi dediniz. Dilden dile dolaşan isimlerden birisi de CHP Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun sizin adaylığınızdaki etkin olduğu… Hatta, sizi onun önerdiği! Aday adaylığınızla birlikte yükselen itirazlarda, sizin adaylığınızı teşvik eden insanlar, size ne kadar sahip çıktılar?
 
PEKDAŞ: Sahip çıktılar ki adayım. Sezgin Tanrıkulu, benim adaylığımı istifa ettikten sonra duydu, arayıp dedi ki, ‘benim neden hiç haberim olmadı?’
 
SOYOĞUL: Sezgin Tanrıkulu’yla tanışıklığınız?
 
PEKDAŞ: O da baro başkanı. Diyarbakır Baro Başkanıydı. Meslektaş dayanışmamız da vardı. Baro başkanlığı geçmişimiz var, oradan tanırım. Ben istifamı verdim, Sezgin Tanrıkulu beni aradı, hayırlı olsun dedi. İnsanlar oturdukları yerden senaryolar yazıyorlar. Ve bu senaryoları yaparken de insanların bir ömür biriktirdiklerini, yaşadıklarını, deneyimlerini yok sayıyorlar. Haksızlık yapıyorlar. İnsanları itibarsızlaştırmaya yönelik, kişiliklerine saldırı yapıyorlar. Bu büyük bir haksızlık! Ben 56 yaşında bir kadınım, hayatımın her dönemi mücadeleyle geçti. Evimden çıkarılarak buraya getirilen bir insan değilim ben.
 
SOYOĞUL: Şimdi oraya geliyoruz. Sizin hayatınızın önemli dönüm noktaları var; mesela bunlardan biri de kısacık cümleyle geçtiğiniz Manisalı Gençler Davası. O davaya nasıl sahip çıktığınızı çok iyi biliyorum, tüm İzmir basını da bilir bunu.
 
PEKDAŞ: O dava tüm Türkiye’ye mal olmuş bir davaydı. Orada da bir dayanışma örneği yaşandı avukatlarla, basınla… Ben kadın hareketindeki çalışmalarımı da çok önemsiyorum, Medeni Kanun değiştiyse ciddi katkım vardır. İzmir’deki kadın hareketinde de ciddi katkım vardır, Anayasa’nın 10. maddesi değiştiyse ciddi katkım vardır, pek çok kadın arkadaşım hala İzmir Kadın Platformu’nda, KADER’de, vakıflarda, derneklerdedir; hepsinde ciddi katkım vardır.
 
SOYOĞUL: Sizin Baro Başkanlığı seçim sürecini yakından izleyen bir gazeteciyim. O süreçte herkesin ‘Sema Ablası’ olarak Çağdaş Grubu birleştiren bir çimento olduğunuzu görmüş, bunu da yazılarımda, televizyon programlarımda paylaşmıştım. Bu herkesle barışık yanınız, siyasi geçmişiniz, insan haklarıyla ilgili çabalarınız, mücadeleniz bir anda hiç yokmuş gibi sayıldı; varsa yoksa Akşam Gazetesi’nde yer alan tam sayfalık röportajdaki bir cümle, daha doğrusu bir yorum dile düştü! Nasıl oldu bu?
 
PEKDAŞ: Orada tam bir sayfa… AKP Hükümetine yönelik eleştiri bombardımanı yaptığım sayfada, bir gazetecinin kendisine göre koyduğu bir ara başlık… Benim sözüm olmayan, gazetecinin yazdığı ara başlık, fırtınaların kopmasına sebep oluyor.
 
SOYOĞUL: Neydi o ara başlık?
 
PEKDAŞ: Ne türban, ne Atatürk rozeti, ne bayrak. Benim söylediğim bu değil. Gazetedeki tam sayfa röportajın tamamını kimse okumamış. Soruyorum, yok.
 
SOYOĞUL: Çoğunluk zahmete girip o yazıyı bulmaz da okumaz da. Bir daha söyleyin, neyi anlatmaya çalışmıştınız?
 
PEKDAŞ: O dönem ÇHD’ li avukatların tutuklandığı dönemdi. Hemen tutuklanmanın arkasından benimle bir röportaj yapıldı. Başbakanın yalanları vardı o operasyona ilişkin olarak. Türkiye’nin genel olarak Balyoz, Ergenekon, KCK, Oda TV Davalarına ilişkin görüşlerimi de iletiyorum ki; söz arasında onu da söyleyeyim. Ben hem Ergenekon, hem Balyoz, hem Oda TV, hem KCK Davaları’nı Baro Başkanı olarak izledim, pek çok duruşmalarında bulundum...
Bütün bu davalardaki hukuk ihlalleri ile ilgili kıyametler koparken, o günlerde de Danıştay bir karar verdi; avukatlar türbanla görev yapabilir diye. Bu karara ilişkin sözüm, görüşlerim soruldu. Avukat yargı görevi yapandır, bağımsız, tarafsız bir yargının olduğu yerde avukat özgürce görev yapabilmelidir, avukatın da özgürce görev yapabildiği yerde bağımsız yargı vardır. Yargının 3 unsurunun da birlikte olduğu yerde hukuk devleti ve adil yargılanma vardır. Dolayısıyla avukatların hakları kısıtlanmamalıdır. Biz adil yargılanma hakkı için söyleriz ve kanunlarımızda da bu böyledir. CMK’da da avukat, yargı görevini yapan olarak tanımlanır. Ben, ‘avukat yargı yapandır, savcıdan ve hakimden hiçbir farkı yoktur, bu nedenle yargı görevi yapan kişinin yargıç ve savcıların prosedürüne tabi olması gerekir, avukatlık serbest bir meslek değildir. Bağımsız ve serbest olarak yapılır ama yargı görevidir. Bu nedenle türbanlı avukat olmaz. Türbanlı avukat olur derseniz, türbanlı yargıç, türbanlı savcı da olur dersiniz; bunun sonucunu getiremezsiniz.. Bazı görevler vardır, evet insanlar başörtülü olabilirler. Başörtülü okuyabilirler başörtülü çalışabilirler, başörtülü milletvekili olabilirler ama emniyet, askeriye, yargı görevi yapanlar, hiçbir sembolü üzerinde taşımaz. İnancını gösteren hiçbir şeyi üzerinde taşımaz. Duruşma salonuna çıkarken cübbe giyeriz hepimiz, bunların anlamı vardır bağımsızlık ve tarafsızlığımızı göstermek için.
Bakın, hakimlerin savcıların, avukatların da siyasi düşünceleri vardır. Siyasi kanaatleri vardır, olmalıdır. Ama yargı görevini yaparken kararları, uygulamaları siyasi olmamalıdır. Siyasi kanat taşımamalıdır, siyasetin oyununa alet olmamalıdır yargı.
Şimdi tarafsız ve bağımsız olarak biz hakimler, savcılar, avukatlar cübbelerimizi giyeriz. Önümüzde düğme yoktur; ‘biz kimsenin önünde düğmemizi iliklemeyiz’ anlamındadır bu! Cübbelerimizin cebi yoktur; ‘menfaat temin etmeyiz’ anlamındadır! Bağımsızız, tarafsızız, kimsenin önünde düğmemizi iliklemiyoruz. Burada adil yargılanma hakkı var, adil yargılanma, adalet gerçekleşiyor mesajını vermek içindir. Yargı bizim gözümüz gibi koruması gereken bir yerdir. Hepimizin bağımsız yargılanmaya ihtiyacımız var. Hepimiz gözümüz gibi bakmalıyız, en ufak bir lekeyle bile, ön yargıyla bile lekelememeliyiz. Korumalıyız, gözümüz gibi sakınmalıyız. Öyle ki duruşmaya çıkarken Atatürk rozetli yargıç bile olmaz. Çünkü Kemalizm’i bir ideoloji olarak görenler var. Bu bizim irademiz dışında, düşüncemiz dışında. Bayrağa hakaretten yargılanan, Atatürk’e hakaretten yargılanan insanlar var. Kimse, hiçbir birey, yargı sürecine ilişkin, yargı kararına ilişkin, en ufak bir şüphe taşımamalıdır. Adil yargılandım demelidir, bu titizlikle davranmalıyız. Bütün anlattığım buydu ve bunu bütün örnekleriyle uzun uzun anlattım röportajda. Bu belli ama hiç kimse okumuyor ve bir takım siyasi beklenti içinde olan insanlar, bu manipülasyonu yapıyor. Siyasi beklentileri olan, siyasi geleceklerini kaybettiklerini düşünen bir takım insanlar, burada neyi cımbızlayabiliriz, gazetecinin attığı ara başlığı alıp bir sonuç çıkarmaya bir linç kampanyası başlatmaya çalışıyorlar. O yazı elden ele dolaştırılmıyor bakın! Ben bunu böyle söylemişsem yazıyı dolaştırın, belgeyi dolaştırın! Hayır, belge dolaşmıyor.
Ben baro başkanı kadınım, hukukçuyum, Medeni Kanunla ilgili en çok çaba gösterenlerden biriyim. Medeni kanun Türk demokrasisinin, Türkiye cumhuriyetinin temel taşıdır. Ben medeni kanun kampanyalarında kabul tarihi, yürürlük tarihi, pek çok ekibi örgütlemiş bir insanım. Atatürk devriminin en önemli halkasıdır Medeni Kanun. Ben Atatürk’ün yarattığı bir dünyanın kadınıyım. Ona karşı olmam mümkün değil! Onun yarattığı Türkiye’de okudum, avukat oldum, meclis üyeleri oldum, ilk kadın baro başkanı oldum! Benim böyle bir sorunum hiç olmadı, olamaz da! Bir baro başkanı olarak da sizin yargıya ilişkin sıkıntılar nedeniyle söylediğiniz, yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığıyla ilgili söylediğiniz, bir üniversal hukuk kuralı… Kalkıp hiç tartışılmaksızın, ona ilişkin gazete de gösterilmeksizin, yok sayılarak gazetecinin attığı bir ara başlık, benim linç edilmemde argüman olarak ileri sürülüyor. Ben bunlara pabuç bırakmam, kendimin ne olduğunu biliyorum! Ne dediğimi biliyorum. Kendimin Cumhuriyet Halk Partiliğini, Atatürkçülüğünü, Atatürk ilkelerine bağlılığımı, bu adamlara test ettirecek insan değilim! Kendimi biliyorum, benim pratiğim ortada; pratiğime ilişkin söz söylesinler söylüyorlarsa! Bir gazetecinin attığı ara başlık nedeniyle beni linç edemez kimse.
 
 


SOYOĞUL: Size göre, Atatürkçülük, yurtseverlik nedir Sema Hanım?
 
PEKDAŞ: Laik hukuk düzenini savunmaktır en başta. Yurttaş haklarını savunmaktır Atatürkçülük. Atatürkçülük, kadınların eşitliğini, özgürlüğünü savunmaktır. Yaptığın işi iyi yapmaktır. Sorumlu yurttaş olmaktır Atatürkçülük. Çalışmaktır. Hırsızlık yapmamaktır. Namussuzluk yapmamaktır. Ben demokratik hukuk devletini sonuna kadar savunuyorum. Atatürk batıya yönelik, batı uygarlığına yönelik bir demokrasi hayal etmiştir. Bir hukuk devleti hayal etmiştir. Bu anlamda aslında Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk reformuyla kurulmuştur. Medeni kanunu getirmiştir. İdari yargı, idare hukukunu getirmiştir. Ceza kanunu batıya yönelik çağdaş uygarlığı batıda görmüştür. Batının yaşam tarzı batının kültürünü, insan hakları, birey olma özgürlüğünü… Bizim yurttaşlarımız birey olsun demiştir Atatürk. İnsan haklarına sahip olsunlar demiştir, yurttaş olsunlar, kadınlarımız yurttaş olsun erkeklerimizle eşit haklara sahip olsun, kadınlarımızın da seçme seçilme hakkı olsun demiştir Atatürk! Atatürk, bir hukuk reformunun üstünde yürümüştür. Bir hukuk devleti yaratmaktır amaç. Ben demokrasiye, hukuk devletine, laik hukuk devletine inanan bir insanım. Laik hukuk devleti için çalışan bir insanım, hak mücadelesine bu nedenle önem veriyorum. Hak mücadelesini vermek, hukuk devletini tesis etmek, laikliğin seküler dünyasını sağlamaktır görev. Bizim sorumluluğumuz budur. Nutuk atmak değildir! Bu nedenle hepimiz işimizi iyi yapacağız. İyi yurttaşlar olacağız ki, iyi yurttaşlarla iyi bir hukuk devleti oluşturabiliriz. Hakkını bilen, hakkını savunan, hakkı için mücadele eden insanlar olmalıyız. Atatürkçülük bence budur. Atatürkçülük bir hukuk reformu üzerinde yükselmiştir.
Ben burada bir kadın olarak böyle oturuyorsam, böyle özgürce konuşuyorsam, bir yerlere gelebilmişsem, bu temel üzerinden geldim. Atatürk’ü hep söylediğim gibi minnetle anıyorum. Hukuk reformu, bizim kadın bireyler olmamızı sağladı.
 
SOYOĞUL: Baro başkanlığınız döneminde birçok duruşmaya, toplumun genelini ilgilendiren siyasi duruşmaların hepsine gittiğinizi, Ergenekon ve Balyoz sanıkları dahil, pek çok sanıkla mektuplaştığınızı biliyorum. Sizin kişiliğinize duyduğum saygının nedenlerinden biri de, bunların hiçbirinin malzeme yapılmasını istememenizdir. Bunları sohbet esnasında öğrenmiş biri olarak, sizden haber yapmak üzere istememe rağmen vermemiş, üzerinde konuşulmasını istememiştiniz. Artık Baro Başkanı değilsiniz; üstelik, tam da bu noktadan hakkınızda haberler üretiliyor, KCK davalarına girişiniz, KCK avukatı olarak lanse edilmeye çalışılıyor. Darbelerden nasibini almış bir insan olarak, niye ‘darbecilik’ suçlamasıyla yargılanan sanıkların duruşmalarına katıldınız?
 

 
PEKDAŞ: Benim cezaevi tecrübem var. Neden avukat olduğumu anlatırken eşimin durumundan anlattım. Kızımı doğurduğumda eşim cezaevindeydi; kızım ilkokula başladığında eşim cezaevinden çıktı. 7 sene sonra… Dolayısıyla cezaevinin ne olduğunu, mağduriyetlerini bilirim. (gözleri yaşarıyor) Çocukların, gençlerin neler yaşadığını bilirim. Bunun hamasetini yapmam ama… Bunu ilk size anlatıyorum. Dolayısıyla düşünceleri ne olursa olsun; insanların düşünceleri nedeniyle mağdur edilmemesi lazım. Maalesef biz böyle bir ülkede yaşıyoruz. Siyasi hasımlarımızı yok etmek için her şeyi kullanıyoruz ve yargıyı aracı yapıyoruz. Yargıyı gözümüz gibi sakınmalıyız derken, bu nedenle diyorum. İnsanların adalet duygularını rahatsız etmemeliyiz. Adalet duygusu yara aldığı hiçbir toplum iyileşmez. Adalet ve vicdan önemli. Vicdanımızı da kaybetmemeliyiz. Ben vicdanımı hep koruduğuma inanıyorum. Vicdan sahibi insanlar olmalıyız hepimiz.
Bakın, delillerin hileli delil olduğu söyleniyor. Evet Türkiye’de faili meçhul cinayetler vardı, Türkiye’de insan hakları gerçekten ihlal edildi, darbe teşebbüsleri oldu ama AKP Hükümeti’nin bunlarla hesaplaşma derdi yoktu. O kadar belliydi ki! AKP Hükümeti bir demokratik hukuk devleti yaratmak derdinde değildi. Öyle derdi olan insan, öyle derdi olan bir hükümet, objektif delillerle, hukuka uygun delilerle, gerçekten adil bir yargılama yapar. Manipüle edilmiş sahte hileli delillerle siz muhataplarınız yok etmeye kalkıyorsanız, o devletin adı ‘demokratik hukuk devleti’ değildir. Bu nedenle, kendime ait yaşadıklarım da olduğu için Balyoz davasında duruşmalarını da izledim, mektuplaştım da onlarla, Ergenekon duruşmalarına da gittim. Çünkü yaşanana mağduriyetler büyük mağduriyetlerdi. Oda Tv’nin duruşmalarını izledim. KCK’lıları da izledim. Çünkü onlar da siyaset yapmaları engellenen insanlardı. Biz, ben, bir hukukçu olarak bir hukuk devleti bireyi olarak, kimin hakkı ihlal ediliyorsa, bu benim muhalifim ya da yandaşım diye bakmaksızın hakkı ihlal edilen herkesin yanında dürüstçe durabiliyorsam, o zaman namuslu hukukçuyum. Ben hukukçuluğumu da namuslu yapmak, Baro Başkanlığımı da namuslu, vicdanlı, adil yapmayı isterim; öyle de yaptım! Ben ‘kimilerinin mağduriyetini görmem, kimilerine göre hak ihlalini görmem, sadece benim yandaşımın hakkını savunurum’ demenin yanlış olduğunu biliyorum. Bunun hukuk olmadığını biliyorum. Herkesin hakkına sahip çıkmak lazım. Dolayısıyla benim bu konuda vicdanım da rahat, kendimden de eminim. Ne derlerse desinler, hakkı ihlal edilen herkesin yanında olmak benim görevim.
 
 
SOYOĞUL: Yanılmıyorsam mektuplaştıklarınızdan bir tanesi… Dursun Çiçek miydi?
 
 
PEKDAŞ: İsimlere girmeyelim.
 
SOYOĞUL:O zaman, şöyle sorayım: Neden size yazdılar?
 
PEKDAŞ: Ama onlar bakın, birçok insana da yazdılar. Ben bir kısmıyla mektuplaştım, bir kısmının sadece onların mağduriyetlerini anlattım, kamuoyunda sesleri olmaya çalıştım. Çok insandan geldi mektup, çok da haklılar. Cezaevi böyle bir şeydir zaten. Cezaevi psikolojisi öyledir. Haksızlığa uğrayan insan, herkese sesini duyurmak ister, ‘benim sesim olun’ der. Çünkü siz dışarıdaki insanlar, onların sesi olursunuz. Onların sesi olmak, onlara yapılan haksızlığı duyurmak, kamuoyu oluşturmak da bizim görevimiz. Dolayısıyla onlar yazarlar bu mektupları, haklıdırlar. Mağduriyettir, haksızlıktır yaşadıkları. Haksızlığa uğrayan insan bağırır. Benim kadın hareketinden öğrendiğim bir ilke vardır. Şiddet mağduru kadınlar utanırlar hep, dayak yediklerini söyleyemezler. ‘Aman ben ezik ve çaresiz bir kadın mıyım da söyleyeyim’ diye düşünürler. Ama kadın hareketi şunu da öğretti: Bu senin ayıbın değil! Aç, bağır, herkes duysun. Evet, mağdur olan, haksızlığa uğrayan da bağırır. Uğradığı haksızlığı herkese anlatmak durumunda. Onlar da dört duvar arasındaydılar, onların haksızlıklarını bizim haykırmamız gerekiyordu. Dolayısıyla, böyle bir haykırma göreviydi. Yapılanlar yanlıştır dedik. Avukat arkadaşlarımıza görev yaptırtmadılar o duruşmalarda. Tekme tokat dövdüler. Hemen onlarla birlikte kamuoyuna açıklama yaptım. Bizim hem kamuoyuna bunları duyurmak sorumluluğumuz var, hem de tarihe karşı bir sorumluluğumuz, belge bırakmak sorumluluğumuz var. Açılıp bakıldığı zaman, Türkiye neymiş, kimler neye karşı çıkmışlar, neler yaşanmış, bunların belgelerini biriktirmek, tarihe not düşmek görevimiz de var. Bunu da yaptık.
 
SOYOĞUL:Ne yazık ki, siyasetin bu şeklinden dolayı, şu an tüm partilerde adayların hiçbirisi henüz seçim bölgeleriyle ilgili hayallerini paylaşamıyor. Paylaşsa da gürültü arasında kaybolup gidiyor. Projelerinizi basın toplantısıyla açıklayacaksınız da ben kısaca Konak ile ilgili hayallerinizi sorayım. Bu kadar coşkulu, bu kadar mücadeleci biri Konak’ta neler yapabilir? Konak aslında enteresan bir yer; ne Buca, ne Bornova, ne Narlıdere… Bir yanı Alsancak/Kordon, diğer yanı yaşam kaygıları olan, günlük ekmeğini düşünen insanların oturduğu mahalleleri olan, çok farklı, çok renkli, çok kozmopolit bir yer. Hangisine öncelik vereceksiniz, vitrinine mi, çeperlerine mi? Ya da ikisini birlikte nasıl yürüteceksiniz? İşiniz zor görünüyor…
 

PEKDAŞ: Ben zor işlerin insanıyım. Zaten benim biraz da Konak adaylığına başvurmamda beni teşvik eden en büyük hedeflerden birisi buydu. Konak’ın içinde o kadar çok renk var ki, o kadar çok doku var ki, her birinde farklı şeyler yapabilirsiniz. Biz Konaklılar diyebilir miyiz? Hayır. Güzelyalı’sı, Göztepe’si, Eşrefpaşa’sı, Gültepe’si, Mehtap Mahallesi, Ballıkuyu’su, Kadifekale’si, Alsancak’ı, hepsi ayrı dokular bunlar. Bunlar İzmir’in aynı zamanda zenginliği. İzmir’in tarihi de burada, İzmir’in sosyal dokusu da burada, burada yaşanıyor, İzmir’in kalbi burada atıyor. Evet, bu Konak’ta bir şeyler yapılır. Bir Türkiye minyatürü, bir mini Türkiye belki de öyle bir şey. İyi staj olur, burada iyi çalışılır diye düşündüm. Ben ders çalışmayı da severim. Tarihi de severim, okurum. Ege’nin tarihini tekrar tekrar okudum. Öyle yerler ki, İzmir’in en eski mahalleleri burada, en yeni mahalleleri de burada.1980 sonrası göçle kurulan mahalleler de burada. Bizim bu sosyal dokunun canlılığını göstermemiz gerekir. Kent yaşamını kolaylaştıracak her hizmeti, her yere sunmalıyız. İzmir’de yaşadıklarını ve İzmir’de yaşıyor olmanın nimetlerinden faydalanıyor olmayı, herkes hak ediyor. Herkes bu hakka kavuşmalı. İzmir gerçekten, kent kültürünün yaşandığı nadir şehirlerden birisi Türkiye’de. Dolayısıyla o kent yaşayışını hakim kılmalıyız her yerde.
 
SOYOĞUL: ‘Kent kültürünün yaşandığı ender yerlerden biri’ derken, neyi anlatmak istiyorsunuz?
 
PEKDAŞ: Sokaklarda kadınların da rahat dolaştığı, kimsenin kimsenin durumuyla   ilgilenmediği, ne giydin, nasıl dolaştın gibi kaygıların olmadığı... Özgürce sokaklarında dolaşılan bir kent İzmir. Bu kentin yarattığı değerler de vardır, aynı zamanda birey olma, kentin, küresel dünyanın kentli yurttaşlara verdiği haklar vardır. Kültür ihtiyacı, sanat ihtiyacı, karnını doyurma ihtiyacı, temiz su, temiz, yeşil çevre… Sürdürülebilirlik… Tarihini bilmesi, kültüründen yararlanması, müziğini dinlemesi, müziğini yapması, genel olarak eğlence ihtiyacı… Bütün bu ihtiyacın tatmin edileceği, karşılanacağı alt yapıyı, zemini oluşturmalısınız. İnsanlar hem kendilerini geliştirmeliler, beslenmeliler, hem de kente katkılar sunmalılar. Kültürün, edebiyatın, sanatın gelişmesi için, kent yaşamının renklenmesi için, çabalarını ortaya koymalılar karşılıklı. Kentle kendi arasında zenginleşme alışverişi olmalı. Bunun altyapısını yaratmak da belediyelerin görevidir. Biz neredeyse 10 bin yıla yaklaşan bir tarihin içinde, bir açık hava müzesinde yaşıyoruz Konak’ta, ama bunun çok farkında değiliz. İskender’in rüyalar gördüğü yerde yaşıyoruz, bunun farkında değiliz. Kadınların şehri bir İzmir var, bunun farkında değiliz. Ama kadınlara yönelik şiddet de yaşanıyor bu şehirde. Bunun için uğraşanlar var aslında ama bu koordinasyonu yaratmıyoruz. Bu mücadelenin ortaya çıkması için koordinasyonlar yaratmıyoruz, bunların görünmesini sağlayacak mekanizmaları, güzelliklerin kültürün, sanatın edebiyatın, esnafın var olmasını sağlayabilecek bir yapıyı ortaya koymamız lazım. Şiddetin, kötülüklerin önüne geçecek mekanizmalar yaratmak zorundayız. Kısacık,  başlık halindeki ana fikirlerim…
 
SOYOĞUL: Konuştuğumuz, size zenginlik katan bütün deneyimleriniz, sizi seçilirseniz nasıl bir belediye başkanı yapacak? Farkınız ne olacak?
 
PEKDAŞ: Kendime güveniyorum, farklı bir yöneticilik göstereceğimi biliyorum. Ben insanları çalıştırırım, çalışmaları için alan açarım insanlara… Birlikte çalışma kültüründen geldim. Birlikte çalışırım. Kendim de çok çalışırım. Ekip insanıyım. Çalışırım, çalıştırırım; çalışmayı birlikte yaparım. Çalışmak, benim için asıldır. Sokaktaki yurttaşları bile çalıştırırım gerektiği zaman. Hep birlikte. Bu şehir, bizim şehrimiz. Bu şehrin yaşanılabilir ve sürdürülebilir olması için hepimize düşen sorumluluklar var. Bunları biz birlikte çözmek durumundayız. Konak Belediye Başkanı olduğum zaman, bu işin sorumluluğunu üstlenen kişi olacağım. Sorumluluğu yerine getireceğim, bunu birlikte yapacağım. Şehir bizim, birlikte yaşıyoruz, birlikte üreteceğiz, birlikte bu şehrin güzelliklerini bütün dünyaya göstereceğiz. Bu şehir tüccar şehri olarak dünyaya açılan bir pencereydi. Bu şehir hala bir dünya şehri, bu potansiyeller var, bunların açılması için çok şey yapacağız. Pek çok şey.
 
SOYOĞUL: İlçe belediyelerin yetki sınırları belli. Pek çok işiniz Büyükşehir’e bağlı. Ve Meclisinizde muhtemeldir ki, muhalif üyeler de olacak; hem kendi partinizden muhalifleriniz, hem de diğer partilerin üyelerinden… Bu noktada düşünceleriniz nedir?
 

PEKDAŞ: Yöneticiliğin iyi bir iletişim işi olduğuna inanırım. Düşüncelerinize karşı olduğunuz insanlarla birlikte aynı şehirde yaşıyorsunuz. Birlikte farklı farklı kurumlarda, farklı düşüncede insanlar olur. Bu normaldir. Zaten düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü de böyle bir şeydir. İnsanın muhaliflerinin olması iyi bir şeydir. İnsanın eleştirilmesi iyi bir şeydir; bu anlamıyla eleştiri farklı bir şeydir, hakaret etmek, kavga çıkarmak farklı bir şeydir. Siz bir işi çözmek istiyorsanız iyi yönetişim sanatını bilmelisiniz, iyi ilişkiler geliştirmelisiniz. Sorunlar çözülür, sorunları çözmek için hangi kaynakları, hangi koordinasyonu sağlamanız gerektiğini bileceksiniz. Bizim kendimizi dayatma lüksümüz yok yönetici olarak. Ben kendi ihtiraslarımı hayata geçirmek için, kendimi göstermek için gelmiyorum oraya. Oraya, Konak Belediye Başkanı olarak, bu şehir için çalışmak, temsil görevimi, yöneticilik görevimi en iyi şekilde yapmak için geliyorum; herkesle birlikte çalışmak zorundayım. Bizde birlikte çalışma kültürü de yok. Birlikte çalışma kültürünü hayata iyi geçiririm. Ben, en muhaliflerimle bile birlikte çalıştım. Onlardan çok şey öğrendim, muhaliflerimden bile! Bugün iktidarın açmazı nedir? Kimseyi konuşturmadığı için, ki eleştiriye tahammül edemediği için yanlış yapıyor. Oysa siz eleştirildiğiniz ölçüde doğru yaparsınız. Size kötü not veren öğretmeninizden çok şey öğrenmişsinizdir okul hayatınızda da. Daha çok çalışmanızı sağlamıştır. Dolayısıyla bunların hepsinin, farklı kurumlarda, farklı insanların olması iyi bir şeydir. Teşvik edicidir. Herkesin aynı şekilde düşündüğü yerden ne gelişme çıkar, ne demokrasi çıkar. Farklılıkların zenginliği budur. Konuya çok boyutlu bakabilirsiniz, görmediğiniz bir yeri görürsünüz, görmedikleri bir yeri gösterirsiniz, birlikte çalışarak daha iyi sonuçlar elde edersiniz. Ben, birlikte çalışma kültürünün insanıyım. Kendimi göstermek için çalışmadım hiçbir zaman ama, böyle çalışırsanız zaten kendiniz gösteriyorsunuz. Ben birlikte çalışmaya geldim. Belediye meclisiyle de birlikte çalışırım, muhaliflerimle de birlikte çalışırım, farklı devlet kurumlarıyla birlikte çalışırım. Sözümü söylerim ama öğrenirim de… Onların sözlerini değiştirmesi için de çalışırım. Büyükşehir belediye başkanıyla da çalışırım, herkesin sorumluluğu var, herkesin sorumluluğuna saygı gösteririm. Bir arada çalışma potansiyelini ortaya koymanız lazım. Ben bunun için de adayım. Birlikte çalışma örneğini göstermek için de adayım. Tek söz söyleyen ben olmalıyım duygusu, iyi bir yöneticilik değildir.
 
SOYOĞUL: Siyasi rakipleriniz var ama asıl yarışın Konak’ta CHP-AKP arasında geçeceği konuşuluyor. Ne diyorsunuz? En yakın rakibiniz de bir kadın, sayın İlknur Denizli. Bu sizi nasıl motive ediyor?
 
PEKDAŞ: Bunun bir avantaj olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de yerel yönetimlerde kadınların sayısı çok az, oran bindelerle falan açıklanıyor yüzdelerle bile değil. Hele kadınların rakip olduğu bir seçim yarışı çok nadir, parmakla gösterilecek yarışlardan birisi. Bize bir sorumluluk daha düşüyor diye düşünüyorum. Siyasette kadınların yokluğunun demokrasinin zafiyeti olduğunu söylüyorsak, kadın yarışının da demokrasiyi nasıl zenginleştirdiğini, biz bu yarış aracılığıyla gösterebiliriz. Dolayısıyla demokrasiye katkısı olan bir demokratik yarışın, bir seçim yarışının niteliğinin ne olması gerektiğini gösteren bir yarışı gösterme avantajına sahibiz. Hem İlknur Hanım’ın, hem benim sorumluluğumuz, bu anlamda büyük. Kadınlara yönelik sorumluluğumuz var, Türk demokrasisine yönelik sorumluluğumuz var. Bir yarışın niteliğinin ne olması gerektiğini, biz göstereceğiz. Ben bu konuda kendimden çok eminim ve söz veriyorum; kadın yarışının nasıl nitelikli bir yarış olduğunu göstereceğiz ve birbirimizden çok şey öğreneceğiz biz.
 
SOYOĞUL: Şu anda yeni adayı olan belediyelerin çalışanlarında bir kaygı var. Yeni gelen başkanın, kadroda nasıl bir değişikliğe gidebileceği kaygısı… Ne dersiniz?
 
PEKDAŞ: Ben ‘emek en yüce değerdir’ diyen siyasal bir gelenekten geliyorum. İnsanların emeklerini değerli kabul eden, çalışma hakkını savunan, istihdamın gelişmesi gerektiğini, herkesin iş sahibi olması gerektiğini savunan bir ideolojiden geliyorum. Çok önemli haklarından birisidir. Dolayısıyla işe ihale davalarının hak olarak kullanılması için mücadele verenlerden birisiyim. İş hakkı önemlidir, önemli bir insan hakkıdır. Ben kimsenin iş hakkına karşı bir müdahalede bulunmam. Emek her zaman için değerlidir. Benim yöneticilik yaptığım İzmir Barosu’nda da çalışanlarımla ilişkilerim ortadadır, bellidir. İnsana saygı duyarım, çalışana haydi haydi saygı duyarım. Ama işini iyi yapmayan, hukuka uygun yapmayan, kurallara uygun yapmayan insanlara da müsamaha göstermek, kollamak da, diğer insanlara karşı saygısızlıktır. İnsana saygı, çalışma görevinin hakkınca yerine getirilmesiyle ilgidir. İşini iyi yapan insan önemli insandır. Ama çalışmayan, hakkı olmadığı halde çalışmadan para kazanan insan da bunu içine sindirmemelidir. Ben iş barışına da inanırım, iş barışının olduğu yerde de verim vardır. Verimli bir belediyecilik hizmetini biz çalışanlarla birlikte hayata geçirebiliriz. Dolayısıyla bütün çalışanlara buradan selam gönderiyorum. Çalışmak kutsal bir haktır, ben onların bu hakkına saygılıyım ve kimsenin çalışma hakkının elinden alınmaması için uğraşırım. Yeter ki bu hak kötüye kullanılmasın ve suistimal edilmesin.
 
* * *
(ÖNEMLİ BİR HATIRLATMA: Bu röportaj yapıldığı sırada, yarışta DSP’nin adı geçmiyordu, Hakan Tartan DSP Konak Belediye Başkan adayı olarak gösterilmemişti.
İkinci hatırlatma da Konak Belediye Meclis üyelikleri için… Bu röportaj yapıldığında, listedeki isimler henüz belli değildi; dolayısıyla bu iki husus, söyleşinin konusu olmadı.)

 
Özfatura-Gökçek karışımı bir başkan olurum
 
Siyasette hiç dayım olmadı, örgüt emekçiyim ben!
YORUMLAR
Toplam 26 yorum var, 10 adet görüntüleniyor. Onay bekleyen yorum yok.

Küfür, hakaret içeren; dil, din, ırk ayrımı yapan; yasalara aykırı ifade ve beyanda bulunan ve tamamı büyük harflerle yazılan yorumlar yayınlanmayacaktır.
Neleri kabul ediyorum: IP adresimin kaydedileceğini, adli makamlarca istenmesi durumunda ip adresimin yetkililerle paylaşılacağını, yazılan yorumların sorumluluğunun tarafıma ait olduğunu, yazımın, yetkililerce, fikrim sorulmaksızın yayından kaldırılabileceğini bu siteye girdiğim andan itibaren kabul etmiş sayılırım.
 
kamil 12 Mart 2014 Çarşamba 10:14

partilerin adayları yanlış, adayların düşünceleri yanlış. Bakın yazılanlara bir tane proje yok.Ben bağımsız aday Av. Mehmet Şener Özterziye oyumu vereceğim.

Yorumu oyla      17      7  
can 1 Mart 2014 Cumartesi 22:35

İşte olması gereken başkan İşte SEMA PEKDAŞ bu röportajın içeriğindeki kadın korkutuyor onları bu donanım tebrikler yanınızdayız

Yorumu oyla      20      17  
Birol DEMİR 28 Şubat 2014 Cuma 02:29

YAPILAN ROPÖRTAJ, TAMAMEN SEMA HANIMIN ÖZGEÇMİŞİ İLE İLGİLİ..BARO BAŞKANLIĞI DÖNEMİNDE,BÜYÜK TEPKİ ALAN ATATÜRKÇÜLÜKLE İLGİLİ YAPTIĞI AÇIKLAMALARA/KONUŞMALARA HİÇ DEĞİNMEMİŞ.SADECE HAKİMLERİN ATATÜRK ROZETİ TAKMAMASI GEREKTİĞİNİ SÖYLÜYOR.BEN KENDİSİNE BU KONUDA KATILMIYORUM.ÇÜNKÜ BUNUN SONU GELMEZ AMA DEVAMI GELİR.ŞÖYLEKİ; BİR BAŞKA HUKUKÇUDA OKULLARDAN/KAMU BİNALARINDAN ATATÜRK PORTRELERİNİN KALDIRILMASI GEREKTİĞİNİ SÖYLER.SÖYLEYENLERDE ZAMAN ZAMAN ÇIKIYOR ZATEN.BU SÖYLEM, SON DERECE YANLIŞ VE TEHLİKELİDİR BENCE.ANCAK HERŞEYE RAĞMEN CHP'NİN PARTİ KARARIDIR VE SAYGI DUYUYORUM.BEN OYUMU ADAYA DEĞİL CHP'YE VERECEĞİM.KENDİSİNE YEREL SEÇİMDE BAŞARILAR DİLİYORUM....

Yorumu oyla      19      19  
ismet dutar il gen mec uyesi 26 Şubat 2014 Çarşamba 00:31

sema hanım solcu ve devrimci olmak kolay vebasit degildir meyveli agaç taşlanır derler senin bunu başaracagını biliyorum yolun açık başarın devrim olsun

Yorumu oyla      33      18  
Sıtkı şukurer 23 Şubat 2014 Pazar 21:06

İzmir,konak çok şanslı . Sema hanım başarılar , yolunuz açık olsun.

Yorumu oyla      31      18  
Reyhan olgunsoy 20 Şubat 2014 Perşembe 17:09

Sema pektaş hanım Atatürkçü çağdaş bir hanım Konak için büyük bir şans başarılar dilerim.

Yorumu oyla      36      23  
gönülden izmirli 20 Şubat 2014 Perşembe 10:32

Sema PEKDAŞ'IN konak belediyesinde çok başarılı olacağına yürekten inanıyorum. İzmir halkının ve özellikle İzmir kadınlarının sesi olacaktır.

Yorumu oyla      40      24  
veli 19 Şubat 2014 Çarşamba 09:40

Sema Hanım konak belediyesi başkanlığına çok yakışacak. İzmir halkı onu tanıdıkça çok sevecek eminim

Yorumu oyla      50      34  
Hakkı 19 Şubat 2014 Çarşamba 01:01

Atatürk ve Türk Bayrağını herhangi bir şey gibi addeden bir hakim de Türk Milleti adına da karar veremez. Milletin simgeleri herhangi bir şey değildir! Bir hakimin bunları da takmaması lazım diyorsan kararını da Türk Milleti adına verdim diye altına imza atmasın. Atatürk'ü reddeden bir savcı da Cumhuriyet Savcısı olamaz. O zaman bu sıfatla iddianame düzenlemesin!

Yorumu oyla      44      26  
Merbelli işçi 19 Şubat 2014 Çarşamba 00:51

Sayın Hakan Tartan a çağrı, lütfen bu yazıyı okuyun.Herhalde çamur atmaya vicdanınız el vermez o zaman.Bir de şu zorla bilgisayar başına oturttuğun o gariban,ekmeği için çalışıp senin verdiğin görevleri yapmak zorunda bıraktığın o elemanların bu yazının yorumuna KATILIYORUM ya da KATILMIYORUM tıklamalrından vaz geçin.Örneğin 50 yorumdan 48 Sema hanıma hak verirken tıklamalarınız sayesinde KATILMIYORUM görüşü %70 lere geliyor.Bunu anlamamak için aptal olmak gerekir.Kaldı ki bunu yaptırdnızı tüm Konak çalışanları biliyor.Hepsinden önemlisi bunu yaban elemanlardan bazıları ağlayarak anlatıyor bunu.

Yorumu oyla      51      34  
FACEBOOK YORUM
Yorumlarınızı Facebook hesabınız üzerinden yapın hemen onaylansın...
KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER
Özfatura-Gökçek karışımı bir başkan olurum
MHP Büyükşehir adayı Gönül Soyoğul’un sorularına içtenlikle yanıt verirken ...
İzmir için en büyük projemiz, ‘erdemli şehirler’
Saadet Partisi İzmir adayı Özüdoğru, Gönül Soyoğul’a konuştu. Özüdoğru ...
İzmir'in köylerini kalkındırmaya adanmış bir hayat
İzmir’de siyasetin ve yerel yönetimlerin en önemli isimlerinden İl Genel ...
 
Ben halkta örgütlendim
Balçova Belediye Başkanı Mehmet Ali Çalkaya, semt evleri projesine katkı ...
İzmir'de seçimin anahtarı Karşıyaka
40 yıllık Karşıyakalı, 40 yıllık CHP'li Karşıyaka Belediye Başkanı Cevat ...
Benim gerçeğim kanunlardır
Vali Mustafa Toprak, İzmir'e bir geldi, pir geldi. Göreve başladığı ilk ...
 
2014’ün sorumluluğu bana ait!
Yazarımız Gönül Soyoğul, hem partisi, hem de kendisi için önemli olan ...
İzmir'de Gezi ruhu var
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu'nun danışmanı, İzmir Akdeniz ...
Kafamdaki başkan profili…
CHP Genel Merkezi’nde Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ile EGE TV’nin prestij ...
 
Engin ÖNEN
Engin ÖNEN
Karantina günlerinde ve akis odalarında
Mehmet KARABEL
Mehmet KARABEL
Maske ve Eldiven’le yaşayacağınız aklınıza gelir miydi?
Nedim ATİLLA
Nedim ATİLLA
Yemek inceliktir, zarafettir
Rifat ÖZER
Rifat ÖZER
Belalar
Ayda ÖZEREN
Ayda ÖZEREN
Global mapus
Tayfun MARO
Tayfun MARO
Değişimi yanlış okumak
Işıl Öztürk BULUT
Işıl Öztürk BULUT
Bu filmi izlemiş miydik?
Ahmet Aydın AKANSU
Ahmet Aydın AKANSU
Evde ülken ve dünya için yapacakların da var
Serdar DEĞİRMENCİ
Serdar DEĞİRMENCİ
Korona’nın ilacı: Rekonstrüksiyon
Metin ÖNEY
Metin ÖNEY
Şeffaflık ve hızlı olmak
ÇOK OKUNANLAR
ÇOK YORUMLANANLAR
GAZETE EGE'DE SONSÖZ
KünyeKünye İletişimİletişim FacebookFacebook TwitterTwitter Google+Google+ RSSRSS Sitene EkleSitene Ekle Günün HaberleriGünün Haberleri
Maxiva